Thomas Bernhard’ın ölümünden yirmi yıl sonra yayımlanan “Şapkacı” adlı öyküsü ilk kez Türkçe’de!

Thomas Bernhard

Bir insanın yıllar boyunca, bugün bildiğim üzere, onlarca yıl boyunca, kim olduğunu bilmeden yanından geçip gidiyoruz, ben de bir insanın, bugün bildiğim üzere, yirmi yıl boyunca, kim olduğunu bilmeden yanından geçip gittim. Bu insanın yanından hep aynı saatte geçtim, sabah erkenden ve akşamları, onlarca yıl boyunca aynı saatte. Sahiden de bu insanı, kim olduğunu bilmeden bin kez hatta yüz bin kez gördüm, elbette ona hiç selam vermedim, ona selam vermek aklıma hiç gelmedi. Bu insanın benim evimden yalnızca iki ev ötede oturduğu ve hep orada yaşadığı hiç aklıma gelmedi. Bugün şapkacı bana, “Ben şapkacıyım!” dedi. Benim avukat olduğumu öğrendiğini söyledi, sahiden, bana kendini şapkacı diye tanıttı, bir randevu ayarladık, adam sözünde durdu, tam zamanında ofisime geldi. Bu kadar büyük bir ofisiniz olması, dedi, beni şaşırttı. Evet, dedim, ofisim büyük, neden bu kadar büyük bir ofisim olduğunu ben de bilmiyorum, dedim, zaman ve koşullar böyle bir ofisi gerektiriyor, dedim, muhtemelen dünyadaki her şey gibi, otuz yıl önce bu ofise taşınmış olmam da bir tesadüftür, dedim, adam oturduğu eve kendisinin de otuz yıl önce taşındığını söyledi. Evim iki ev ötede, dedi. Epeydir karşılaşıyoruz, dedi adam, kesin yirmi yıldır, dedim, kesin yirmi yıl olmuştur, diye tekrarladım, sonra o, onca zaman birbirimizin yanından geçip gitmişiz, birbirimizden hiç haberimiz olmamış, çünkü burada ofisiniz olduğunu sahiden bilmiyordum, dedi, elbette sizi her gün yolda gördüm, dedim, ama benim evimden yalnızca iki ev ötede oturduğunuzu bilmiyordum. İşin garibi avukat olup da evimden iki ev ötede kimin yaşadığını bilmiyor olmam, dedim. Sahiden, dedim, sizi hep kıyafetinizden tanıyordum, yüzünüzden değil, çünkü siz yanımdan geçerken yüzünüze hiç bakmadım, yoldan geçenlerin hep kıyafetlerine bakarım, takım elbiselerine, takım elbiselerinin kalitesine, ayakkabılarına ve ayakkabılarının kalitesine. Gerçekten yüzünüzü daha önce hiç görmedim. Ama ben sizin yüzünüzü çok iyi tanıyorum, dedi adam, çünkü ben sizin aksinize yanımdan geçen insanların hep yüzlerine bakarım, üstlerinde ne olduğuyla ilgilenmem, ne takım elbiseleriyle ne ayakkabılarıyla. Ama şimdi anlıyorum ki, dedi, çok şık giyinmişsiniz. Avukatlar hep çok şık giyinirler, dedi. Şık giyinmeyen bir hukukçu daha önce hiç görmedim. Benim kıyafetlerim intizamsız, kalitesi de düşük. Siz kesin en iyi mağazalara gidiyorsunuzdur, dedi adam, iyi bir terziye gidiyorsunuzdur, oysa ben ara sokaklardaki ucuz mağazalara gidiyorum, hazır takımlardan alıyorum. Tabii, dedi, son zamanlarda hazır takım almakta zorlanıyorum, çünkü günden güne şişmanlıyorum. Yakında artık hazır takım alamayacağım, dedi. İyi giyimli insanlara bakmaktan zevk alsam da, iyi giyimli insanlara, kıyafetleri düzgün olan insanlara ilgi duysam da şahsen iyi görünmeye hiç önem vermiyorum. İyi ya da daha az iyi giyinme gerekliliği, özensizliğe yer olup olmadığı, dedi adam, mesleğe bağlı. Elbette sizin, dedi, sürekli iyi giyinmenizi gerektiren bir mesleğiniz var. Sizin avukat olduğunuzu bilmeden, sizi daha ilk gördüğüm anda, avukat olduğunuzu düşündüm. Ama bu sadece kıyafetinizle ilgili değildi. Bunlar zaten çok önemsiz şeyler, dedi adam, sadede geldi. Başında çok tuhaf bir sorun varmış, nereden başlayacağını bilmiyormuş. Neyle ilgili? diye sordum, adama içecek bir şey teklif ettim ama o reddedip şöyle dedi: Sorunum bir yandan çok karışık diğer yandan değil. Dediğim gibi, dedi, yalnızca iki ev ötede oturuyorum.

