Yazar ve şairliğin yetenek ve birikimin yanında İstanbul’da ikamet etmek üzerinden şekillenebildiği ülkemizde kısa süreli ve süresiz İstanbul’dan ayrılıklar, kadim kümelenme projesinin kaideyi bozmayan istisnası olmakla birlikte dikkate değerdir. Dünden bugüne İstanbul’dan ayrılıklarda, bilinçli seçim ya da mecburi istikamet olarak birçok yazarın ve şairin yaşamöyküsünde İzmir’in adı sık sık geçer.

Ömer Seyfettin (1884-1920), sağlığında tüm eserlerini külliyat olarak yayımlayamadığından ve yayımladıklarında da muhtelif isimler kullandığından eserlerinin tam bir tasnifi mümkün olmamakla birlikte kısacık ömrüne 166 öykü, 109 şiir, 200’den fazla makale, 3 piyes, 20 çeviri ve 2 hatıra defteri (günlükleri ve mektupları) sığdırmıştır.

Otuz altı yıllık ömrünün beş yılını geçirdiği İzmir dönemi pek bilinmez Ömer Seyfettin’in: 1903-1908. Kaşağı, Diyet, Falaka, Pembe İncili Kaftan, Yalnız Efe, Perili Köşk, Yüksek Ökçeler, Efruz Bey, Bomba, Topuz, Forsa… Her İzmirlinin hayatına dokunmuş bir Ömer Seyfettin öyküsü olduğu gibi, Ömer Seyfettin’in de bir İzmir’i vardır.

Ömer Seyfettin

2 Ağustos 1903’te Balkanlar’da baş gösteren isyan hareketleri, Ömer Seyfettin’i karıştığı bir kavga sebebiyle okuldan atılmaktan kurtarır ve 22 Ağustos 1903’te Mekteb-i Erkân-ı Harbiyye-i Şâhâne’den mülâzım-ı sâni (piyade asteğmen) rütbesiyle imtihansız mezun olur. Kura ile merkezi Selânik’te bulunan Üçüncü Ordu’nun Redif (Piyade) Tümeni’ne bağlı Kuşadası Redif Taburu’na atanır. Atandığı tabur, yaşanan karışıklıklar sebebiyle Rumeli’ye intikal edince, görev yeri Kuşadası yerine Selânik ve Manastır’a bağlı Pirlepe olan Ömer Seyfettin, buralardaki üstün hizmetlerinden ötürü iki liyakat madalyasıyla ödüllendirilir ve isyanın bastırılmasının ardından bağlı bulunduğu taburla birlikte 6 Eylül 1904’te Kuşadası’na döner.

Dört yıla yakın Kuşadası ve Selçuk’ta görev yaptıktan sonra, 1907 Temmuz’unda, İzmir Askerî Hastanesi Başhekimi olan dayısı Faik Paşa’nın da tavsiyesiyle İzmir’de yeni açılan Aydın Vilâyeti (İzmir, o yıllarda Aydın Vilâyeti’ne bağlıdır) Zabitan ve Efrad Mektebi’ne (Jandarma Okulu) kavâid-i dîniyye (din bilgisi) öğretmeni olarak atanır. Okuldaki görevinin oldukça rahat olması ile kendini edebî ve fikrî çalışmalara verir. Küçük ama etkin bir aydın çevresi içinde bulunma fırsatı yakalar. Öykücülüğü emekleme dönemindedir ve bu çevrede edindiği kazanımlar edebî geleceğini belirleyecektir. Necip Türkçü, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman, Yakup Kadri bu dönemde tanışıp dostluk kurduğu aydınlardan bazılarıdır. Baha Tevfik’in desteği ve azimli bir öğrenci kararlılığıyla üç yıl düzenli çalışarak, Paris’te çıkan Mercur de Soleil dergisinde şiirler yayımlayacak ölçüde Fransızca öğrenecektir. Fransız edebiyatını takip etmeye başlar, felsefe ve tarih okumaları üzerine yoğunlaşır. Özellikle Guy de Mauppassant ve Emile Zola’dan etkilenir. Necip Türkçü’den de dilde sadeleşme ve millî edebiyat konularında yeni fikirler edinir. Haftalık İzmir (Usbûî İzmir ve Serbest İzmir de aynı gazetedir) gazetesinde çıkan yazıları adının duyulmasını sağlar. II. Meşrutiyet’in ilanı sonrası 1909 başlarında yeniden Selânik’te görevlendirilerek İzmir’den ayrılır.

