Emirhan Burak Aydın

Yumruk mezesi dedikleri şu naneyi yemeyenlerdendi, ne yersen ye ne içersen iç, masadayken mendille silinirdi ağız. Ekranı kara telefonu kulağına götürdü, hiçliğe birkaç söz söyledi sessiz dudak hareketleriyle, evin bahçesinde kurulmuş rakı masasının yakınındaki çalışanlardan şu yeni gelen, genç kıza kendini gösterdi serbest olan eliyle, güya telefonla konuştuğunu ve bu sebeple ona açıklamayacağı bir biçimde gitmek zorunda kaldığını tek hareketle iletti.

Yine de kız onu kapıda yakaladı, kutlu haberi verecekti.

“Çıkabilirmişsin, abi.”

“Çıkıyorum zaten,” dedi adam, mutfağa bile uğramadan, elindeki araba anahtarını havada sallayarak. Çın çın. “Misafirler burada kalacak belli.”

Garajın önüne park ettiği kurbağa göz, koyu yeşil Toyota’ya atladı, arabayı pek sık buraya bırakmadığından belki de, birkaç kere baktı dikiz aynasından geriye, kulağı da elbette motorda, her hırıltının anlamına karşı aportta bekliyordu, her eksikliğin. Kravatını çözdü, yaka düğmesini çözdü ve eli gayri ihtiyari altın zincirli kolyesine gitti, sarıya boyanmış metalden bir Kuran-ı Kerim.

On yaşında, yazın sapsarı bir günde, Üsküdar’da, Çinili Hamam Sokak’ta bir bakkal dükkânının az ötesinde, günle beraber iyice saçları iyice sarıya kaçan kumral bir çocuktu, kaldırımda oturuyor, elinde kocaman bir dilim kavun, onu kemiriyordu şapur şapur. Sarılığa iyi geldiğini söylemişti büyüklerinden biri ona; hastalık olana tabii. Veresiye almıştı kavunu. Salon ve bir yatak odasından ibaret dairede, tava üstünde et kızartırdı. Babası o yıl geri döndüğünde Mekke’yi anlatmıştı ona. Avrupa’yı avucunun içi gibi bilen başka bir tır şoförü yoktu, şimdi başka bölgelere dikmişti gözünü belki.

Ben yalnız bir adamım, diye geçirdi içinden makam şoförü, eve dönüş yolunda, babasının kolyesi boynunda, her zaman öyleydim, diye düşündü, hep.

Göztepe Köprüsü’nün karmaşasını aştı, dairesi on yıllık bir sitedeydi, üç apartmandan güneye bakanında. Çinili Hamam’daki daireyi sattıktan sonra, kalan parayı küçük kardeşiyle bölüşmüş, üstüne bankadan çektiği krediyi eklemiş, buradan, daha binalar inşaat halindeyken bir daire satın almıştı. Kurbağa gözü her zamanki yerine park etti. Üstteki sarı lamba çalışmıyordu, bir süre arabada kaldı.

Karanlıkta otururken göğsü şişti ve nefesini burunlarından saldı. Oğluna gitar satın alacaktı. Elektrogitar. Önce klasik gitarla kandırabilmişti biraz. Fakat Paco de Lucia’nın flemenkosu, Korn ile Deftones’un nu-metaline, Duman’ın serkeş arabesk blues’una, Soundgarden’ın mistik grunge tınılarına yenilmiş, Nick Drake’in arpejleri hatta bir umutla evde çalınan Ahmet Koç’un “Hasta Siempre” bağlama cover’ı da kurtarmamıştı durumu, o elektrogitar alınacaktı. Yarın. İstiklal Caddesi kalabalığının akışkanlığı ve Tünel.

Telefonundan saate baktı. 23:35. Arabadan uzaklaşırken sitenin parkında, çardakta oturan gençlerden birisi, “Ben bunalım satanlardan değilim be bebeksi yüzlüm, anlasana cüzelummm,” diye bağırdı, ne biçim de gülüyorlardı aralarında ama.

Eve girdi, Filiz salonda, haber kanallarından birinin karşısında uyuyakalmıştı. Oğlu ise Harry Potter desenli nevresiminin içinde sere serpeydi, uzun saçlarından yüzü görünmüyordu.

Sarıya çalanından değil, koyu kumraldı çocuğun saçları.