Yedi numarada, sanırım burası, dedi, dokuz numara. İşin garibi, evlerimizin arasında yalnızca iki numara olması ve bizim birbirimizle ilgili hiç, hiçbir şey bilmeyişimiz. Şapkacı olmam ilginizi çekecektir. Dokuz numarada bir şapka dükkânı bulunuyor, bu şapka dükkânı bana ait. Şapka dükkânı tam yirmi bir yıl önce bana babamdan miras kaldı. Şapka dükkânında işler iyi, son zamanlarda şapka dükkânında işler harika ama şapka dükkânı iyiye gittikçe ben kötüye gidiyorum. Bunu size şöyle açıklayayım, dedi adam. Bir oğlum var, şapkacılığı öğrendi. Babamın şapkacılığı öğrenmem için beni teşvik ettiği gibi ben de şapkacılığı öğrenmesi için oğlumu teşvik ettim. Ben on yedi yaşımdayken iyice öğrenmiştim, oğlum da benim gibi on yedi yaşındayken iyice öğrendi. Oğlumun zekâsı, şapkacılıktaki inanılmaz yeteneği sayesinde, dedi adam, şapka dükkânını her yerde tanınır hale getirmeyi oğlumla birlikte başardım. Şapkalarımızı tüm dünyaya ihraç ediyoruz. Bu şehirde üretilen şapkaların yarısını biz üretiyoruz. En ünlü insanlar bizim şapkalarımızı takıyor, İngiltere’de ve Fransa’da saygın kişiler başlarında bizim şapkalarımızla dolaşıyor. En iyi malzemeleri kullanıyoruz. Ama mevzu bu değil, dedi, size en iyi malzemelerimizi kullandığımızı, muhtemelen tüm Avrupa’daki en iyi şapka dükkânı olduğumuzu söylemeye gelmedim.

Sahiden, Milan’a giderseniz şapkalarımızın en seçkin mağazalarda sergilendiğini görebilirsiniz, isterseniz Londra’ya gidin, Paris’e gidin… denizaşırı ülkelerden bahsetmiyorum bile… Seyahate çıktığımda ilk işimin şapka dükkânlarına gitmek olduğunu tahmin edebilirsiniz… yani çeşitli şapka dükkânlarına girmiyorum, yalnızca şapkalarımın vitrinde sergilendiğinden emin oluyorum… yılda bir kez Avrupa’da seyahate çıkıyorum, delirdiğimi düşünebilirsiniz, görülmesi gereken yerleri değil, şapka dükkânlarını geziyorum, mesela Metz’de iniyorum ve hemen en yakındaki şapka dükkânına gidiyorum, Lyon’da ve Paris’te, Londra’da, Glasglow’da, Brüksel’de ve Antwerp’te de öyle yapıyorum… eğer vitrinde şapkalarımdan birini göremezsem şapka dükkânına girip hiç değilse dükkânın içinde şapkalarımdan biri var mı diye soruyorum ve sahiden hiç hayal kırıklığına uğramadım… Benim şapkalarım dünyanın her yerinde bulunabilir… ama bugün size gelmemin sebebi bu değil. Size oğlumla ilgili dehşet verici bir şey yüzünden geldim. Oğlumu tanımıyorsunuz, dedi, hâlbuki her gün benim yanımdan geçtiğiniz gibi oğlumun da yanından geçiyorsunuz, çünkü oğlum her gün arkadaki restorana gidiyor, siz de o sırada çıkıyor oluyorsunuz… çünkü evli olmayan sizler gibi oğlum ve ben de restorana muhtacız, orada yemekler iyi değil ama orada yemek alışkanlık oldu… kendime hep soruyorum, neden tam da o restorana gidiyorum diye, oraya gitmek muhtemelen manasızdır ama her gün oraya gidiyoruz… daha doğrusu, dedi, iki aydır artık oraya gitmiyoruz, artık hiçbir restorana gitmiyoruz, çünkü oğlum evlendi, evde yiyoruz… iki ayı aşkın bir zamandır karşılaşmamamız gözünüze çarpmış olmalı… Ama anladığım kadarıyla bizim, oğlum ve benim, artık restorana gitmiyor olmamız gözünüze çarpmamış… Gelinim yemek yapıyor, dedi, ama mevzu bu değil, sorun oğlumun evlenmiş olmasında yatıyor, üstelik artık anladığım üzere bunun talihsiz bir evlilik olmasında… Oğlumun talihli bir evliliği olmasını ne çok isterdim, tabii öyle bir şey varsa diye düşünmüşümdür hep, ne var ki bu kişiyle birlikte talihsizlik evimize girdi…

