Aydınlanma Çağı’nda doğa bilimlerinin umulanın ötesinde başarı yakalaması ilgi bakımından olmasa da güvenirlilik açısından sosyal bilimleri epey geri plana itmiştir. Bu dönemde doğa bilimlerinin dışında kalan bilgi formları, ilgilendikleri alanlarda “fiziğin yasaları gibi genel kanunlar bulma” arayışına girmiş ve deyim yerindeyse bilimsel bir meşruluk mücadelesi vermiştir. Toplumsal ve bireysel yaşamın gelişim yasasını bulma uğraşı özellikle on dokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin temel problemi olmuştur.

Paul Veyne, Aydınlanma Çağı’ndan önce doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki ayrımı şu şekilde açıklar:

“Aristoteles ve skolastiğe göre dünyanın iki ana bilgesi vardır: Yeryüzü ve gökyüzü. Gökyüzü, determinizmin, yasanın, bilimin bölgesidir. Yıldızlar ne doğar ne gelişir ne de ölürler, dönemsel hareketleri bir saat mekanizmasının mükemmelliğini taşır. Dünyadaysa oluş hüküm sürer ve orada her şey olaydır. Bu oluş halinden dolayı orada kesin bilim olamaz; yasalar olsa olsa muhtemeldir, çünkü biçim ve saf kavram üzerine yaptığımız akıl yürütmelere maddenin dâhil ettiği özellikleri de katmak gerekir. İnsan özgürdür; rastlantı diye bir şey vardır; olayların nedenleri vardır, ama bu nedenlerin etkileri kuşkulu görünmeye devam eder, gelecek belirsizdir, oluşsa olağan.”[1]

Modern dönemde kurgulanan gelişim (ilerleme) tasarımlarının çoğunda rastlantı bir istisna olarak görülür. Çünkü doğa insana başka organizmalarda bulunmayan “akıl” denilen bir yeti armağan etmiş ve bu yeti zamanla insan yaşamını düzenleyen belirleyici unsur haline gelmiştir. İnsan eylemlerinin karmaşık dokusundan oluşan görünüşteki yapısı, ancak onun altında yatan amaçlılık açığa çıkartıldığında çözümlenebilir. Bu amaç da doğrudan doğruya insanın “bilinçli bir varlık” olmasıyla ilintilidir. Çünkü insan ancak bilinçli bir varlık olarak kabul edilirse bireylerin oluşturduğu topluluk ve kurumlar rasyonel anlamda incelenebilir. Kant, 1784 yılında kaleme aldığı “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi” başlıklı yazısında şöyle der: “Bir yaratığın bütün doğal yetenekleri, kendi amaçlarına er geç uygun gelecek bir tarzda gelişmeleri yönünde belirlenmiştir.” (…) Bu temel ilkeden vazgeçersek, yasaya uygun işleyen bir doğa ile değil de amaçsız işleyen bir doğayla karşılaşırız ve aklın rehberliğinin yerini, rastlantının kasveti alır.”[2] Toplumsal olaylara yön veren genel yasaların varlığı, tabiatta ve insanda bir aklın (amacın) olmasını zorunlu kılar. Zira rastlantının hükmettiği toplum ya da insan yaşamında modern anlamda bilim yapılmasının olanağı yoktur. Rasyonellik, doğal olarak rastlantıyı kendi dışına iter ve zorunluluğu içine almaya çalışır.

Zorunluluk ve rastlantı arasındaki ilişki on dokuzuncu yüzyılda psikoloji disiplininde de benzer şekilde ele alınır. Freud Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’nde, kazayla yaralanmaların aslında “kaza” olmadığını ileri sürmüş ve “kazaya yatkın” kişilerin özelliklerini rasyonel açıdan değerlendirmeye çalışmıştır.[3] Nitekim özgürlük ve irade kavramları bile, modern dönemde nesnel zorunluluğu bilme ve bunu kullanma yeteneği şeklinde tanımlanmıştır: “İnsan, doğanın ve toplumun zorunlu yasalarını tanıyıp öğrenmekle özgürlük kazanır, (…) doğanın ve toplumun zorunlu yasalarını bilmediği sürece insan özgür değildir.”[4]

Kişinin hür iradesini kendi dışındaki zorunlu yasalara bağlayan rasyonel yaklaşımlara edebiyat alanında güçlü bir karşı çıkış yaşandığı söylenebilir. Psikolojik anlamda bölünmüş kişiliği temsil eden ötekilik, benliğin yekpare yapısı olduğunu savunan hâkim paradigmalara karşı “zamanın ruhu” dışında bir bakış açısı sunar. Edgar Allan Poe ve Dostoyevski’de en net örneklerini gördüğümüz bu imge (gölge, öteki, kötü ikiz), paradoksal şekilde aklın merkeze alındığı çağlarda varlığın irrasyonel yönünü ön plana çıkarmış ve bilincin varlık için tali unsur olduğunu vurgulamıştır.