Ertesi gün, hediyenin mutlu bir ödülden, neredeyse bir cezaya nasıl evrildiğini tam anlayamayacaktı adam. Zuhal Müzik’in dükkânlarından birine girmişlerdi, oğlu birden Gibson LesPaul haricinde gitar istemediğine karar vermiş, Fender’in yan markası Squire’ları, Gibson’ın yan markalarından –ama pahada o kadar hafif olmayan– Epiphone’ları görmezden gelmişti, o zaman baba, satıcıya kaş göz yapmış, ortaya Jackson marka bir gitar çıkmıştı. Hafiften metalci tipli bir aletti bu. Masmavi. Oğlan fikrinden dönmek istememiş, sonra ücrete ve kullanma alanına dair başka parametreler devreye girmiş, gitarın yanında farklı tonlar deneyebileceği bir prosesör de almıştı, jak kablosu, Marshall amfi derken hesap yapılmıştı ve en az iki maaşlık bir meblağ çıkmıştı ortaya. Yaptığı işe göre yeterli olmasa da hali vakti yerindeydi makam şoförünün, kira vermiyordu, döviz kuru da fena değildi bir süredir. Yine de büyük bir hediyeydi bu, epey büyük bir hediye. Bir şey, çocuğunun tam istediği biçimde olmadığı için hepsi bir cezaya dönmemeliydi. Oğlan sonra heyecanla gitara atılmıştı gerçi, ders için de öğretmen ayarlamışlardı çoktan. Yine de kılçık kaçmıştı bir kere dişin ağzına.

“Oğlunu şımartırken kendi canını sıkıyorsun, yapma,” dedi Filiz, ertesi gün öğlen sularında mutfakta, tavukgöğüslerini sosun içine yerleştiren eşinin yanında kahvesini içerken.

***

Makam şoförü, İstanbul’u avucunun içinden daha iyi bilen herkesin başına geldiği üzere, gün içinde sık sık adres tarifi verirken buluyordu kendini. Akmerkez’in dışında, Papermoon’daki yemeği sona ermek üzere olan patronu bekler ve diğer şoförlerle hızlı hızlı çay içerken, yardım etmek için anlatıyordu yolları. Patronun, uğranacak bir butiğin nerede olduğunu hatırlama telaşındaki arkadaşını rahatlatıyordu. Türkiye’nin tanınmış ailelerinden birinin holdinginde üst düzey yönetici olan patronun arkadaşı da çoktu bu arada. O da müziğe meraklıydı epey, yalısında ünlü solistleri, gitaristleri, komedyenleri ağırlıyordu. Nereden gitar alınacağını da bu müzisyenlerden birinden öğrenmişti.

Tünel’e gitmelerini salık vermişti, Duman grubundan Batuhan Mutlugil. “Orada bakının, bulursunuz.” Onun da gitarı sarıydı, kirli sarı bir Telecaster. Taşımışlığı vardı kutusunu bagajında. Albüm de imzalatmıştı bu makam şoförü ona; ama solistlerini pek sevmiyordu, müziğini değil de hayatını diyelim, o yüzden oğluna götürmemişti daha sonra grubun Seni Kendime Sakladım isimli ve solo gitaristinden imzalı albümünü.

Oğlunun rol modellerini doğru seçmek istiyordu.

Şu işe başladığından beri inanılmaz manzaralarla karşılaşmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri iç siyasetini kendi ülkesindeki siyasetten daha fazla konuşanlar. Onun anlamadığını düşünerek İngilizce, kimi nerede nasıl siktiğini anlatanlar. But he knows English a little, und auch Deutsch, arschlöcher. Ortaokulda bir iki yıl, annesinin yanında, Almanya’da kalmıştı. Herr, diyorlardı çocuklara, Herr Dogru, diyorlardı ona.

Bir keresinde de, patronun yine bu müzisyen arkadaşlarından birinin evine eşya taşırken, klavye mi ne götürüyorlardı, kız daireye girdiklerinde evi dağınık bulabileceğini önden söylemişti mesela ona, kusura bakma lütfen, demişti. Kibar bir kızdı, rakçıydı ama öyle ağzından küfür düşmeyen tiplerden değildi, temizdi de.

Moğollar açardı, şoförle arada sırada yaptıkları bu nakliye yolculuklarında.

“Cemil sağ olsun seni böyle yolluyor ama,” demişti gitar çalan kız, “içinden küfretmiyorsun değil mi, abi? Zor oluyorsa gücenmem, rica da etmem bizimkine valla.”