Durum bu, dedi. Otuz beş yıldır dükkânın yanında, yani zemin katta yaşayıp dururken oğlumun karısı evime taşındığı an odamdan çıkmak ve birinci kata taşınmak zorunda kaldım, çünkü oğlum dükkânı büyüttü ve odamı dükkâna dahil etti, hepsini karısının önerisiyle yaptı, çoğu zaman büyüklük hastalığına tamamen teslim olan böyle bir insanın önerisiyle… Tabii odamdan çıkmayı reddedebilirdim, dükkânı büyütmeyi de reddedebilirdim, çünkü dükkân daha önce olduğu gibi bana ait ama dükkân bana ait olmasına rağmen artık dükkânımda, evimde istediğimi yapamıyorum, sonuç olarak zemin kattaki odamdan çıkıp birinci kata taşındım. Birinci kata alışmam kolay olmadı ama zamanla alıştım, hatta birinci katın zemin katta olmayan çeşitli avantajları olduğunu fark ettim.

Bildiğiniz gibi bu evlerde zemin kat rutubetliyken birinci kat rutubetsiz olur, romatizmamda bir düzelme olduğunu da fark ettim, daha taşınalı birkaç gün olmuştu ki sırt ağrılarım azaldı, artan hareket kabiliyetimin tadını çıkarabilirdim. Ayrıca birinci kat çok daha aydınlık, elektrikten tasarruf edebilirim, havası da şüphesiz daha iyi, gürültü daha az diye düşündüm ve çok geçmeden yeni durumuma, yani zemin kattaki odamı çok severken hep nefret ettiğim birinci kata alıştım. Ama birinci katta iki ay oturduktan sonra ikinci kata taşınmam önerildi, nedeni gelinimin doğuracak olması ve birinci kattaki odama kesinlikle ihtiyaç duyulmasıydı. İnatçılık etmenin âlemi yoktu, ben de pes ettim ve birinci kattan ikinci kata taşındım. Söylemem lazım ki oğlum dükkânı büyüttüğü, yani zemin kattaki odamı dükkâna dahil ettiği için işler hızla daha iyiye gidiyordu. Sonra torunum doğdu, birinci kattan ikinci kata taşınmış olmamın kesinlikle gerekli olduğunu anladım. Hem ikinci kata birinciden daha az gürültü geliyordu, rutubeti de çok daha azdı.

