Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 158. Gün:

ÖYKÜ KARAKTERLERİ

“Öykü kişilerinin değişimi”, başka bir deyişle “öykü karakterlerinin dönüşümü” söylemine birkaç eleştiride rastladım. Aklım, “Bir öyküde karakter dönüşümüne tanık olunabilir mi?” sorusuna takıldı. Öykülerde, böyle bir dönüşümün eksikliği bir zayıflıkmış gibi algılanabileceği için üzerinde durmak istedim.

Sinema sanatında olduğu gibi, edebiyatta roman türünün olanakları içinde, bir veya birden fazla kurmaca karakterinin koşulların katalizörlüğüyle zaman içinde değişim göstermesi, yani “karakter gelişimi” yapıtın başarısının en önemli unsurlarından biri olmakla kalmaz, roman tanımına da girer. Romanlarda karakter ve olay örgüsünden biri ille öne çıkacaksa, o karakter olur. Öyküde ise tersi olması, bir olay örgüsünün varlığı beklenir.

Öykülerde, “öykü karakterinin gelişimi” öyküye can veren bir unsur olarak karşımıza çıkmaz. Bir öyküdeki kurmaca karakterlerini, öyküde geçen olay sırasında veya olası bir durumda o anki gelişmişlik düzeylerine uygun halleriyle tanırız. Bir karakter, öykü türünün kısalığından dolayı kendini geliştirecek zaman bulamaz, nasıl bir karakterse odur; karakter özellikleri sözleri ve davranışlarıyla belli olur veya yazar onları anlatımına katar.

Ayrıca, karakter gelişimi bir öykü yazarının derdi olamaz. O, bir olayı veya bir durumu en iyi şekilde anlatabilmek için, öykü kahramanının veya karakterlerinin yaşamlarında düşünsel ve eylemsel olarak geldikleri düzeyi zihninde önceden hazırlamıştır.

Bu karakter bir çocuk olabilir, bir ergen ve bir yaşlı da veya meslek sahibi bir yetişkin de; okur, onları öykünün zamanı içinde yaşarlarken tanır. Öyküler, olayların ve durumların içindeki insanı ve o insanın okura tanıtıldığı ölçüde inandırıcılık kazanan eylemlerini ele alır.

Diyelim ki, kahramanın o anki yaşam deneyimini ve karakter öğelerini nasıl kazandığı, yani onun geçmişindeki karakter gelişimi, öyküde anlatılanı anlamamız için birincil önemdedir; bu durumda yazar doğaldır ki, öykü içinde karakterin başından geçen belirleyici olaylar eşliğinde karakter oluşumunu okura aktaracaktır. Fakat, okur –romanlardakinin aksine– karakterdeki değişime hiçbir şekilde tanık olmayacak, sadece öykü kişisinin öyküdeki duygu, düşünce ve davranışını tartabilmek için onun geçmişi hakkında bilgilenmiş, yazar tarafından bilgilendirilmiş olacaktır.

Ünlü roman Babalar ve Oğullar’ın yazarı, İvan Turgenyev’in “Bıldırcın” adlı bir öyküsü vardır: Öyküde, babası ava düşkün olan on yaşındaki bir çocuğun, babası gibi bir avcı olma hayalinin ve hevesinin bir av gününde nasıl söndüğü, çocuğun yetişkin ağzından bir anı olarak anlatılır. Örneğin bu öyküde, bir karakter gelişimi/değişimi değil, kahramanın çocuk yaşta kendini tanıma ve buna uygun davranma endişesi görülür. Öykülerde bazen rastlanabilecek kırılma noktalarını ve bunların kahramanda yol açtığı davranış farklılıklarını bir karakter gelişimi olarak algılamamak gerekir. Çünkü, karakter gelişimi bir öğrenme sürecinin sonunda kişideki nitel değişikliktir: Roman karakterinin değişiminden söz ederken taşıdığımız haklılığı, öykü karakterinin değişiminden dem vururken asla taşıyamayız. 

163. Gün:

SEVİNÇ VE HÜZÜN

Bahçe işlerimiz için birkaç günlüğüne gelen tarım işçisi Ahmet’le mola verdiği sırada ordan burdan laflıyorduk. Konu, beklenebileceği gibi daha çok göz önündeki çiçeklerin ve ağaçların durumu veya akıl önündeki çocuklar ve torunlarla ilgiliydi. 