Ev de harbiden dağınıktı. Gitarist sevgilisini nasıl kovduğunu anlatmıştı, klavyeyi salonun ortasındaki sehpaya bıraktıktan sonra, içine bir limon dilimi atılmış iki bardak sodayla mutfaktan dönerken. Kavgalar dövüşler. Duvarlarda patlayan şişeler.

Makam şoförü rahat adamdı ama tecrübeyle kazanmıştı bu beceriyi, alın teri dökerek. Bazılarıysa –ona göre– hak etmedikleri bir rahatlığın kokusunu yayıyordu etrafta, tam dokunamasan da hissediyordun. Bunun bir hata olduğunun da farkındaydı aslında, zaten hislerine güvenmemesi gerektiğini bilenlerdendi.

Hissettiklerinin hiçbir anlamı yoktu. “Sadece icraat ve istikrar önemlidir,” demişti mesela, gitarı aldıktan sonra arabada oğluna. Çocuğun, kurbağa gözün ön koltuğuna oturmasına da izin vermişti. Hislere dokunabiliyor muydun, onları eğip bükebiliyor muydun, gerçek bir şey miydi hisler yoksa bazı tepkilerden mi ibarettiler? Makam şoförü bazen, eğer sadece hislerini dinleseydi, bütün arkadaşlarından, tanıştığı her insandan, dinlediği tüm şarkılardan, izlediği tüm filmlerden sadece kötü etkilenebileceğini düşünüyordu.

Bir nevroz koleksiyoncusu olmaktan kıl payı kurtulmuştu.

“Yanımda osurmasa kovmayacaktım,” demişti gitarist bir yandan sodayı içerken. “Haklı değil miyim, abi? Bir değil, iki değil. Osurma işte yanımda. Tekmeyi bastım ben de. Bad boy’muş. Yemişim bad boy’luğunu.”

İlişkiye devam etmeleri için çaba harcamış, kurallar belirlemişti kız. Aslında kural, kanun denemezdi bunlara, sorunun çözümü için zaruri bir çözüm önerisiydi sadece. Kız evdeyken tuvalet hariç herhangi bir yerde osurulmayacaktı. Kız evde değilken osurulursa eğer, hemen pencereler açılacak, ne olur ne olmaz diye de tercihen Japon kiraz çiçeği aromalı bir oda spreyi sıkılacaktı. Abartılmadığı sürece geğirmek mazur görülecekti. Ama aslında mazur görülmeyecekti de. Aksi takdirde neler olacağını söylemeyecekti kız, bilecekti bad boy vaziyeti, anlayacaktı huzurlarını korumaları için intestinal vaziyetinde bazı değişiklikler yapması gerektiğini. Kokudan feragat, aşkın doğabileceği verimli bir toprağın tesisi amacıyla bazı meselelerde tekrar gizeme sarılmanın ferahı.

Bu arada evin arka tarafından arada sırada tak tak diye bir ses geliyordu. En son, diğerlerine göre daha yüksek seste bir tak duyulunca, bir tekme miydi acaba, makam şoförü kaşını kaldırarak gitariste baktı. Ne ayak?

“Hayvanım, abi,” dedi kız, ama gözleri parlıyordu, “önce kızdım kendime, abi, abarttığımı düşündüm. Yeni yeni kendime geliyorum valla. Saldım iyice. Bunalımım pistir benim. Eve kimseyi almıyorum bir süredir. İyi ki geldin. Temizliğe bile çağırmıyorum ablayı.” Kıhkıh gülüyordu arada, ya da a sesinin hâkim olduğu bir tür ahahahaha. “Daha yeni aynı eve çıkmışız, neden böyle yapıyorsun ya? Her şey niye hemen boka sarıyor.”

Ne zaman gaz çıkarması gerekirse tuvalette yapacaktı sadece. Uykuda gaz çıkarmamak için gerekli beslenme rutinine alışmak için çaba harcayacaktı. Çok mu zordu?

“Canım, onu bırak da arkada ne var, onu söylesene bir sen,” demişti makam şoförü.

Sikinde değildi artık osuruk hikâyesi. Kimin yanında osurup osurmayacağını öğrenmeyen birini dinlemek falan istemiyordu.

İkisi birden uzun koridora çevirmişlerdi başlarını. “Hak ediyor, o kadarını bilmen yeterli bence,” demişti gitarist, sesindeki rahatlık hâlâ yerindeydi. Ayaklanmıştı sonra ve koridorun sonundaki odaya kadar yürümüştü. Makam şoförü de onun peşinden.

