Berrin Yelkenbiçer

Güneş doğmadan uyandı. Kendini geceden kurunca hiç zor değildi. O yorgunluğun üzerine her sabah bu saatlerde uyanmasına herkesler pek şaşıyordu. “Genç o!” diyordu Salim usta, “Derin uyuyor, uykusunu alıyor tabii, uykuları bizimkiler gibi bölük pörçük değil.”

Dışarıda tatlı bir alacakaranlık. Kuşların her sabahki neşeli cıvıldaşmaları yine almış başını gitmiş. Üç bin yıl önce de böyle neşeli ötüşürler miydi acaba? Belki de daha neşeliydiler, diye düşündü Mustafa. Hem daha kalabalık hem daha neşeli.

Ter, sigara, osuruk kokularıyla belli bir ritmi olmadan azalıp yükselen horlama seslerini arkasında bırakıp usulca dışarı çıktı. İkişerliden üç ranzada altı yorgun işçinin dip dibe uyuduğu, sinek giriyor diye telsiz pencereleri açık bırakıp bırakmama konusunda her gece ufak tartışmalar yaşadıkları, ustabaşı diye son sözü genelde Salim Usta’nın söylediği, durumun da onun keyfine göre değiştiği küçücük işçi kulübesinde bu kokular da sesler de normaldi. Daha kötülerini görmüştü Mustafa; çok daha küçük, çok daha kalabalık işçi evleri.

Yine de dışarının serin ve cıvıltılı havası içini ferahlattı. İrili ufaklı taşların belli bir düzen içinde yayıldığı tepenin arkasına turuncunun her tonu yayılmaya başlamıştı. “Taş deyip geçmeyin!” diyordu Akın Hoca. “Her birinin üzerinde binlerce yıllık yaşam izleri var.” O izler güneşin ışığı ve kuşların ötüşleriyle tekrar yaşam buluyorlardı sanki. Her sabah öyle geliyordu Mustafa’ya. Sabahları kalbi, ruhu, gözleri yaşamla doluyordu. Öyle erkenden kalkışları işte hep bundandı.

Kulübenin hemen yanındaki plastik bidona taktıkları çeşmeden incecik akan suyla yüzünü yıkadı. Gecenin serinliği bidondaki suya geçmemişti. Pek serinleyemedi. Kulübeyi gün boyu güneşin kavurucu sıcağından iyi kötü koruyan iki cılız ağaca gerdikleri naylon iplere gelişigüzel atılıvermiş çamaşırlar arasında havlusunu aradı. Bulamadı. Gece rüzgâr çıkmış ve uçurmuş olmalıydı. Yeterli mandalları yoktu. Yıkasalar da koltuk altlarındaki ter izlerini bir türlü yok edemedikleri gömleklerini sabahları taşların üzerinden topluyorlardı.

Mustafa’nın bundan da şikâyeti yoktu. Akın Hoca’nın dilinden hiç düşürmediği o yaşam izleri taşlardan giysilerine de geçiyor gibi geliyordu ona. Kalbi, ruhu, gözleri daha da genişliyordu.

Etrafta aranırken gördü karaltıyı. Havlusunu bulamadığı için kurulayamadığı yüzünü avuçlarıyla sıvazladı. Sonra da ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu. Akın Hoca’nın ekibinden birileri mi gelmişti acaba? Ama bu kadar erken gelmezlerdi. Onlar gelene kadar bir önceki günün molozlarını dikkatle toplayıp çuvallara doldurmuş olurlardı. “Aman dikkat çocuklar,” diyordu hoca, “Toplarken, süpürürken çok dikkatli olun, değerli eserler arada gitmesin!” Onu dinlerken öğrencilerinin arasına karışmayı ne çok seviyordu Mustafa. Sanki onlardan biriymiş gibi, sanki söylediklerinin hepsini anlıyormuş, anlattıklarını biliyormuş gibi, sabahtan akşama toz toprak içinde moloz yığınlarını çuvallara doldurmuyormuş da elinde incecik fırçalarla taşların üzerindeki yaşamı arıyormuş gibi.

Seyircilerin oturma basamaklarını ortaya çıkarmaya başladıkları antik tiyatro sahnesinin tam ortasında biri hiç kıpırdamadan duruyordu. Yaklaştı Mustafa. Bir yandan da kulübeden çıkarken herkesin orada olup olmadığını düşünüyordu. Ondan erken kalkan mı vardı acaba?

Tepenin arkasında yükselen aydınlığın soluk ışığında uzun boylu kadını görünce kulübedeki arkadaşlarından biri olmadığına emin oldu. Az daha yaklaştı.

Üzerinde kısa beyaz bir elbise vardı. Sabah rüzgârıyla etekleri hafifçe uçuşuyordu. Dizlerine kadar uzanan çizmeler giymişti. Saçları beş sıra örgü yapılmış, sırtına salınmıştı. Bileklerini değil de çıplak kollarının üst kısmını sıra sıra bilezikler sarıyordu. Yüzünü tepelerin arkasındaki aydınlığa vermiş, gözlerini kapatmıştı. Henüz batmamış ayla doğmaya çalışan güneşin şavkı yanaklarını aydınlatıyordu.

Mustafa’yı fark edince hızla dönüverdi. Etekleri daha çok uçuştu, belikleri savruldu, bilezikleri hiç kıpırdamadı. Bacaklarını hafifçe iki yana açtı. Gözlerini dikip baktı.

İşte o hayatında gördüğü en güzel gözlerle öyle bakınca Mustafa’nın soluğu kesildi. Eli ayağı birbirine dolandı. Şöyle bir sallanıp hemen yanındaki kavisli sütuna dayandı.

“Siz kimsiniz?” dedi kadın.