Meltem Gürle bu imgeyi şöyle açıklar:

Almanca bir sözcük olan doppel-ganger, tam olarak çevirmek istersek, “çift gezen” gibi bir anlama gelir. Yani öncelikle birlikte yürüyen iki kişi ya da birbirinin içine geçmiş iki ayrı benlik hayal etmemiz beklenir. Hikâyenin kahramanı, kendisine tıpatıp benzeyen bir kopya karakterin varlığına maruz kalır. Onu “içinde” (ya da “yanında”) taşımaya mahkûm olur. “Öteki” bir gölge gibi onunla birlikte dolaşır, yavaş yavaş hayatını ele geçirir ve sonunda yerini alır. Ben olmayan ama bana benzeyen şey felaketimdir. Kötü ikiz teması bu felaketin dile gelmiş halidir. Onunla birlikte iyiler kötülere dönüşür, ışık karanlıkla ve yaşam ölümle yer değiştirir. Kâbuslarımızın en korkunç tarafı da böylece edebiyatta karşılığını bulur.[5]

Kişinin ikiziyle karşılaşması hep karanlıkta gerçekleşir. Karanlık, psikolojik anlamda bilinçdışını ifade ettiğinden dolayı bu karşılaşmayı rasyonel temelde izah etmenin olanağı yoktur. Ötekiliği merkeze alan roman, oyun ve öykülerde kahramanların hep güçten yoksun, zayıf karakterler olduğunu görürüz. Bilinç, değerli kabul ettiği bir şeyi kaybetmiş ya da ulaşamamış, bu yüzden işlevsiz hale gelmiştir. Bilincin işlevsizliği de ötekiyle karşılaşmayı yasasız, aklın dışında ve tesadüfi kılmıştır.

Poe’nun kötü ikiz temasıyla yazdığı öykü William Wilson’da “öteki”nin ortaya çıkışı tamamen rastlantısaldır:

Dinleme sabrını gösterirseniz, hangi tesadüfün, nasıl bir kazanın bu felakete yol açtığını anlatayım. (…) Şimdi vereceğim ayrıntılarda, benim için hatalar çölü ortasında küçük bir kaza ve kader vahası bulmalarını dilerim.[6]

William Wilson’un bütüncül yapısı, kötü ikiziyle karşılaştıktan sonra çok hızlı bir şekilde alt üst olmaya başlar. Wilson’un zorba tabiatına öteki Wilson baş kaldırmıştır ve hikâye boyunca benliğin bölünüp parçalandığını izleriz. İkizlerin savaşında hiçbir zaman öteki zafer kazanmaz, çünkü Poe’ya göre öteki vicdandır ve William Wilson vicdanının sesini bastırmayı tercih eder.

Öykünün başlangıcında şu satırları okuruz: “Ne demeli? Yoluma çıkan o hayalet, o korkunç vicdan hakkında ne demeli?”

Olayın çözümlendiği yer ötekinin ölümü olur ve bu durum “gerçek” Wilson’un da ölümü anlamına gelir: “Sen kazandın! Ölüyorum. Ama bundan böyle sen de ölüsün. Dünya, Ahret ve Umut için ölüsün! Sen bende yaşıyordun ve ölümümde, senin kendi görüntün olan şu görüntüde, gör kendi kendini nasıl katlettin.”[7]

Benliğin özünü bölünmüş yapısında arayan ve bunun aksini “ölüm” ile niteleyen Poe, varlığın irrasyonelliği üzerinde durarak insanın ikili yapısı gözler önüne serer.Benzer yaklaşımı Dostoyevski’nin eserlerinde de gözlemlemek mümkündür. Delikanlı’nın Versilov’u, “öteki”yi öldürdüğünde kendisi de yarım kalır ve gerçek anlamda yaşamış sayılmaz. Çünkü “antitezi kaldırırsanız kusursuz bir senteze hiçbir zaman varamazsınız. Günah duygusunu bir yana bırakırsanız, kurtuluşa asla ulaşamazsınız.”[8]

Dostoyevski, bir hayranına yazdığı mektupta öteki imgesini “kendi kendine hesap verme anlayışı; kendine ve insanlığa karşı ahlaki görevin bu ihtiyacın içinde var olması” olarak tanımlar.[9] Ötekinin yokluğu Poe’da olduğu gibi Dostoyevski’de de “ölüm” ve “vicdanın bastırılması” şeklinde yorumlanır. Delikanlı’nın son bölümü bu noktada önemli ipuçları taşımaktadır:

(Versilov’un) gerçekten deli olabileceğini kabul etmiyorum. Hele şimdi, delilikle uzaktan yakından bir ilişkisi yokken… Ama sözünü ettiği “eş”in gerçek olduğuna kesinlikle inanıyorum. Eş ne demekti? Bir zaman sonra sırf bunu öğrenmek için okuduğum bir uzmanın tıp kitabından “eş”in, bazı durumlarda çok kötü sonuçlanabilecek ciddi birtakım ruhsal bozuklukların başlangıcı olduğunu öğrendim. Versilov’un kendi de duygularında, iradesinde bu “ikiye bölünüşü” annemin yanımda korkunç bir içtenlikle açıklamıştı.[10]