“Stres atıyorum, bazen arkadaşlarım da geliyor,” demişti kız kapıyı açarken. Normalde bir ebeveyn banyosu olan yerde elleri arkadan bağlı bir adam vardı, ağzı da bağlıydı, ayakları da. Tertemizdi, kurtulmaya çalışır bir hali de yoktu. Sakin sakin ayağını oynatıyordu sadece. Kırmızı gömlekli, kot pantolonlu biri, kafasında çuval.

“Ritim tutmayı bırak,” demişti gitarist, kapıyı tekrar kapatmıştı. Sonra makam şoförüne dönmüştü. “Sevgilim değil kendisi. Yanlış anlama. Sadece arkadaşız. Atar mısın iki üç tekme, bugünlük yemeğini verdim çünkü, birazdan uyur.”

Gözlerini ayırmıyorlardı birbirlerinden. Kızın eli kapının üzerindeydi hâlâ. Burayı benden başkası açamaz, diyordu misafirine. Bu kapının sahibiyim, ardındakilerin de.

“Yok, tekme atmayayım ben şimdi,” demişti makam şoförü o zaman.

Oğlunun rol modellerini doğru seçmek istiyordu. Korkuyordu ondan belki de. Olabileceği adamdan. Jackson ile LesPaul arasındaki değişimin yarattığı etkiden. Nankörlüğünden. Ona yetmeyeceğinden. Oğlunun, onun yanında rahat rahat osuracağından. Ne demekti yani, hem de babasının yanında.

O akşam, yatmadan önce balkonda, Filiz’le beraber sigara içerken, kadının elini tuttu, şu gitarist kızın evde gördüklerinden bahsetti. Filiz ise bunu ona daha önce de anlattığını söyledi kocasına. Şu gıda zehirlenmesini yaşadığı sırada, ateşli yatarken gördüğü kâbuslardan biriydi bu, öyle hatırlıyordu en azından kadın.

“Ama eminim de ya,” diye ekledi sonra, “nefes nefese anlatmıştın, çok hastaydın be.”

Belki de rüya görmüştü gerçekten. Şu bad boy, evde arada sırada dövülen, başına çuval geçirilmiş bir başkası varken, o kızın evinde kalmış da sadece osuruk yüzünden çıkan tartışma sonucunda mı evden kovularak gitmişti? Ya da ondan sonra mı gelmişti dolaptaki? Polisi aramalıydı belki de makam şoförü. Ama çekinmişti. Neyden peki? Hepsi bir yalan da olabilirdi mesela. Bağlı duran adam niye hiç direniş göstermemişti? Ritim tutmaktan başka.

“Hastaydın,” dedi Filiz, eşini düşünceli düşünceli görünce, “anlamıyor musun, yavrum, ateşli yatıyordun, nereden çıkardın bunu sen şimdi?”

Belki de kâbustu hakikatten. Gerçekliğinin hissine yakın bir kâbus. Hatıra kılığına girecek kadar gerçeği andıran. İyi bir makam şoförü çalıştığı şehri avucunun içinden daha iyi bilen ya da bilmediği yeri soracağı dostlara sahip insan demekti. İyi bir makam şoförü aynı zamanda, öyle gerekiyorsa, emniyet şeridine de girmeyi göze alacağı gri bölgelerde dolaşmayı iyi bilmeliydi. Hızlı sürdüğü için azar yese de patronuna haklı olduğunu söyleyebilmeliydi. O beş metrekarelik alanda söylenen bazı şeyleri duymamayı bilmeliydi. Kaybolan bir ziynet eşyası için tüm çalışanlar hep beraber havuzun kenarına dizilip sorgulandığında soğukkanlılığını korumalıydı. Ailesine tutunmayı, bunun sadece bir iş olduğunu unutmamalıydı. Patronunun etrafındaki astlarının, ondan bilgi koparma çabalarını yönetmekten anlamalıydı. Kâbusla gerçeği birbirine karıştırmamalıydı.

***

Oğlu o gün okuldan döndüğünde babasını salonda amfinin önünde, omzuna astığı gitarla, o güne kadar duyduğu en muhteşem soloyu atarken duydu. Annesi ağzını elleriyle kapatmıştı, gözleri dehşet içinde açılmıştı. Oğlunun eve girdiğini görmemişti bile.

