Paulo Coelho

Yaşam mutlu tesadüflere gebedir bazen. En olmadık zamanda karşınıza çıkan fırsatları ıskalamaktan korkarak son anda yaptığınız seçimler, o kararı almanın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha hatırlatır insana.

Paulo Coelho da benimle aynı fikirde midir, bilemem elbet, ama son kitabı “Okçu’nun Yolu”nu okumayı bitirdiğimde böyle hissetmeme neden oldu.

Kitabın dua ve amaç vurgusunun yapıldığı ilk sayfalarını geçip Tanrı anlatıcı eliyle sunulmuş asıl hikâyesini okumaya başladığım giriş bölümünde, yazarın bizi nasıl bir yola soktuğunu da anlamaya başlıyordum aslında. Metnin adı da hikâyeye dahildir anlayışından hareketle, ileride gelecek olan sayfalarda bizi neyin beklediği üzerine bir yandan da tahmin yürütüyordum.

Hep öyle değil midir? Yazar, kurmaca bir evren yaratır, bir anlamda oyun kurucudur ve o sahaya okurunu da davet eder. İlkin okurunun merak duygusunu gıdıklar ve aralık bıraktığı kapıdan, onun, merakına yenilerek içeri girmesini bekler. Okur adım adım, satır satır ilerlediği o patikada sorular sorar ve birtakım cevapların arayışına girer.

Hikâye, adını bilmediğimiz bir yabancı ile adını hiç öğrenemeyeceğimiz genç bir oğlan arasında geçen diyalogla başlar. Sonra bir marangoz atölyesine kadar onları izleriz ve kitabın başkarakteri, ustaların ustası Tetsuya ile tanışırız. Kusursuzluğa giden yolda okçuluk sanatının inceliklerini, artık onun ağzından dinlemekteyiz.

Bilge bir kişiliğe sahip olan Tetsuya, hayatın beklenmedik sınamalarla yüzleşmek olduğunu anlatırken, “öğreten adam ve oğlu” tiplemesinin uzağında durur. Öğrencisine ya da rakibine saygıyla yaklaşan, onlara bilgiyi keşfetmesi için ilham veren kişidir aynı zamanda.

Yazar, ustalaşmanın ve işini iyi yapabilmenin gereğinin tekrar tekrar denemekten, yılmadan yeniden başlamaktan geçtiğini başkarakterine söyletirken, o kısacık metinlerde biçim içerik uyumunu pekiştirircesine talim, çalışma, çaba, eylem kelimelerini birden fazla yerde kullanır. Herkesten farklı olabilmek, seçilen o yolda gelişim gösterebilmek için kişinin cesaret, hassasiyet ve sabır göstermesi, risk alması ayrıca sebat, hürmet ve arzu etmesi gerekliliğini vurgular. Ama vicdandan uzaklaşmadan, sevinçleri dostlarla paylaşarak, hayat koşulları karşısında esneklik gösterebilen, takdir etmeyi bilen, uyum sağlama yetisi gelişmiş insanların desteğini alarak yaşama hevesini, sezgiselliği, zarafeti elden bırakmadan ve her zaman ölçülü bir biçimde bunların yerine getirilmesinin altını çizer.

Tetsuya’nın öğretisine göre yay yaşam enerjisini, ok niyeti, hedef de mutlaka bir anlamı olan amacı temsil eder. Yolda ilerlerken zaman zaman durup dinlenmenin, kişinin kendi kapasitesini bilmenin, kendine veya yaptığı işe fazla güç uygulamamasının önemi belirtilir. Bir işte uzmanlaşmak o alanda derinleşmeyi de beraberinde getirir. Bunu yaparken de bedensel ve zihinsel enerjiyi doğru kullanmak, odaklanmak, yaptığın işi sanata çevirmek, bilgelik ve tecrübenin koşullarından her biridir. Ancak kişinin sevinçler karşısında asla rehavete kapılmaması gerektiğini, korku karşısında ise durmadan çalışmasını, sadece teknik beceriyi önemseyerek işin bir rutine dönüşmemesini –ruhun da katılımıyla ki estetik yönün eksik kalmaması anlamına gelir bu– söyler.

Bu süreci belirleyen etmenleri sıraladıktan sonra doğru zamanda gelen ilhamla yerine getirilen eylemin sonucunda, kendinden ve yaptığın işten memnuniyet duyma vardır. Tatmin hissinin tamamlanması için kusurların tespit edilmesi, kişinin eksiğinin farkında olması şarttır.

Bu noktada bir formül de verir Tetsuya:

Neşe – Şevk – Kusur(suzluk) – Teknik – İçgüdü.

Kitabın sonuna doğru Tetsuya susar ve söz tekrar Tanrı anlatıcıya geçer. Yazar, usta kişinin aslında içimizdeki gücü ortaya çıkaran bir Tanrı ya da yetenek olabileceğini belirtirken, kitabın ilk sayfalarında atıf yapılan dua ve amaç kavramları da bir yere bağlanmaya çalışılır.

Elbette, sadece tek bir uğraşıyı imlemez “Okçu’nun Yolu.” Sözünü ettiği tüm aşamaların hayatın her alanına yayılabileceğini, bunun aslında yaşam yolunun kendisi olduğunu biliriz: Yaşam bir sudur, akan ve durmaksızın denizini arayan… Yine de kitabın son sayfalarına geldiğimizde, yazar bunu açıkça yazmak ister. Üstelik bu anlam kitap boyunca illüstrasyonlarla pekiştirilmiş, sözün yanında görüntülerin de gücü kullanılmıştır. Bu açıklamaya gerek var mıydı, diye düşündüm. Yazar, bunca eserden sonra okuruna güvenmeli ve o boşluğu onun doldurmasını sağlamalıydı. Belki de bu açıklamalarıyla sadece yetişkinleri hedeflememiş, geniş bir okur kitlesine seslenmeyi amaçlamıştı. Oysa kısa metinler yazmak, boşluk bırakmak, fazlalıkları ve gereksiz açıklamaları atmak, eksilterek yazmak demek değil miydi? Üstelik bazı cümlelerde eksik özne ve zamir kullanımına yer verilmişken… Ancak bunun metnin kaynak dilinden mi yoksa çeviriden kaynaklı bir durum mu olduğunu şu aşamada bilmeme imkân yok.

Ezcümle; “kâinat, rüzgâr, hâkim, hikâye, ânı” gibi kelimelerde, doğru yerdeki düzeltme imi kullanımı beni memnun ederken kitap adında nedense duraksadım. Tetsuya dışındaki iki karaktere isim verilmemiş olmasındaki amaç, okurun kendisini onlarla özdeşleştirmesini sağlamak olmalıydı. O halde sözü edilen Okçu da bu durumda Tetsuya değil, köye gelen yabancıydı. Bu, gereği olmasa da biçimsel olarak kitap adında kesme imi ile vurgulanmıştı. Ki zaten okçu, seni, beni, bizi, hepimizi temsil etmiyor muydu?

Yazarın kolay okunur, akıcı diliyle yeni bir şey söylemediği ama bize yeniden anımsattığı değerlerin, günümüz dünyasının kötücüllüğünde iyiliğe ve barışa evrilmesi dileğiyle…

Esme Aras