Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Merve Çakır

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Sekiz dokuz yaşlarındayken bir gün yazmak istediğime karar verdim. Neden bilmiyorum. Kütüphanesi olan bir eve doğdum, belki o yüzden. Birileri bir şeyler yazmış, ben neden yazamayayım diye düşünüyordum. Çocukça bir cesaret işte. Sonra birkaç “şey” yazdığımı hatırlıyorum. Ortaokulda, lisede ara ara bu “şeylerden” yazdım ama ciddi “şeyler” değildi bunlar. Zaten büyüdükçe de epey korktum yazmaktan. Muhtemelen herkesin düşündüğü “Yazılacak her şey en güzel şekilde yazılmış, ben daha fazla ne yapabilirim ki?” sorusu zihnimde dolaşıyordu. Bazen hâlâ dolaşıyor ama neyse, yazdım. Çoğunlukla kötü şeyler yazdım, ara ara iyi şeyler de yazdım. Birileri okudu, beğendi ve bir şekilde yazmaya devam ettim.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Yazmaya ilgili olduğumu bilen birkaç kişinin “Öykü yazsana.” dediğini hatırlıyorum. Sonra bu öykü ne ola ki diye düşünmeye başladım. Düşünerek olmadı tabii. Okudum. Okudukça sevdim, çok sevdim ve denemeye karar verdim.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

2020’nin ağustos ayında birkaç öykümü Yunus Emre Özsaray’a göndermiştim. Gönderdiklerimi beğendiğini, yazdığım diğer öyküleri de görmek istediğini söyledi. Daha sonra öykülerini kitaplaştırmayı düşündün mü, diye sordu. Bu bir gün olur galiba diyordum ama ne zaman olur, bunun için ne yapılır bilmiyordum. Sonra dosyayı hazırladık, hangi yayınevine göndereceğimizi konuştuk, gönderdik. Bekledik… Bekledik… Bekledik…

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Yunus Emre Özsaray ve Gökhan Yılmaz öykülerimi tek tek okudular. Üzerine çalıştık, dosyayı birlikte hazırladık.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Pek bir şey değişmedi aslında. Bunu umuyordum, nitekim umduğumu da buldum. Sadece ara ara tebrik ediliyorum tanımadığım kişiler tarafından. Şaşırıyorum, heyecanlanıyorum. Kıymet görmek mutlu ediyor. Sağ olsunlar.

Telif aldınız mı?

Evet.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Lisedeyken (2013/14) yerel bir dergide birkaç öyküm yayımlanmıştı. Sonrasında daha büyük dergilerin olduğunu öğrendim, okumaya başladım. Birkaç tanesine öykü gönderdim, reddedildi. Biraz daha denedim ve sonunda Şiar dergisinden kabul aldı bir öyküm. Yıl 2017. O günden beri dergilerde yazıyorum. Hâlihazırda da Olağan Hikâye dergisinin yayın kurulundayım.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Yazdığımı bilen kişi sayısı azdı zaten, onlar da her zaman destekliyorlardı. Kitap çıktıktan sonra en büyük desteği yine onlardan gördüm. Kitapla birlikte bilmeyenler de öğrendi fakat ciddiye aldılar mı bilmiyorum. Bu anlamda bir farklılık hissedemedim henüz.

Peki, bundan sonra?

Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. Bundan sonra da arzum okumak, okumak, okumak ve yazmak. Hikâye hep devam etsin.