Esra Karadoğan

İstedikleri, yalnız ve sessiz hayatlarında bir heyecan, fazladan bir sesti sadece. Köpek olmazdı, köpek çok kokardı, ayrıca günde iki kere gezdirilmesi gerekiyordu. Evde bakmak çok zordu. İkisinin de bunun için yeterli vakti yoktu. Kedi yeni koltuklarını tırmalardı ve perdeleri ve çiçekleri yerdi, ayrıca çok ilgi ister, canı istemediğinde de tırmalardı. Kedi olmazdı. Akıllarına sincap, hamster ve tavşan gibi hayvanlar da geldi ama her birini elediler. Sincap bakımıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorlardı, hem sincabı nereden bulacaklardı. Hamstera, kadın tahammül edemeyeceğini düşündü, uzaktan sevimli gelse de sonuçta bir fare, bir kemirgendi. Tavşana da büyüdüğünde bakması çok zor oluyordu. İçini çekerek küçükken tavşanını nasıl ormana bırakmak zorunda kaldıklarını anlattı. Ne ilginç ki tavşanın ismini bir türlü hatırlayamadı.

Adam sonunda “Buldum,” dedi, “bir akvaryum alacağız. Kokmaz, dışarı çıkmayı istemez, gürültü yapmaz ve eşyaların hiçbirine zarar vermez.” Çok mantıklıydı. Koşarak petshop’a gittiler. İçeride canlı hayvan satmanın yasaklanmasından şikayetçi olan ama yine de dükkana yavru kedileri ve köpekleri doldurmaktan çekinmeyen bir adam vardı. Önce bir fanus seçtiler. İçine de iki japon balığı, biri beyaz, biri turuncu. Yem ve bir iki de süs aldılar. Eve getirdiler. Her sabah yem verdiler, her akşam yem verdiler. Balıklara isim koydular.

Bir gün balıklardan biri öldü.

Koşarak aynı petshop’a tekrar gittiler, çöpe attıkları ölü balığın neden öldüğünü öğrenmek istiyorlardı. Bir yerde yanlış yapıyorlarsa ne olduğunu öğrenmeliydiler. Balıkçı inceden bir gülümsedi, içinde işlerin yolunda gideceğine dair kuvvetli bir his vardı. Çift eve döndüklerinde poşetlerinde iki yeni balık vardı. Ayrıca vitaminli bir yem satın almışlardı. Balıklar vitaminsizlikten ölüyordu. Adamın neden bu bilgileri daha önce anlatmadığını sorgulasalar da artık balık bakmaya hakim olmuşlardı ve öğrendiklerine harfiyen uyacaklardı. Haftada bir akvaryumun suyunu değiştirip sadece sabahları yem vereceklerdi ve bu bir süreliğine böyle devam etti.

Bir süre sonra akvaryumda yine bir ölü balık belirdi. Aldıklarında sahip olduğu canlı turuncu rengi solmuş, ters dönmüş, gözleri eskisinden bile boş bakıyordu. Kadın bu sefer daha çok üzüldü. Balığa çok bağlanmıştı. Yine çöpe attılar. Akşam iç çıkışı yine aynı yere gideceklerdi.

Balığı aldığı dükkânın sahibi orta yaşlı biriydi. Esmer tenli, zayıf bir adamdı, ince bıyıkları vardı. Onları görünce başta hatırlamadı fakat ne olursa olsun onlar müşteriydi ve hatırlamış gibi davranmalıydı. Bu sefer onlara başka tavsiyelerde bulundu. Fanus yerine akvaryum, sağlam bir filtre, balıklar için uygun oyun alanları ve çeşitlilik. Yalnız bir sorun daha vardı. Elinde sadece yirmi litrelik akvaryum vardı ve içine on sekiz tane balık sığabiliyordu.

