Yazarların yazma deneyimleri genel olarak bu eylem hakkında bize fikir verebilir. Marguerite Duras’ın “Yazmak”[1] adlı denemesi de bu açıdan önemli bir metin. Yazar; yazı, yalnızlık ve mekân arasında bir ilişki kurarken bizi, yazının mekânı hangi durumda mühim, yazarın yalnızlık talebi ne kadar geçerli ve bu talebin ardında yatan nedenler nelerdir gibi çeşitli sorularla karşı karşıya bırakıyor.

“Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gerekir. Yalnızlıktır bu. Yazarın yazılı şeyin yalnızlığıdır… Bedenin bu gerçek yalnızlığı, yazının dokunulamaz yalnızlığı haline gelir” diyor Duras. Yazarların yazı eylemi için yalnızlık arzusunu dile getirmesine sık rastlarız. Peki, Duras’ın ifadesiyle “kitap yazan birinin” yalnızlığından söz edebilir miyiz, kitap yazmak için yola çıkmak daha baştan bir başkasına anlatmak amacı taşımaz mı, bu durumda işe dâhil olan öteki yok mudur? Okur, toplum, verili roller, günümüzde kitap ekleri, sosyal medya, tüm bunlar varken bir yalnızlık nasıl mümkün olur?

Marguerite Duras

Barthes söz ve yazı arasındaki ayrımdan bahsederken şuna dikkat çekiyordu: “Söz her zaman taktiktir; ancak yazıya geçtiğimizde, tam da bu taktiğin -nasıl ki başkaları okumayı biliyorsa- dinlemeyi bilenler için algılanabilir olan masumiyetlerini sileriz; masumiyet her zaman çıplaktır; söylediklerimizi yazarken kendimizi koruruz, denetleriz, sansürleriz; ahmaklıklarımızın, kendimizi beğenmişliğimizin (ya da eksiklerimizin), tereddütlerimizin, cahilliklerimizin, rehavetimizin, hatta bazen tutukluklarımızın… Üstünü çizeriz.”[2] Söz ağızdan çıktığında onu geri alamayız dolayısıyla düzensiz, sınırı belirsiz bir ifade biçimiyle karşı karşıya kalırız. Yazıda ise düzeltme, Barthes’ın deyimiyle “üstünü çizme” imkânı vardır. Yazar, yapıtını çevrili olduğu gözlere göre biçimleyebilir, olduğu ben’in dışına çıkabilir, kendini başka biçimde yaratabilir, başkası bir şekilde işin içindedir. Böyle bir durumda yazarın tek başınalığının mümkün olup olmadığı tartışması, sanırım geçerliliğini hiç yitirmeyecek.

Ancak Marguerite Duras’ın yalnızlık olumlamasında, gözden kaçırılmaması gereken bir yer var. Onun yalnızlık ve yazı arasında kurduğu bağ, “Neauple-le Château’daki o evi, Pasifik’e Karşı Bir Bent başlıklı kitabımın sinemaya aktarılması hakkı karşılığında aldığım parayla edindim. Benimdi o ev, adıma kayıtlıydı…” diyerek anlattığı mekân ile yakından ilişkileniyor. Daha bahçesine ilk adımını attığında almaya karar verdiği ve sonunda eserleri için verdiği emeğin karşılık bulmasının hazzını tattığı, daha sonraları yazı evi olarak anacağı o mekân, yazar için arzu edilen bir nesneye, onunla ilişkili olan yalnızlığa kavuşmak anlamına geliyor. Onun bu durumunu Woolf’un bir salon gözleminden aktardığı anlaşılan şu cümleleriyle de anlayabiliriz: “Bütün şu duruş -sayısını bilmediğim kim bilir kaç farklı meslekte tarihte ilk kez çalışan kadınlarla çevrili şu salon- gördüğüm kadarıyla, olağanüstü ilgi çekici ve mühimdir. Sizler şu ana kadar sadece erkeklere ait olan evde kendinize ait odalar kazandınız. Muazzam bir emek ve çaba harcayarak da olsa, kirayı ödeyebilecek durumdasınız.”[3]

Duras’ın bu eve yüklediği anlamda, hem bedenen hem de yazıda yalnızlığa ulaşma isteğinde, Woolf’un cümlelerinin yansıması hissediliyor: “Yalnızlık hazır bulunmaz oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur ben öyle yaptım. Çünkü orada yalnız olmam, kitap yazmak için yalnız kalmam gerektiğine karar vermiştim. İşte böyle oldu. Bu evde yalnızdım. Bu eve kapandım – tabii korkuyorum da buna kuşku yok. Sonra da sevdim o yalnızlığı. Bu ev yazı evi hâline geldi.” Yaşamın patriarkanın kurallarına göre düzenlendiği bir dünyada kimsenin yardımı olmadan kendi evine kavuşan bir yazarın duygusunu çağrıştırıyor bu cümleler. Kimseye muhtaç olmadan kendi gayretinin meyvesini toplamak anlamına geliyor. Dolayısıyla, Duras’ın durumunda yazı için yalnızlık talebi biraz da bir kadının kendi başına varlık gösterme ve özgürleşme çabasının karşılığını almasıyla ilişkileniyor.