Ömer Seyfettin, edebiyatımızın bir kilometre taşı ve Türk milliyetçiliğinin önde gelen bir temsilcisi olmak bağlamında, hem yazarlığını hem düşünce dünyasını geliştirir İzmir’de. İzmir’de filizlenen milliyetçi duygu ve düşünceler, Balkan yıllarında pekişerek kalan ömrünü de biçimlendirecektir. Baha Tevfik, Ömer Seyfettin’i Ziya Gökalp’ten sonra en fazla etkileyen kişidir. İzmir’de başlayan arkadaşlıkları Ömer Seyfettin’in Balkanlara tayini, Baha Tevfik’in İstanbul’a taşınması sonrası da devam eder. Baha Tevfik çıkardığı dergilerde (Zekâ, Yirminci Asırda Zekâ, Piyano, Düşünüyorum) Ömer Seyfettin’in yazdıklarına sürekli olarak yer verir.

Ömer Seyfettin’in dokuz öyküsü İzmir yıllarına aittir: İlk Namaz, Sahir’e Karşı, Sebat, Erkek Mektubu, İlkbahar, Çirkin Bir Hakikat, Ay Sonunda, Yaşasın Dolap, Kazık.

Yine bu dönem, Haftalık İzmir’de 14 makalesi (Jimnastiğe Dair-1, Jimnastiğe Dair-2, Sulh Felsefesinden-1, Sulh Felsefesinden-2, Jimnastiğe Dair-3, Sa’y ve Saadet, Sanat-ı Tahrir’e Dair Okumak, Yazmak Tavsiyeler, Âsâr-ı Vâride, Çocuklarımız-1, Çocuklarımız-2, Şöhreti Ebediye ve İştiha, Hürriyet ve Edebiyat, Hedm-i İstibdat), 9 çevirisi (Çeyiz Bir Köpek / O. Schol, Confession / G. de Maupassant, Üslûb-ı İnşaî / A. Albalat, Tevarih-i Tabiiye / J .Renard, Kuşların Ölümü / F.Coppee, Dâd-ı Tahrir / A. Albalat, Eski Mektep Arkadaşı / H. Lavedan, Hulûl-i Şeb / G. Courteline, Amerika-i Cenubî’nin Vâsi Ovalarında Bir Gün / E. Amicis) ve 18 şiiri (Yarın, Hatt-ı Âlî, Müvekkile-i Hürriyete, Evhâm-ı Tahrîr, Sakız, Bir Kemik Parçası, Duba, Piyano, Papağan, Otomobil, 157, Camekânlar, Sansar, Kumrular, Çember, Kurşun Kalem, Nüks-i Şairiyet, İnkisâr-ı Hayal) yayımlanır. Bu dönem yazdıklarında ağır ve ağdalı bir dil fark edilmektedir.

İzmir yılları gibi şiirleri ve düşünce yazıları da hikâyeciliğinin gölgesinde kalan Ömer Seyfettin’in -sırasıyla- 15 Ocak 1909 tarihli Serbest İzmir’de yayımlanmış Evhâm-ı Tahrîr adlı şiirinden bir bölüm ile 23 Kasım 1907 tarihli Üsbûî İzmir’de yayımlanmış şimdilerde küçürek dediğimiz bir mensur şiirini ve 1902 tarihli bir makalesini paylaşıyorum:

“Yazsam yeni bir şey!”
Fakat her şey
Vaktiyle yazılmış, bize kalmış bütün eski
Edvâr ü kurûnun mütekâmil, müteâlî (geçmiş dönemin olgun, yüce)
Mahsûl-i hayâli
Yüzlerce dehânın eseri; darbe-i bâli (eskimek)!..

***

Bir Kemik Parçası

Oh sevgili hafîdim (erkek torun)

Kadîd (çok zayıf) parmaklarınla sıktığın ve ekseriya hiddetlenerek yere fırlattığın kalemin kemik sapı, daima kendisine hürmet ettiğin, merhum dedenin kemiğinden yapılmıştır. Oh, sık çocuğum.

***

Bir Yumurta Yemekle Ne Yemiş Oluyoruz?