Eve döndüklerinde kadın çok mutluydu. Akvaryumu, kullanmadıkları bir sehpanın üzerine yerleştirdiler. Petshop’taki adamın tarif ettiği usulde, içme suyunu yavaş yavaş koyup balıkları yeni suya alıştırdılar. Köpek balığı, çöpçüler, vatoz, japon balıkları, zebralar ve iki tane de melek balığı. Rengarenk bir akvaryum olmuştu. Filtre sürekli suyu temizleyecekti. Ayrıca haftada bir su yine de değiştirilecek ve bu sefer akvaryum kalabalık olduğu için az az ama sabah akşam yem verilecekti. Adam ve kadın akvaryumun karşısına geçip, ışığı yaktılar. Aradıkları huzur buradaydı.

Bir süre sonra seyrettikleri filmin sesini duyamadıklarını fark ettiler. Filtre çok ses çıkarıyordu. Ayrıca suyun rengi de bir garip olmuştu. Ne yapmaları gerektiğini bilemediler. Suyu değiştirdiler.

Akşam geldiklerinde iki melek balığı ve bir çöpçü ölmüştü. Adam artık yeni balık almayalım dedi. Kadın da kabul etti.

Filtre çok ses çıkarmaya başlamış ve sürekli bozuluyordu. Tekrar onları her seferinde hatırlamadığını söyleyen ama nasıl oluyorsa yaşadıkları problemi leb demeden anlayan ve buna yönelik ürün sunan balıkçıya gittiler. Adam her seferinde onların arkasından mutlu mutlu bakıyordu. “Ne harika bir çift!”

Filtre değişti. Su değişti. Temizleme hortumu ve özel sünger alındı. Süs eşyaları çıkarıldı. Yeni balıklar alındı. Vitamin alındı. Balıklar ölüyor, yerine yenileri geliyor ve bazıları kalıyordu. Çift artık sıkılmıştı. Filtreyi daha büyük almaları sadece evde sürekli devir daim yapan rahatsız edici bir su sesi anlamına geliyordu. Kadın, “Bir kuş almalıydık,” dedi, adam “Belki de,” diye yanıtladı. İki balığı daha çöpe attı. “Bir kedim olsaydı, tüm bu balıkları ona yedirirdim,” dedi kadın. Akvaryum, onun için tiksinti duyduğu bir nesne haline gelmişti artık. Hiç planladığı ya da hayal ettiği gibi olmamıştı. Tüylerini okşayacağı beyaz, tüyleri sağlıklı bir Van kedisi istemişti o aslında. Ne istediğini anlaması için bir sürü balığın ölmesi gerekmişti.

Bir sabah artık akvaryumda bir tek köpek balığının kaldığını fark etti. Köpek balıklarının kör olduğunu okumuştu internette. Kadın akvaryumu içindeki son balıkla beraber dışarı koydu. Kimin ne düşüneceği hiç önemli değildi. İnsanlar evcil hayvanlarını hep bırakırlardı zaten. Ev artık sessiz ve huzurluydu. Tam da istediği gibi. Kadın kocasına zaman ayırmaya karar verdi. İlişkilerinde bir heyecan lazımdı.

Ertesi sabah karşı komşuları kapının zilini çaldı. “Bıraktığınız akvaryumu ben alabilir miyim?” dedi. “Tabii,” dedi akvaryumun eski sahibi. Karşı komşusuna hep acırdı aslında. Kocası duyarsız, kendi haline yaşayan biriydi. Kadın ise hep oyalanacak işler icat edip dururdu. “Zavallı kadın, yalnız olmalı,” diye söylendi. Sonra gitti yere serdiği kocaman örtüdeki toprak poşetlerine baktı, köşede duran kocaman saksıya. Toprağı saksıya aktarmaya çalışırken her yeri mahvetmişti, üstelik kabullenemese bile muz ağacının köküne de zarar vermişti. İzlediği youtube videosunda “Aman köklere dikkat edin,” demişti, olağanüstü güzellikte bir serada yaşayan çılgın bir kadın. Şimdi ne olacaktı. Hem muz ağacı evde yetişir miydi, onun evinde. Belki de yeni bir bitki almalıydı. Dışarı çıkması gerekiyordu. Hipnotize olmuş gibi televizyonun karşısında oturan kocasına seslendi. Adam yanıtlamadı. Çantasını koluna takarken “Ne harika bir çiftiz,” dedi kadın. “Ne harika bir ilişkimiz var.”

Esra Karadoğan