“Modern Zamanlar”, “Bu Aslında Senin Hikâyen”, “Ölmekten Yorulmuşuz”, “Ekran Beyaz Türkler Esmer”, “Refakatçi” belgesellerinin metin yazarlığını, yapımcılığını ve yönetmenliğini yapan; birçok dergide öyküleri yayınlanan, 2014 yılında kadın cinayetlerini konu alan “Ölü Kadınlar Memleketi” kitabıyla karşımıza çıkan sevgili Burçe Bahadır’ın ilk öykü kitabı “Deliliğe Zarif Bir Giriş” Notabene Yayınları aracılığı ile okuruyla buluştu. Kendisiyle kitabı üzerinden öyküye ve öykücülüğüne dair söyleştik.
Hatice Tosun

Burçe Bahadır

Öykü, şahit olduğumuz hikâyelerden elimizde kalanlarla kurgulanıyor. Ki sen mesleğin gereği de heybesi epey dolu bir öykücüsün. Öykülerinde bir kameranın arkasında olduğumuzu hissediyoruz. Bu noktada sen, öykücülüğünde nasıl bir hikâye birikiminden yararlandığını düşünüyorsun?

Kendimi bildim bileli dinlemeyi, okumayı, izlemeyi severim. Bunları biraz değiştirip ya da tümüyle uydurup başkalarına anlatmayı daha çok severim. İşim gereği de şanslıyım, normalde yolumun kesişmeyeceği yerlere; cezaevlerine, pavyonlara, film setlerine girip çıkabildim. Başka hayatlar yaşayan insanları yakından tanıma imkânım oldu. Mevzu hegemonya kurmak olunca Almanya’da bir film setinde ya da İç Anadolu’da bir cezaevinde işlerin çok paralel yürüdüğünü de gördüm aynı zamanda. Kara Konçlu Koncolos, Twitter’da okuduğum bir haberden aklıma geldi ama mesela. Karadeniz’de Koncolos’un en küçük oğlan çocuğunu yediğine inanılır, diye yazıyordu. Ne dalga geçmişlerdir küçük çocuklarla diye düşündüm. Babam Trabzonludur. İri yarı birilerini gördüğünde Koncolos gibi adam derdi. Koncolos’un iri yarı demek olduğunu zannetmişim yıllarca, anlamını hiç sormamışım. Belki babamı kaybettiğimden belki de çocukluğumda duyduğum bir kelimenin izini sürmek istediğimdendir, bilemiyorum, bu öyküyü masal gibi anlatmayı yeğledim.

Dosya hazırlama sürecinden biraz bahseder misin? Bu süreç yazarlığına nasıl bir katkıda bulundu?

Hep yazıp çizdiğim için öyküyü de rahatça beceririm diye düşünüyordum. Öykü yazmak aklımın bir köşesinde hep vardı. İşte dışarıda kuşlar ötecekti, hafif bir müzik çalacaktı, ben huzur içinde yazıp duracaktım, hayalim buydu. Dosya hazırlamanın son derece huzursuz bir meşguliyet olduğunu anladım bu süreçte. Hevesle başlayıp tam ortasında sıkılıyordum. Ya da öykü bir yerden sonra tıkanıyordu, gitmiyordu bir türlü. Böyle açmazlarda nadiren isabetli kararlar veririm ama en baştan alıp atölyelere katıldım, bu konuda yazılmış kitaplar okudum. Bir öykü nasıl yazılır, nelere dikkat etmek lâzım, anlamaya çalıştım. En nihayet Ethem Baran atölyesi ile tanıştım ve öykülerin hemen hepsi orada son şeklini aldı diyebilirim. Acıma duygusundan yoksun küçük bir grubuz. Öyküyü kendi egosundan daha çok seven bir yol göstericiniz ve açık sözlü atölye arkadaşlarınız varsa işiniz kolay oluyor.