Çok tuhaf! Hiç bilmediği bir dilde konuşuyordu ama Mustafa ne dediğini anlıyordu. Bu nasıl olurdu? İnsan bilmediği bir dili nasıl anlardı?

“Ben,” dedi kekeleyerek. “Ben Mustafa.”

Acaba o anlamış mıydı?

“Mustafa,” diyerek kusursuz bir telaffuzla tekrar etti kadın. Bacaklarını bitiştirdi, dizlerini büküp hafifçe eğildi. Tam o sırada ay battı, güneş tepenin arkasından göründü. Mustafa kadının veda eden ayı mı, yükselen güneşi mi yoksa kendisini mi selamladığını anlayamadı.

“Ben Simirna,” dedi kadın. “Amazonların kraliçesi.”

Hatırladı Mustafa. Karadeniz kıyılarından kopup buralara kadar gelen kadın savaşçıların hikâyesini Akın Hoca öğrencilerine anlatırken hayranlıkla dinlemişti. Elbisesinin üzerinden kadının memelerinin ikisinin birden yerinde olup olmadığına baktığını fark edince utanıverdi. Öğrencilerin kendi aralarında kıkırdayarak konuşmalarından duymuştu. Yoksa nereden bilsindi rahat ok atmak için birini kestiklerini?

İkisinin de tüm heybetiyle yerinde olduğunu fark edince nedense mutlu oldu. Demek kraliçeler ayrıcalıklıydı. Zaten öyle olmalıydı. Kasıkları ürperince daha çok utandı. Dizlerinin bağı çözüldü. Kadının fark etmediğini umdu. Selam veriyormuş gibi yaptı, nasıl verildiğinden çok da emin olmadan.

“Yeni bir güne de sana da selam olsun Mustafa,” dedi kraliçe derinden gelen bir sesle.

Kendisi gibi yeni günle mutlu olan bir başkasıyla hem de bir savaşçıyla hem de çok güzel gözleri olan bir kadınla hem de heybetli bir kraliçeyle selamlaştığı için çok mutlu oluverdi Mustafa. Kuşlar daha çok ötmeye başladı, güneş az daha yükseldi, hafif esen yel yüzündeki teri sildi attı.

“Siz nerenin kralısınız?” diye sordu Simirna.

Hiç anlamadığı dilde nasıl güzel bir soruydu böyle. Afalladı Mustafa. Üzerindeki yırtık pantolon, soluk renkli gömleğiyle kral sanılmasına hem pek şaştı hem de gururlandı. Göğsünü şişirdi, başını dikleştirdi. Sırtını dayadığı sütundan ayrıldı.

Madem şimdilik kraldı, öyle davranmalıydı. Kralların nasıl davrandığını da pek bilmiyordu. Herhalde göğüs ileride, başlar dik olurdu. Akın Hoca’nın anlattıklarını hatırlamaya çalıştı. Gömleğinin yakasını kaldırdı, karnına kadar açtığı düğmelerini ilikleri, pantolonunun kırışıklıklarını düzeltti. Parmaklarını uzun kara saçlarının arasından geçirdi. Sahne basamaklarını, taşların üzerindeki yaşam izlerini incitmekten korkar gibi hafif adımlarla çıktı. Başı sanki bir taç taşıyormuş gibi dimdik, kadının tam karşısında durdu. İyice yükselen güneş en parlak ışınlarından birini sahnede birbirlerinin gözlerinin içine bakan kralla kraliçeye yolladı. Birbirlerinin bilmedikleri dillerinden bakıştılar, çok anlaşarak konuştular.

“Ben,” dedi kral Mustafa, “işte tam buraların kralıyım.”

İki kolunu kaldırdı, işçi kulübesini, ilerideki gecekondu evlerini, daha ilerideki gökdelenleri, daha da ilerideki körfezi işaret etti. Yükselen güneşle pırpırlanan deniz, ta uzaklardan onu onaylıyormuş gibi göz kırptı. Gökdelenlerin devasa pencerelerinden yansıyan ışık geri gelip tam önlerinde durdu.

İki yana açtığı kollarının arasında tuttuğu tüm o yerlere tekrar baktı.

“Ben,” dedi daha yüksek bir sesle. “Bütün buraların kralıyım.”

Savaşçı kraliçe gülümsedi. O öyle bembeyaz gülümseyince dünya daha da güzelleşti. Güneş daha çok parladı. Kuşların hepsi birden nefeslerini tuttular. Mustafa’nın krallığı daha da genişledi. Bomboş seyirci sıralarından güçlü bir alkış sesi yükseldi. Sanki kuşlar ötmüyorlar da hep birlikte kanat çırpıyorlardı. İki kuş telaşla geldi, omuzlarına kondu.

“Her sabah kör karanlıkta uyanan adamın bu sabah kalkmayacağı tuttu,” diye söylendi Salim Usta.

Bir yandan Mustafa’nın omuzlarını dürtüyor, bir yandan da günün ilk sigarasını dudaklarının kenarına sıkıştırmaya çalışıyordu.

Ellerini çırptı sonra.

“Hadi,” diye bağırdı diğerlerine. “Sallanmayın siz de. Hoca gelmeden ortalığı toparlamamız lazım.”

Sol yanından sağına döndü Mustafa. Genç uykusuna kaçıp gözlerini iyice yumdu. Daha kraliçesinin ellerini tutacaktı. Kollarını dağlara açıp krallığını genişletecekti. Biraz daha, birazcık daha kral kalacaktı.

Salim Usta’nın daha da sert dürtmesiyle mecburen uyandı. Dışarıda kuşlar güneşin gittikçe artan sıcaklığından kaçmak için çoktan ağaçların cılız dallarının arasına sığınmışlardı. Sus pus oluşları demek bundandı.

Berrin Yelkenbiçer