Birkaç adım ötemizde genç bir nar ağacımız var. Toprağı inşaat artıklarıyla karıştığı için bir türlü serpilemedi. Nar, ince ve çoklu gövdelerle büyüyen bir ağaç. Üç gövdeden ikisi çoktan pes etti bile. Kalanının yanından yeni bir fidan çıktı ve bizim de gübre ve su takviyemizle kısa sürede büyüdü ve kalınlaştı. Komşu gövdenin dal ve yapraklarının cılızlığıyla tezat canlı yeşil bir görünüm aldı.

Ahmet, önündeki nar ağacına baktı ve eliyle ağacın göz dolduran kısmını işaret ederek “Bu taraf çok neşeli. Yanındaki eski gövdeyi kesip bunu bırakmak lazım,” dedi. ‘Neşeli’ görünenin varlığını sürdürme hakkı vardı, ama ‘hüzün’lü olan bu hakka sahip olamazdı. Beklemediğim bir anda, Portekiz kökenli Amsterdamlı filozof Baruch Spinoza’nın (1632-1677) duygularla ilgili temel düşüncesinin en yalın şekliyle ortaya konuşu beni bayağı şaşırttı. Felsefe ile yaşamın içiçeliği bundan daha güzel örneklenemezdi.

Spinoza’ya göre, “Sevinç, Hüzün ve İstek insanın en ilkel ya da temel duygularıdır ve diğer tüm duygular bu üçünden türer; dolayısı ile de, tüm duygular bu üçüne indirgenerek tanımlanabilir.”[1] Filozofun ünlü yapıtı Etika’da (3. Bölüm)belirttiği gibi, “Her şey, kendi varlığını sürdürmeye çabalar ve edimsel öz (fiil) bu çabanın kendisidir. İstek, kısaca ‘varoluşta sebat çabası’dır ve bir varlığın güç (yaşama gücü) kazanması veya kaybetmesi, daha sevinçli veya hüzünlü hallere geçişten başka bir şey değildir.”

“Sevinç zihin gücünü artırır, Hüzün ise azaltır. Eğer sözkonusu olan, hem zihin hem de bedene ait bir Sevinç duygusu ise buna Neşe denecek; yine, hem zihin hem de bedene ait bir Hüzün, Acı olarak karşımıza çıkacaktır.” Bu nedenle, Neşe varolma arzusunu ve gücünü yükseltirken, Acı bu arzuyu ve gücü köreltir. Sevinç hayatta kalma isteğini artırırken, Hüzün, bu isteği azaltarak varlığımızı tehlikeye sokar.

Spinoza’nın asırlar önce, insan duygularıyla ilgili böylesi bir temel düşünceyi geliştirmiş olması, felsefenin yalnızca dünyayı ve şeyleri açıklamakla kalmayıp pratikte insanın yararına kullanılabileceğini de kanıtlıyor. Felsefenin edebiyattan beslendiğine dair bilinen örneklere karşılık, Spinoza, edebiyatın da, pekala insandaki duygu labirentinin karmaşasını anlamada ve anlatmada felsefeden yararlanabileceğini ortaya koyuyor. 

166. Gün:

ANDAN ANIYA

Eski bir fotoğraf; ister elimizde tuttuğumuz, ister ekranımızda görünen veya geçmişte gözümüzün merceğiyle çektiğimiz unutulmayan bir ânın belleğimizdeki izi olsun; o bizi, yaşarken anlamını hızla yitirdiğimiz çalkantılı bir dünyanın belirsizliğinden uzaklaştırıp artık değişmeyecek olan geçmişin sakin limanına sığındırır. 

Zihnimizin coğrafyasındaki o limanda, anılar yepyeni bir hikayeye bürünerek “ne o ne bu” gerçekliğinde bir kurmacaya dönüşür; kendilerini ve bizi yeniden ve yeniden var ederler.

171. Gün:

YAŞAMIN SIRRI

Yaşam tekrarlardan oluşur: Gece gündüz, mevsimler, doğum ve ölümler, yeşerme ve kurumalar. Tüm bunlara farklı adlar vererek tekrarların sıkıcılığından kurtulamayız, ama –sözün yönünü biraz düzelterek söyleyecek olursak– hayatın tekdüzeliğinden, o, düşüncesinden ürker göründüğümüz ve aslında yaşıyor olduğumuzun haberini getiren her salınımı alışkanlıklarımıza katmakla kurtuluruz.

175. Gün:

Doğa’da sır yoktur, “bilinmeyen” vardır.


[1] SPİNOZA’NIN TAO’SU – Akıllı İnançtan İnançlı Akla, Moris Fransez, 2012, Kabalcı Yayıncılık.