Ayrıca ikinci kattaki odaların ideal olduğunu fark ettim, en azından ikinci kata taşınınca ideal bir odaya, ideal bir yüksekliğe taşındığımı hissettim. Yaşadığınız evde asansör olmayınca, ki bildiğiniz gibi bu caddedeki hiçbir evde asansör yoktur, ikinci katta oturmanın doğurduğu zorluklara kısa sürede katlanır oldum. Orada, ikinci katta hep düşündüm, her şey daha sakindi, şapka dükkânını oğluma devrettikten sonra ikinci katta yaşayarak mutlu olabileceğimi düşündüm, çünkü en az rahatsız edildiğim yer ikinci kattı, hem kendimi çalıştığım onlarca yıl boyunca ihmal ettiğim kitaplara adayabiliyor, keyifle piyano çalabiliyordum. Canım ne zaman isterse arkadaşlarımı davet ediyor, canım ne zaman isterse evden çıkıp konserlere, tiyatrolara gidebiliyordum, bildiğiniz gibi bu şehir sakinlerine her gün sayısız eğlence sunuyor. Bir süre, büyük bir memnuniyetle böyle yaşadım. Ama, dedi, şimdi asıl meseleye geliyorum, buraya gelme sebebime.

Bir hafta önce, dedi, o ana kadar söylediklerini ve o anda söylediklerini not ediyordum, çünkü müvekkillerimin söylediği her şeyi her zaman not ederim, bir hafta önce ikinci kattan üçüncü kata taşınmam önerildi. Bu öneriyi bana oğlum yaptı ama bilin ki oğlumun söylediği şeyi aslında karısının, gelinimin söylediğinden bir an için bile şüphe etmedim, ikinci kattan üçüncü kata taşınmam gerektiğini söyledi, çünkü, bu arada iki çocuk daha doğmuştu, dördüncü çocuk geliyordu. Dördüncü çocuk, dedi, bu çok saçma değil mi? Dördüncü çocuk, dedi, bu korkunç değil mi? Sonra beşinci, altıncı, bu böyle gider… dedim oğluma, bu işin sonu nereye varacak, nereye varacak, işler ne kadar iyi giderse gitsin dedim ki işler bugün hiç olmadığı kadar iyi gidiyor, işler mükemmel gidiyor, dört çocuk korkunç bir şey dedim… şimdi dört torunum var dedim, çok fazla torun dedim, bunca torun dedim… ama ben tüm bunları söylerken oğlum anlamadan bakıyordu, oğluma bunları söylemenin hiçbir anlamı olmadığından emindim, anlamıyor, anlamıyor artık… Oğluma ne oldu, diye düşündüm, bu kadın oğluma ne yaptı? Bu kadın birkaç yıl içinde oğlumdan dört çocuk yaptı, oğlumu da kalın kafalının tekine çevirdi…

Beni anlayın, dedi, ayağa kalktı, ofisimde volta atmaya başladı, kalın kafalı bir adam, dört çocuk ve kalın kafalı bir adam… İşler büyüse ne olur, dedi, ne faydası var… Onca yıl, dedi sonra, izledim, önce zemin kattan izledim, sonra birinci kattan izledim, sonra ikinci kattan izledim… şimdi de üçüncü kata taşınmam gerekiyor. Bildiğiniz gibi bu evlerin hepsi yalnızca üç katlıdır… Ama üçüncü katta oturmak yakışık almaz, dedi, bizim üçüncü katlar nasıldır bilirsiniz, bu evin üçüncü katını da biliyor olmalısınız, şu insanlık dışı, alçak tavanlı odaları; eskiden insanlar buralara en kötü ihtimalle hizmetçilerini yerleştirirdi, artık buralara hizmetçiler bile yerleştirilemez, yoksa kaçarlar…