“Karşınızda ünlü gitarist Serhat Doğru,” dedi oğlan sırıtarak, “baba sen çalmayı biliyor muydun ya, nerden çıktı bu iş?”

Makam şoförü de gülüyordu, başını iki yana salladı oğluna bakarak solo atmaya devam ederken. Alt dudağını yukarıdakinin üstüne ittirdi sonra. Bilmem, diyor, içinden öyle geldiğini iletiyordu herhalde. Ritim kaçırmıyordu adam, gitarı da gain’e abanmadan, tabiri caize kafa sikmeden çalıyordu. Pena kullanmıyor, riff’leri dosdoğru basıyor, solo kısmına geçtiğinde doğu ezgilerini de partisyonuna harmanlamayı seviyordu.

Babasının müziğini dinleyen oğlu, ertesi gün Kadıköy’de, Akmar Pasajı’nda bir takı dükkânının önünden ancak üç dört defa geçtikten sonra tereddüdün vaazına direnecek de içeri girecek, kulağını deldirip küpe takacaktı. Siyah bir nokta. Bir yıl sonra kulağındaki deliğin kapanıp kapanmaması ne fark ederdi. Bedenini kendi isteğiyle bozarak bir çeşit iktidar oyununda aşama katettiğini anlatacaktı ileriki yaşlarında arkadaşlarına.

Eşinin müziğini dinleyen Filiz ise Serhat’ın bu aniden yükselen ilhamına önce şaşıracak, daha sonra tamamen özgün olan bu eserden pek de hoşlanmadığını fark edecekti. Bunu Serhat’a da söyleyecekti, o günden güle güle bahsedecekleri daha sonraki haftalarda, yine de Filiz evdeki kasvetin de o günden itibaren dağıldığını itiraf edecekti eşine.

Arabayla İstanbul’un merkezden uzak yollarında boş boş gezdikleri hafta sonlarında birinde, Ömerli’deydiler o gün galiba, saman balyaları arasında atlarla gezen insanlar görmüşlerdi. Oğlan ısrar edince çekmişlerdi arabayı arazinin yanına.

Rüzgârın verdiği his, adımların altındaki çatırtılar, elden ele verilen karton bardakta çay, gökyüzünün mavisi, tene sinen yazın kokusu. Yaşamaya layık bir gündü bu.

Çocuğu ata binerken görmek Filiz’i hiç beklemediği kadar etkilemişti. Anlaşılan Serhat’ı da. Canı kavun çekiyordu adamın. Çocuk atın sırtındayken, yanında ona refakatçilik eden, taş çatlasa on beş yaşındaki delikanlı arada sırada onlara bakıp gülüyor, her şeyin yolunda gittiğini, korkmamaları gerektiğini iletiyordu onlara herhalde.

Daha sonra Filiz de binmek istemişti ata. Önce korkmuştu kadın ama yanında, diğer ata bakan refakatçinin babası olduğunu düşündüğü, sessiz adamla beraber arazide dolaşmak içini ferahlatmıştı. Konuşmayan bir adam ve sessiz bir at. Hayvanın yelelerini okşarken, belki de Serhat o şarkıyı çalmasaydı, burada, bu ata binmeyebileceğini düşünmüştü.

Bir daha o gitarı eline alıp tek bir nota daha basmayacak olan makam şoförü ise ailesinin huzurunu kana kana içiyor, bunun şekerli tadını aklına kazımaya çalışıyordu. Sapsarı saman balyalarının üzerine çıkıyordu çocuklar, güle eğlene ata biniyordu genç kadınlar, amcalar, delikanlılar, teyzeler, tezeğin kokusu rahatsız etmiyordu açık havada.

İyi bir makam şoförü hareket üzerine düşünmeliydi. İyi bir makam şoförü hareket etmeli, işverenini ona söylenen yere götürmeliydi. İyi bir makam şoförü, mesleğini eve getirmemeyi bilmeliydi. Kâbusla gerçeği ayırt edebilmeliydi.

Eve döndüklerinde Filiz’le oğlan çıktılar arabadan, o ise geride, karanlıkta kaldı bir saniye. Radyodaki şarkı hoşuna gitmişti. Onun çaldığına benziyordu. Düğmeyi çevirip susturdu sesi. Ona, eşine, çocuğa, atlara ait olmayan, büyük ihtimalle kimsesiz bir âlemin içindeydiler ve iyi bir makam şoförü, radyoyu ne zaman kapaması gerektiğini bilmeliydi.

Emirhan Burak Aydın