Deliliğe Zarif Bir Giriş’i oluşturan öykülere geçersek, dosyayı nasıl bir tema ile bir araya getirdin? Hedeflediğin, ulaşılması gereken bir nokta var mıydı? Varsa nedir?

Şöyle bir tema üzerine yazayım diye düşünmedim. Masaüstümde öykü dosyasının adı “Dosya” idi. Yazıyordum ama nereye varacağını hesap etmiyordum. Yazmayı çok istediğim pek çok öykü yarım kalmış haliyle duruyor, bir türlü toparlayamadım ya da başta ilginç gelmesine karşın sonradan cazibesini yitirdi benim için ama hiç aklımda olmayan öyküler çıktı bu arada mesela. Artık bitti dediğim zaman da -ki bu da kolay değilmiş- günlerce isim düşündüm. Hâlbuki kitaba ismini veren öykü baştan beri oradaydı. Yine de şöyle bir şey oluyor sanırım. İlgini çeken hikâyeler bir yerde kesişiyor belki de. Hayatının bir döneminde ne yaşıyorsan, o hissi karakterlerine de bulaştırıyorsun. Ya da onlar sana bulaştırıyor, emin değilim. Neticede dosyanın içinde, hepsinde değil ama pek çoğunda, “eh yeter be” diyen insancıklar varmış meğer.

Deliliğe Zarif Bir Giriş’e, Işıklı Kulenin Dibi Kavun adlı öykünle başlıyoruz. Bir boğaz daha eksilsin diye bekleyen evlerin hikâyesi ile. Ardından gelen Göğsümde Bir Titreme, Son Kale, Prenses Diana’nın Ahı, Kara Konçlu Koncolos isimli öykülerinde dilin, karakter seçimlerin, kurgu anlayışın, beslendiğin kaynaklar ortaya çıkıyor. Sırasıyla üzerine konuşursak, öykü dilini nasıl oluşturdun? Karakterlerini kendine has üslupları ile pekiştirme gayretin her öyküde hissediliyor. Ama bir yandan eğreti durma tehlikesi de var. Bu dengeyi sağlamaya çalışmak dil becerisi noktasında sana neler kazandırdı?

Prenses Diana’nın Ahı’nı ilk yazdığımda öykü kişisi ben diliyle bütün olayı baştan sona anlatıyordu. En kolay ve en sıkıcı yola başvurmuştum, hâliyle ne yazsam hoşuma gitmiyordu. Başka hatalar da yapıyordum. Kendimce güzel cümleler kuruyor, bunların gerekli olup olmadığına bakmadan atmaya kıyamıyordum. Bu süreçte öncelikle vazgeçmeyi, yazdıklarıma kıymet vermemeyi öğrendim. Göğsümde Bir Titreme’de öyküyü bir metafor üstüne kurmaya çalıştım. Görmek. Yıllardır devam eden bir savaşı, hiç o tarafa bakmadan bitirmeye uğraşıyoruz, diye düşünüyordum. Öykü kişisi o yüzden pek çok detayın farkında bile olmadan sadece yüzeyde gördüğünü anlatıyor. Kurt Pençesi’ni yazarken kimi yerlerde şive kullanmıştım. Sonra değiştirdim. Karakterleri şiveli konuşturmak da konuşturmamak da tuhaf geliyordu. Atmosferde yoğunlaşarak bunun üstesinden gelmeye çalıştım. Her karaktere has bir üslup oluşturmaya gayret ettim. Okur, kitabı eline aldığında aynı sesin farklı hikayeler anlattığını düşünmesin, tam tersine her bir öyküde başka bir dünyaya girsin, en azından bir öykü kişisiyle tanışsın, onu sevsin, hak versin ya da kızsın istedim. Dil için mi karakter seçmeli yoksa karaktere uygun olan dili mi belirlemeli, bu öyküde epifani nerede, dönüm noktasını nereye koymalı, tam ortasından mı başlamalıyım, sade bir anlatım mı tercih etmeliyim, bu karakter gerçekten gerekli mi, çok mu öykü kişisi oldu, sonunu bilmeden yazmaya başlayabilir miyim, ille de dramatik bir sona ihtiyacım var mı, öykü gerçekliği nedir, gerçeklik ile hakikat arasındaki fark nedir, eylem ve diyalog ne kadar önemli? Bu sorular ve çok daha fazlasının cevabını aradım, doğrusunu buldum mu bilmem. Gündelik hayattan fazlaca sıkılıyorsanız ve ilgilendiğiniz her ne ise onu yeterince seviyorsanız, sorulara cevaplar aramak, tekrar tekrar denemek gerçekten de eğlenceli bir macera hâlini alıyor. En büyük kazancım bu oldu sanırım.

