Bugün sokağa çıkıp yüz kişiye “Roman türü neden Batı’da ortaya çıkmıştır?” diye sorarsanız dokuzu size “Hristiyanlıktaki günah çıkarma/itiraf pratiği nedeniyle” diyecektir. Doksan kişidense en iyi ihtimalle “Deli midir nedir kardeşim sabah sabah” gibi ters ters yanıtlar alırsınız. Canınız sıkılır. Zaten bence de durup dururken sokağa çıkıp tanımadığı onca kişiye “Roman türü neden Batı’da ortaya çıkmıştır?” diye sormayın. Gerçekten düşününce epey saçma geliyor.

Geriye kalan o bir kişiyse Bahtin okumuştur.

Çünkü Bahtin’i okuyanların aynı soruya verecek başka bir yanıtı daha vardır: Karnaval. Hıristiyan toplumlara pagan geçmişlerinden miras kalan bir adet olarak karnavallar olay örgüsüne, zaman/mekân algısına ve üsluba varıncaya değin –zirvesini Dostoyevski’de bulacak olan– roman türünün hemen tüm nitelikleri üzerinde belirleyici olmuştur.

Türkiye’de vatandaşların çoğu (hatta karnaval kutlamalarının yasaklandığı 1941 öncesinin İstanbul’unda yaşamış, halen sağ, demans hastalığı bulunmayan vatandaşları saymazsak HİÇBİRİ) “karnaval”, “festival”, “panayır” gibi etkinlikler arasındaki farkları bilmez. Bizde yalnızca dini ve milli bayramlar, bir de bazen markaların bazense belediyelerin sponsorluğunda gerçekleşen Mor ve Ötesi konserleri vardır. Bu yüzden diğer hepsine “şenlik” deyip geçebileceğimizi düşünürüz. Bahar şenliği, yayla şenliği, bayram şenliği…

Oysa karnaval çok özel bir adettir. Belirli bir süre boyunca belirli bir mekândaki bütün kurulu toplumsal ilişkiler askıya alınır. Kim soylu, kim köylü unutulur, affedersiniz kimin eli kimin mabadında bilinmez, hatta o süre zarfında kralın bile hükmü geçmez, bir “karnaval kralı” seçilip taç giydirilir. Böylece mevcut gerçekliğe alternatif bir gerçeklik vuku bulur ve o gerçeklik toplumsal bir tahayyül olarak karnaval dışı zamanlarda da dimağlarda yaşamaya devam eder. Karnavalesk roman da (ve dikkat: ütopyalar da) bu geleneğin içinden doğuverir.

Böylece, meşhur “çünkü günah çıkarma/itiraf kültürü…” açıklamasına tam ters istikametten bir cevap gelir: Maskeler. Öyle ya, mevcut toplumsal düzeni alt üst edebilmek için, daha doğrusu o düzen karnaval sonrası yeniden tesis edildiğinde eskisi gibi var olabilmek için maskenin arkasına saklanmak gerekir. Yani esas olan yüzleşme değil, “yüzsüz”leşmedir belki de – olumlu anlamda.

Yüz önemlidir. Sırf entelektüel görünme kaygısıyla “Lacan” diyenlere benzememek için “ayna evresi” faslına hiç girmiyorum bile. Onun yerine, daha entelektüel görünmemi sağlayacağını arzu ederek “Levinas” diyorum. Felsefeci Emmanuel Levinas’a göre ötekinin yüzü insana “sonsuz sorumluluğunu” hatırlatır. Bir otoritedir yüz üzerimizde, bizi özgür irade yanılsamasından kurtararak iyiliğe sevk eder. Yüzleşme/yüzsüzleşme bağlamına buradan bakıldığında, yüzün toplumdan çekilmesi özgürleşme kadar iyiliğin kaybı anlamına da geliyor sanki.

Öte yandan, bizim topraklarda “yüz”le kurulan ilişki uçlarda salınır, hemen her konuda olduğu gibi.

Bir ucunda Cavlakiler var.

Allah’ın güzelliğinin insan yüzünde zuhur ettiğini öne sürerek “çar darb” eden, yani saç, sakal, bıyık ve kaşlarını “dört vuruş”la kazıyan (bu sayede de dilimize “cascavlak” ifadesini kazandıran) dervişler. Onlarınki yüzleşme/Levinas tarafına daha yakın belli ki.

Diğer uçta Tarkan var. Tarkan Tevetoğlu. Nam-ı diğer Tavatar.

Megastar Tarkan, geçtiğimiz hafta sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımda bir uygulama yardımıyla Avatar filminin kahramanlarına benzettiği yüzünü sergiledi, adını da “Tavatar” koydu.

Bizim meşhur bireylik problemimiz: Maske takmak için, öncelikle saklayacak bir yüzün, bir kendin olmalıdır. Ve hep sakladığın, açığa çıkarmak istediğin bir başka yüz. Tarkan gibi bir kimlik kazandıysanız, taktığınız maskenin bile bir kimliği olur işte: Tavatar.

Ama eğer maskenin arkasında saklayacak yüzünüz yoksa, yüzsüzlüğünüzü gizlemek için maske takabilirsiniz ancak. “Yüzsüzlük” bu kez olumsuz anlamda. Bu yüzden biricikliğimizi devam ettiren maskeler takmayız biz pek, Atatürk maskesiErdoğan maskesi ve Guy Fawkes maskesi arasına sıkışmış buluruz kendimizi.

“Türkiye’de roman var mı?” diye sormuştu Fethi Naci vaktiyle. Cevabı konusunda emin değilim. Ama “hayır”sa eğer, ve hadi roman neyse de, pek ütopya da çıkmıyorsa bizim taraflardan, yazmaya yüzümüz olmadığından değil, saklayacak yüzümüz olmadığından belki de. Arzularımız, uygunsuz fikirlerimiz, sapmalarımız olmadığından. Kendiliğimiz olmadığından.

Hakan Sipahioğlu