Burada karşılaştığımız durum yine Woolf’un ifadesiyle, “entelektüel özgürlüğün maddiyata bağlı olması”[4]. Duras yıllarca emek harcayarak elde ettiği ekonomik bağımsızlıkla bir yazı mekânına ve kendisi için önemli olduğu anlaşılan yalnızlığa ulaşırken, yazısını hem ruhen hem de bedenen kendine ait hissettiği o mekânla iç içe geçiriyor. Bu durum yazar için aynı zamanda kendini gerçekleştirme süreci olarak da yorumlanabilir. Böylece şunu söyleyebiliyoruz, Duras’ın yalnızlık ve yazı arasında kurduğu ilişki; yukarıda bahsettiğimiz benlik sunumu, kendini denetleme gibi yazarlarla ilişkilendirebildiğimizin dışında bir anlam taşıyor. Metnin bir yerinde kurduğu şu cümleler de bahsettiğimizi açık ediyor: “Kitaplarım bu evden çıkıyor. Ayrıca, bu ışıktan da, bahçeden. Küçük gölden yansıyan bu ışıktan. Şu söylediğim şeyi yazabilmek için yirmi yıl gerekti bana.” Yirmi yıllık emeğin karşılığı olarak “maddiyata bağlı entelektüel özgürlük” sonucu kavuşulan, “kendisi için çok önemli bir iş yaptığını” vurguladığı o ev, yazarın yalnızlık olumlamasında, mekân ve yazı arasında kurduğu ilişkide böyle bir anlamı düşünmeye izin veriyor.

Tüm bu bahsettiklerimiz Woolf’un şu seslenişini hatırlatıyor elbette, “her birimizin yılda beş yüz pound geliri ve kendine ait bir odası olursa, özgürlük alışkanlığına ve tam olarak düşündüklerimizi yazma cesaretine sahip olursak, ortak salondan azıcık kaçıp insanları sadece ilişki içinde görürsek, gökyüzüyle ağaçları ve karşımıza çıkan her neyse onu kendi içinde olduğu gibi görürsek…” Duras’ın deneyiminde yazının mekânı olan ev, “kendine ait oda”ya kavuşma, “ortak salondan azıcık kaçıp” yazısına ve yalnızlığına gerçek anlamda sarılmak demek. Bunu kendi kabuğuna çekilmek, toplumdan uzaklaşmak olarak yorumlayanlar olabilir elbette. Ancak Duras’ın metinleri bunun öyle olmadığının göstergesi olarak görülebilir bana kalırsa. Mesela, yazı boyunca bahsettiğimiz eve kavuşmasını sağlayan “Pasifik’e Karşı Bir Bent” adlı kitabında, bir Fransız sömürgesinde fakirlik içinde geçen yaşamları ele alırken, sömürgeci bakışın ve ona maruz kalanın durumunun edebiyat metinlerindeki önemli temsillerinden birini ortaya çıkarmıştır.

Tüm bunları düşününce yazarın evle kurduğu ilişkide onun en küçük ayrıntısını bilme, gözlemleme, daha önce kimlerin yaşadığını araştırma, bahçesindeki bitkilerin her birini gerçekliğiyle duyma, coşkuyla büyüyene dokunup solanın acısını hissetme gibi karşıdan bakınca epey romantik gelebilecek pek çok edim, aslında çok başka anlamlara geliyor, bunu hissedebiliyoruz. O eve sahip olmanın önemini düşündüğünüzde, okurken özgürleşme sürecinin bir parçası olduğunuzda, yazarın kaygılarını görebildiğinizde şeyler kendi içinde bir anlama yerleşiyor. Çünkü “ben evde yazarken, benimle birlikte her şey yazıyordu. Yazı her yerdeydi” dediğinde, bu mekânın, onun yazma edimi ve kendini gerçekleştirme süreci açısından ne denli mühim olduğu da ortaya çıkıyor.

Emek Erez


[1] Duras, M., (2021), “Yazmak”, (Çev. Aykut Derman), İstanbul: Can Yayınları.

[2] Barthes, R., (2017), “Sesin Rengi, ‘Söyleşiler’”, s. 12, (Çev. Ahmet Nüvit Bingöl), İstanbul: Metis Yayınları.

[3] Woolf, V., (2017), “Benlik Üzerine Denemeler”, s. 115, (Çev. Esra Çakıruylası), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[4] Woolf, V., (2021), “Kendine Ait Bir Oda”, s. 112, 118, (Çev. Berrak Göçer), İstanbul: Can Yayınları.