Öykülerinde tanıdık gelen, sahici karakterler yaratmışsın. Çoğunluğu kadın ya da kadına ait bir hikâyenin başrolü. Tüm öykülerin göz önüne alındığında bunun bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor. Peki, öykü karakterlerini seçme ya da yaratma sürecin nasıl şekilleniyor?

Karakterin pat diye kucağıma düşüverdiği de oldu, bu kadın ya da adam ne yer ne içer, nasıl konuşur, ne ister diye uzun uzun düşündüğüm de. Necip Tosun’un Modern Öykü Kuramı adlı kitabında da değindiği gibi, karakter, yazarın kuklası olmuyor gerçekten de. Bir resim, fotoğraf ya da bir an’la birlikte geliyor ve siz yazarken onu tanımaya başlıyorsunuz. Zaten öykü yazmayı eğlenceli kılan da bu. Çok fazla hesap kitap yapmadan ama serserilik de etmeden, öykünün içinde başı boş dolaşmasına izin vermeden işlemek gerekiyor karakterleri. En çok da yazanı heyecanlandırmalı. Sanırım karakterin kim olduğunu ve ne istediğini kabaca belirlemek yeterli en başta. Sonrası tekrar tekrar yazmak, kulağı tırmalayan ya da inandırıcı gelmeyen yerleri atmak, araştırmak, okumak, kendini onun yerine koymak, sonra biraz uzaktan bakmak. Öykü kişisi böyle böyle ortaya çıkıyor galiba. Travmatik bir olayı serinkanlı anlatan öyküler okumayı severim. Sanırım karakterlerimi seçerken bilinçli ya da bilinçsiz buna dikkat ettim. Merakımı onlar cezbetti. Bir de tabii kadınların baskın olduğu bir ailede büyüdüm. Kalabalık sofralar kurulur, herkes bir ağızdan konuşur, odadan ilk çıkanın dedikodusu yapılır. Pek çoğumuza aşinadır. Kadınları iyi tanıyormuşum gibi hissediyorum. Yaşlı kadınlara bayılıyorum mesela. Yeterince yazılmadıklarını düşünüyorum. Oysa acımasız gerçekçilikleri, belli bir yaştan sonra kimseden çekinmeyip ağızlarına geleni söylemeleri, sivri dilli bir yargıçtan bir anda güvenilir limana dönüşmeleri beni büyülüyor.

Kurgularında gerçek yaşamla ters düşmeyen, her duyguya dokunan bir izleğin var. Örneğin; Çile Bülbülüm adlı öykün tebessüme neden olurken bir sonraki sayfada karşımıza çıkan Gelmiş Geçmiş Bütün Sevecen Dedeler öykünde o çakıl taşları bizim de ayağımıza batıyor. Bir öyküyü kurgularken izlediğin yol nedir?