Dostoyevski meselenin tıbbi yanına aslında geçici olarak dikkat çeker. Çünkü ona göre ötekilik patolojik değil, aksine bütünüyle gelişmiş her kişide var olan, varlığın en önemli parçası ve özüdür.[11] Türkçe’ye “Öteki” ve “İkiz” isimleriyle çevrilen romanında somut ifadesini bulan bu düşünce, Golyadkin’in güçsüzlüğünden doğan iç bölünme ve antitezin yaratılması olarak ifade edilir. Dostoyevski’nin kişilik bölünmesi yaşayan bütün kahramanlarının temeli Golyadkin’dir. “Yeraltı adamı, Raskolnikov, Stavrogin, İvan Karamazov gibi büyük kahramanlar, büyük romanların unutulmaz sahnelerinde her zaman kendilerinin (ya “gerçek” kişiler ya da halüsinasyon biçiminde) benzeri ya da ikiziyle karşı karşıya gelirler.”[12] Öteki bastırılabilir ya da görmezden gelinebilir, fakat hiçbir zaman tam manasıyla ortadan kaldırılamaz. Çünkü insan bilinçli olduğundan daha fazla ötekinin yönlendirmesiyle hareket eder. Ötekinin ölümü, benliğin ölümüdür; hiçliktir.

Sosyal bilimlerin neredeyse tüm alanları insan ve toplum yaşamında rasyonel yasalar bulma uğraşı verirken, bu yönelimin karşıt kutbu roman türünün ortaya çıkışından itibaren edebiyatta güçlü bir damar olarak ön plana çıkar. Don Quijote, bilindiği gibi akli melekeleri yerinde olmayan bir anti kahramandır ve Sancho Panza birçok edebiyat eleştirmeni tarafından Don Quijote’un ötekisi olarak yorumlanır. Hamlet’te hayalet, Faust’ta ise şeytanla ikilik oluşturularak parçalanmış benliğin mükemmel örnekleri verilir. Tutarlılık ve bütünlük varlığın dışına itilmiştir, çünkü insan düşünce ya da birtakım kuramlardaki tamlığa hiçbir zaman ulaşamaz. Tutarsızlık, kendi kendiyle çelişme ve mantık dışılık -aşırı yorumla- insanın özü olarak kabul edilir. Bu durum da toplumu, dünyayı ve geleceği belirsiz kılar.

Sosyal bilimlerin böyle bir varsayımı başlangıç noktası seçmesi için bilim olma iddiasından vazgeçmesi gerekir. Edebiyatın ötekiyi keşfi, tıp bilimine oranla çok daha eskilere dayanır ve metodolojik anlamda bu çok şey ifade eder. Doğa bilimlerinin günümüzde de devam eden otoritesi, sosyal alanların sırtında deyim yerindeyse hâlâ bir kambur olarak durur. Edebiyatın evrenselliği ve varlık problemine en az felsefe kadar önem vermesi, sosyal bilimler için yeni bir yönelimin başlangıcı olabilir. Tam da bu bağlamda şu soruya yanıt aranmalıdır: Shakespeare, Goethe ya da Cervantes, sosyal bilimlere niçin Newton ve Einstein’dan daha az şey söylesin?

Barış Karakuş


[1] Paul Veyne, Tarih Nasıl Yazılır, çev.: Nihan Özyıldırım, İstanbul: Metis Yayınları, 2014, s. 49.

[2] Immanuel Kant, “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi” ed.: Doğan Özlem ve Güçlü Ateşoğlu, Tarih Felsefesi Seçme Metinler, İstanbul: Doğu Batı Yayınları, 2012, 31-48, s. 33.

[3] Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi, çev.: Zeliha İyidoğan Babayiğit, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2001, Üçüncü Baskı, s. 432. Söz konusu eser ve ilgili bölüm için bkz: Sigmund Freud, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, çev.: Şemsa Yeğin, İstanbul: Payel Yayınevi, 1996, Birinci Basım, “Gerekircilik, Şansa İnanma, Boş İnanlar ve Bazı Görüşler” adlı başlık.

[4] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitapevi, 1982, (Geliştirilmiş Altıncı Basım) s. 472, 474

[5] Meltem Gürle, Poe’dan Dostoyevski’ye “Kötü İkiz”, Oggito

[6] Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri/Cilt 1, çev.: Hasan Fehmi Nemli, İstanbul: İletişim Yayınları, 2016, İkinci Baskı, s. 158

[7] Edgar Allan Poe, age, s. 177

[8] Edward Hallett Carr, Dostoyevski, çev.: Ayhan Gerçeker, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018, Dokuzuncu Baskı, s. 247

[9] Edward Hallett Carr, Dostoyevski, çev.: Ayhan Gerçeker, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018, Dokuzuncu Baskı, s. 251

[10] Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Delikanlı, çev.: Ergin Altay, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004, İkinci Baskı, s. 580

[11] Ayrıntılı bilgi için bkz: Edward Hallett Carr, age, s. 247

[12] Joseph Frank, Dostoyevski, Çağının Bir Yazarı, çev.: Ülker İnce, İstanbul: Everest Yayınları 2017, İkinci Baskı s. 129