Serlevhamızdan (başlık) dahi anlaşılacağı üzere bu makalede yumurtanın terkibat ve keyfiyat-ı kimyeviyesinden bahsedecek değiliz. Maksadımız evimizde beslediğimiz tavuklardan birinin bu sabah, birçok gürültü, patırtıdan, sürekli bir yaygaradan sonra bahçemizin bir köşesine en hücrâ bir noktasına terk eylediğini gördüğümüz ve hemen oradan alarak rafadan halinde kemal-i iştiha (müthiş istek) ile yediğimiz bir yumurtanın halini tetkik ve taharri (araştırma) eylemektir. Evet, biz o yumurtayı yemeyip de kuluçkaya gelmiş bir tavuğun zîr-i cenahına vaz’etmiş (altına koymak) olsa idik, bundan yirmi bir gün sonra sarı tüylü, pumpullu güzel bir civcive temin-i malikiyet (sahip olmak) etmiş olurduk. Dişi olduğunu farz eylediğimiz bu civciv, iki sene nihayetinde bize lâ-akal (en az) 120 yumurta vermiş olur. Bu 120 yumurta hakkında dahi aynı veçhile muamele edecek olur isek, -bu sabahtan itibaren- üçüncü senenin ilk ayı içinde -onları hâsıl eden tavuktan maada- 120 civcive malik olurduk. Bunların nısfını (yarısı) dişi farz ve yine hareketimizde devam eylediğimizde dördüncü sene nihayetinde 7200 yumurtamız bundan bir ay sonra da 8200 civcimiz olur ki: valideleriyle beraber 8320 tavuk demektir. Eğer yumurta yemek hakkındaki imsâkimizi (perhiz) bir müddet daha muhafaza ve idame eyler isek, bunların nısfı olan 3600 ve valideleriyle beraber 3720 dişi tavuğun altıncı sene nihayetinde yumurtlayacağı yumurtaların miktarı 446.400 adedine baliğ olurdu. Şu hesapça on sene nihayetinde: 13.179.661 tavuğa ve yine on sene zarfında 1.581.559.320 adet yumurtaya sahip olacağımız derkârdır (açık seçik)! Binaenaleyh: Bir yumurta yemekle tamam 13 milyon küsur tavuk ve birçok milyardan ziyade yumurta yemiş oluyoruz! Eğer bunların hâsıl edeceği kârı da nazar-ı dikkate almış olursak, şikemperverliğin (yemeksever) ufak bir temayülüne ittiba etmek (uymak) yani bir yumurta yemek yüzünden ne büyük bir servet kaybeylediğimizi anlayarak büsbütün meyus (üzgün) oluruz. Çünkü bu tavukların beherini ikişer kuruşa ve yumurtaların adedini onar paraya satmış olacak olur isek, bundan on sene evvel elimize geçen bir yumurtanın merkezinde tamam 421.749.152 kuruşun meknuz (gizli) ve mevzu olduğunu anlarız!

Şayet bu hesabı biraz daha uzatacak ve mesela: bundan 40 sene evvel yediğimiz bir tek yumurta hakkında tatbik edecek olursak, bu yekûnun 47.436.779.600 şekline girdiğini görürüz ki: bu yumurtaları ucuca gelmek üzere bir istikamette dizmiş olsak, husule gelecek tûl (uzunluk), küre-i arzı 60 defa kuşatmış olur.

Ve şu tertip ufkî (yatay) olmayıp da amudi (dikey) olsa küre-i arz ile şems (güneş) arasındaki mesafeyi (20) defa ihata eyleyeceği (kuşatmak) derkârdır.

Ya şehirlerde küll-i yevm (bütün gün) vasaati olarak sarf eylediğini istatistiklerden istinbat eylediğimiz (anlam çıkarmak) (20.000) yumurta hakkında böyle bir hesap yapmış olsak, hâsıl olacak yekûnu adeden ifade etmek için Archimed’in ruhundan istiane eylemekliğimiz (yardım istemek) lâzım gelir!

***

Öykü dışında yazdıklarında da bir öykü tadı yok mu Ömer Seyfettin’in?

Zekeriya Şimşek

Kaynakça

Ömer Seyfettin (2020), Bütün Nesirleri (Haz. N. H. Polat), Ankara: TDK Yayını.

Polat, Nâzım Hikmet (2017), Şair Ömer Seyfettin Bütün Şiirleriyle, Ankara: TDK Yayını.

Alangu, Tahir (2020), Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, İstanbul: YKY Yayını.

Huyugüzel, Ömer Faruk (2004), İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir: Büyükşehir Belediyesi Yayını.