Duyguların sahiciliğini önemsiyorum. Çile Bülbülüm, cezaevinde röportaj yaptığım iki kadının ortak anlatısı aslında. Öyküye ters belki ama söylediklerinin büyük kısmını birebir aktardım. Hiç okula gitmemiş, çok gerçekçi, çok matrak; hayatı, atalarını, atalarının hevesini çözmüş kadınlardı. Biri; geleneği, geçmişini, neden hırsızlık yaptıklarını öyle tartışılmaz bir gerçekçilikle izah etti ki, röportajı yayınlamam mümkün olamadı. Aslında son derece trajik olan hikâyesini hafifçe, sanki bütün o dertlerin üstünden hoplaya zıplaya geçer gibi anlattı. O öyküde bütün amacım sadece o hafifliği ve sarihliği korumaktı. Gelmiş Geçmiş Bütün Sevecen Dedeler’de ise, ağır bir hikâyeyi ağır bir şekilde anlatmak istedim. Cümleleri özellikle ortadan kestim. Öykü kişisi kadının ne hissettiğini o kesik cümlelerde verebileceğimi düşündüm. Hayatının bir dönemi donmuş, anımsadığında bile teninde acı hisseden, ancak hissettiği o acıyla gerçek dünyaya dönebilen bir kadın hayal etmiştim. Onu bu şekilde anlatmak gerekir diye düşündüm. Öyküye başlarken buna bilinçli bir şekilde karar veriyorum. Neşeli mi olmalı, ağır mı akmalı, bu karakter bu kelimeyi kullanır mı, bu duygu nasıl aktarılır, bütün bunları tartıp biçiyorum.

Öykülerinde hayatımızın gerçeği olan birçok konuyu görüyoruz; yoksulluk, göçmen sorunu, taciz, şiddet, levirat tipi evlilik, mahalle baskısı… Özellikle seçtiğini düşündüğüm bu hususların, hâlâ yeterince görünür olmadığını düşünüyor musun?

Aslına bakarsan haydi şimdi de göçmen sorunu üzerine bir öykü yazayım diye oturmadım masanın başına. Bu tarz düşüncenin de tehlikeli olduğuna inanıyorum. Saçma bir konudan fazlasıyla etkilenen bir kadını yazmak, elimize aldığımız güçle neler yapabileceğimizi görmek istemiştim. Sokakta misket oynayan çocuklarla da anlatılabilir bu. Göçmen sorunu öykünün bir köşesinde durabilir. Bunun neye yol açtığını, sorunun tam da göbeğine düşerek değil, kenarından, başka birinin ilgisiz bir derdiyle anlatmakla daha çok ilgileniyorum. Bir montun geri verilmemesi gibi. Bir kadının kırk yıllık kocası yanında yatarken söylenmeside ilgimi çekiyor bu yüzden. Bir öykü kişisini 15. yüzyılda kasap da yapabilirsin, 20. Yüzyılda yaşayan bir balerin de. Nerede ve ne zaman yaşanırsa yaşansın insan doğası benzer tepkileri veriyor ama zaman ve mekân değiştiğinde kararlarının bedeli farklı olabiliyor. Okurken de yazarken de ilgimi çeken o karakterin başına gelen olay karşısında ne hissettiği, nasıl davrandığı. Derin mevzuları hafif bir dille anlatmaya çalışmanın da cazibesine kapılmış olabilirim. Görünürlük meselesi ise biraz karışık. Tam tersine her şeyin fazlaca görünür olduğu, sırf bu yüzden etkisini yitirdiği bir çağda yaşıyoruz korkarım.

Son olarak, Deliliğe Zarif Bir Giriş’in ilk öykü kitabın olarak sana ve öykücülük dünyana dair tüm dertlerini önümüze serdiğini söyleyebilir miyiz? Huzuru kısa süren karakterlerinin öyküleriyle Burçe Bahadır deliliğin hak ettiği o elegan girişi yapabildi mi?

Sermiştir umarım. Ama dertler tükenmez elbette. Sadece ben değil öyküye gönül veren herkes, asla para getirmeyecek bir uğraş için bunca vakit ve emek harcıyorsak, deliliğe fazlasıyla elegan bir giriş yapıyoruz demektir.