Tavan arasına taşınmam gerekiyor, yaşlı bir adam olarak tavan arasına, dedi. Yarın bana bir oda hazırlayacaklarını söylediler, sahiden de yarın bir oda hazırlayacağız dediler, iyi de tavan arasında oda falan yok ki, tavan arası kirli köşelerden ibaret, piyanomu yukarıya taşıtacaklar, en sevdiğim tabloları tavan arasındaki duvarlara asacaklar… Oğlum sabah erkenden odama geldi, yarın tavan arasına taşınmam gerektiğini bildirdi… birtakım mobilyaları tavan arasında sağa sola ittirmeye başladılar bile, daha yatağımda yatarken birtakım mobilyaları benim için ayrılan odaya taşıdıklarını duydum… Oğlum üçüncü katta çok rahat edeceğimi söyledi… hayal edebiliyor musunuz, dedi, bütün bu süre boyunca sustum, haliyle kahvaltıya inmedim, evde birilerini görünce sesimi çıkarmadım… hazırlanıp evden çıktım, birkaç saat şehirde bir oraya bir buraya yürüdüm, üçüncü kata taşınmayacağım diye düşündüm, üçüncü kat olmaz, tavan arası olmaz… sonra aklıma aniden size uğramak geldi, dedi, şu avukata gideceğim dedim, size… belki o sana yardım edebilir diye düşündüm, belki yirmi yıldır bir kez olsun konuşmadan yanından geçtiğin, iki ev ötede oturan adam sana yardım edebilir… Şimdi gidip zili çalacak, avukatın ofisine çıkacaksın diye geçirdim içimden, yani sizin yanınıza, uzun süre evinizin önünde durdum, zili çalmadım, ta ki zili çalana kadar… ama sonra ofisinize girdiğimde bir an için avukata, yani size tüm hikâyeyi anlatmanın hiçbir anlamı olmadığını düşündüm ama sonra size tüm hikâyeyi anlattım, tüm hikâyeyi değil, dedi, tabii ki tüm hikâyeyi değil, çünkü tüm hikâyeyi anlatmak mümkün değildir, tüm hikâyeyi anlatmam kesinlikle mümkün olmazdı… bir hikâye anlattığımızda aslında o hikâyeyi anlatmış olmayız, birkaç imada bulunuruz ama hikâyeyi anlatmış olmayız, hikâye anlatmadığımız şeydir, asıl hikâyeyi anlatmayarak hikâyeyi anlatmış oluruz… tüm bu hikâyeyi anlatmak, dedi, korkunç olurdu… ama anlattıklarım da yeterince korkunç, dedi, sadece anlattıklarım bile yeterli… tabii, dedi, şimdi anlıyorum ki yanınıza gelmemeliydim, zili çalıp yanınıza gelmem hataydı, şehirde birkaç saat daha dolansam daha iyiydi… sizi rahatsız etmemiş olurdum… hem çaresizlik içindeki yaşlı bir adama nasıl yardım edeceksiniz ki… kendi kendime avukata gitmemelisin, bir avukata gitmek çaresizliğini daha da çaresiz kılar dedim durdum… size gelmem saçmaydı… aslında size anlattıklarımla ilgili yapılabilecek hiçbir şey yok… benim gibi bir insanın başına gelen her şey ölümcül bile olsa önemsizdir, dedi, masamın önünde birkaç kez daha sessizce volta attı, sonra şöyle dedi: bana fatura gönderin, onca zaman beni dinleyerek, beni bir saatten fazla dinleyerek çok yüksek bir ücreti hak ettiniz, çok yüksek bir ücret, dedi… sizden rica ediyorum, dedi, eğer yeniden, çünkü muhtemelen yine restorana gideceğim, karşılaşırsak, her gün karşılaşırsak, dedi, eskisi gibi davranın, birbirimizi tanımıyormuşuz, ben size hiç gelmemişim gibi. Şahsen ben de size hiç gelmemiş gibi davranacağım… İnsanların yaptığı birçok şey yanlış, dedi, insanların yaptığı hemen her şey yanlış, iyice düşünülürse insanların yaptığı her şey yanlış. Ama belki de, dedi, talihsizlik benden yanadır. Beni ele alın, dedi, beni bir kıssa gibi düşünün ve unutun beni ama bana bir fatura göndermeyi unutmayın. Ayrıca yeni bir şapkaya ihtiyacınız olursa emrinizdeyiz. En iyi şapkalar en hafif olanlardır, insan şapkanın başında olduğunu bile hissetmez, kesinlikle hissetmez, dedi…

İki gün sonra gazetede, bir adamın üçüncü kattaki çatı katı odasından baş aşağı atlayarak intihar ettiği bildirildi. İntihar eden şapkacıydı.

Thomas Bernhard

Kaynak: Die Presse (30 Ocak 2009)

Çeviren: Anıl Alacaoğlu