Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Cevat Yörür

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Bilmem. Çok da planlı programlı bir süreç değildi aslında. Okumayı seven, üstadın deyişiyle insanların kıyıcılığından kitaplara sığınmış biriydim. Zamanla okumak yetmedi ki sanırım yazmaya başladım. Bir gün çok yoğun duygularla başladığım yazma seyrim kesintisiz altı buçuk saat sürdü. Sonrasında “yaa ben ne yaptım böyle!” deyip birileriyle paylaşınca kitabım şekillenmeye başladı aslında.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Meddahı bilirsiniz ya, hani Stand Up Show’un eski hali. Sanırım bende yazmaya dönük bir meddahlık var. Hadi bir fıkra anlat deseniz, çok da iyi anlatamam. Vardır ya adam fıkrayı anlatmaz, fıkrayı resmen size yaşatır. Ben yapamam bunu ama yazmaya başlayınca daha önce duymadığım bilmediğim hikayeler geliyor aklıma. Yazarken hikayenin duygu yoğunluğu beni etkiliyor, belki de başkaları da etkilenir diye bunları paylaşmak istiyorum.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Ahh ahhh sorup da yaramı deştiniz. Bu ülkedeki birçok şey gibi, kitap yayınlamak isteyen biz amatörlere de bir ton sopa atıyorlar, kimse bir şey anlatıp öğretmiyor ve el yordamıyla ne yapmanız gerektiğini öğreniyorsunuz. Ben deyim 30 siz deyin 40 yayınevine basılı yahut mail yoluyla gönderdim hikayemi. Kimi kuru bir teşekkür etti, kimi tanınmamış bir yazarın risklerinden bahsetti, kimi de fahiş fiyatlara kitabınızı basarız dedi. Bir tek Dokuz Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Gizem Hanım sağ olsun vakit ayırıp okumuş ve beni onere eden bir maille cevap verdi. Böylelikle yayınevimiz belirlenmiş oldu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Editörlük yayın hayatının diğer en önemli kurumu bence. Çünkü deli tay gibi sağa sola kaçışan fikirlerinizi, düşüncelerinizi munisleştiren yani ehlileştiren kişidir editör. Sizi geliştirir yönlendirir sizde var olanı keşfetmenizi sağlar. Hikayenizdeki sac ayaklarının toprağa iyi basmasını sağlar. Tabii benim de böyle bir editörüm oldu. Gerçi kitabım sanırım onun ilk editörlük deneyimi idi ama sağ olsun bana çok yardımcı oldu. O amatör ben amatör ama tam bir amatör heyecanıyla sarıldığımız hikayeye çok şey kattı. Özge Yalçınkaya hanımefendiye teşekkürlerimi yine yeniden sunmaktan hiçbir zaman imtina etmeyeceğim.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Çok şey umdum. Bir anda ünlü olmayı, herkesin beni tanımasını istedim. Çok satanlar listesine hızlı bir giriş yapıp hemen ikinci, üçüncü baskı yapmayı hayal ettim. Beni sizler var ettiniz sağ olun var olun diye konuşmalar yaptığımı zihnimde canlandırdım. Bana yüz vermeyen o 30-40 yayınevinin yeni kitaplarımı yayımlamak için peşimde koştuklarını hayal ettim. Ama hiçbiri olmadı : ) Olmayacağını da biliyordum ama yine de hayal kurdum. Çünkü benim işim hayal kurmak.

Telif aldınız mı?

Evet aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Hiç. Gerçekten hiç. Birkaç yarışmaya hikayelerimi göndermişliğim vardı ama aklıma hiç dergiye hikaye göndermek gelmedi. Aslında herkesten duyuyordum şiirini ya da hikayesini bir dergiyle paylaştığını ve derginin de bunu yayınladığını ama nedense ben yapmadım. Keşke yapsaydım. Niçin keşke diyorum. Çok öğretici bir şey olurdu benim için. Neyi doğru, neyi yanlış yaptığımı öğrenmenin en pratik yolu. Hikayemi ilk zamanlar okutacak kimse bulamıyordum. Amacım eksik yanlarımı tamamlamaktı ama bunu yapamıyordum. Keşke en azından bir bölümünü bir dergiye gönderseydim de fellik fellik okutacak birini arayışım sona erseydi.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Birçok kişiden şu cümleyi neredeyse aynıyla duydum: “Bunu gerçekten sen mi yazdın?” Anlaşılan beni tanıyan herkese bir şeyler yazamayacağıma dair çok güzel bir intiba vermişim. Kitapla haşır neşir olduğumu bilirlerdi. Hatta bazı yakınlarımdan o kadar okudun da ne oldu bakışlarını gözlerinden görebiliyordum ama anlaşılan pek de beklemedikleri bir yerden golü attım : ) Kitabım yayınlandıktan sonra gelen o itiraflar, yeni hikayelerimde yer edinmeye çalışan anlatımlar, hikayemin onlarda bıraktığı iz düşümleri yok mu? İşte sırf bunlar için yazmaya değer. Önceleri okuyan kişilerden hikayemle ilgili sözler duymak istiyordum. Ama bir baktım herkes hikayemde buldukları kendileriyle ilgili çağrışımları anlatmaya başlıyor. Ne hikayeler, ne itiraflar, ne samimiyetler dinledim anlatamam. Zamanla kendi hikayelerimden çok onların hikayelerini dinlemeyi daha çok sevmeye başladım. Sanırım zamanımızda unutulan şeylerden biri de gerçek manasıyla dinleyebilmek. Sanki uçurumun kenarın yanaştım bir çığlık attım sonra bu çığlığın yankısını dinledim insanlardan.

Peki, bundan sonra?

Tanpınar bir söyleşisinde şunu demiş: Yazmakla uğraşan kişi aklında sürekli üç beş hikayeyle dolaşır. Benim de var üç beş hikayem ama sanırım zamanını bekliyorlar. Beklesinler bakalım, acelem yok.