Fikret Reyhan’ın 2020 yapımı “Çatlak” isimli filmini 32. Ankara Film Festivali’nde izleme şansı yakaladım. Yönetmenin “Sarı Sıcak”tan sonra çektiği bu ikinci film, 2021 İstanbul, 2020 Antalya ve 2021 Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nden eli boş dönmemiş. Yönetmeni, oyuncuları ve senaryosu alkışları ve ödülleri toplamış. Ankara’dan ödülle ayrılır mı bilemem ama izleyiciler gösterimden sonraki söyleşide filmi beğendiklerini sıkça dile getirdiler.

Türü dram olan bu film bir aile meselesini anlatıyor. Londra’ya göçmen işçi olarak giden Fatih, orada yine göçmen olan arkadaşı Ayhan’dan yüklü bir miktarda borç alıp ailesine gönderir ve Türkiye’ye temelli dönüp evlendikten sonra da borcu ödeyemez. Yüklü dediğim miktar 20 bin pound. Filmde bunu 150 bin TL diye çeviriyorlar. Ben bu yazıyı yazarken ise 263,858 TL. Hatta Fatih, “Ben bu parayı aldığım zaman 100 bin TL yapıyordu” diyor. Neyse konumuz ekonomi değil. O dönemdeki kurda bile bu tutar aileye epey fazla geliyor ki Ayhan İngiltere’den dönüp parasını isteyince herkesin eteği tutuşuyor. Bir aile apartmanında eşiyle yaşayan Fatih’in bu durumundan abileri, ablaları, kardeşleri, anne ve babası derken epey bir insan etkileniyor ve kafa kafaya verip problemi nasıl çözeceklerini düşünüyorlar. Bir akşam yemeğinde bir araya gelen ailede sesler yükseliyor, gerginlik artıyor, küslükler başlıyor. Çünkü Fatih’in zamanında eve gönderdiği para aile içinde herkesin elinden geçerek bir şekilde erimiş ve kimse sorumluluk almak istemiyor. Filmin ismindeki çatlağı soyut haliyle burada görüyoruz aslında. O akşam yemeğinde aile bireyleri arasında çatlaklar oluşuyor. “Çatlak”ın yaratıcısı Fikret Reyhan, gösterimden sonra yapılan söyleşide bunu şu sözlerle ifade etti:

“Banyodaki boruda başlayan çatlağı minibüste, duvarda, her yerde gördük. Son yarım saat boyunca da salonda aile arasında gördük. Bir odada biriyle iki üç gün kalsanız bir şekilde bir şeyler başlar, kendi karakteriniz ve çatlaklarınız ortaya çıkar. Küçük çatlaklar her yerde oluşabilir, içinde yaşanmışlıklar, sıkıntılar, anılar var. Aile içi kavgalarda da görüyoruz bunu. Hep sana yapılanı hatırlarsın, senin ona yaptıklarını değil. Bu da iç içe yaşamakla ilgilidir. Ben aile kavramına karşı değilim ama bu kadar iç içe yaşanan bir aile yaşamına karşıyım.”

Diyalog ağırlıklı filmde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri ilişkiler oldu. Hepsi çok tanıdıktı; elti kavgası, ailede sevilmeyen enişte, üniversite okumaya başlayan yeğene duyulan sevgi ve saygı, kavganın ortasında annenin ortamı sakinleştirmeye çalışması, insanların birbirinin arkasından konuşması… Filmde aile apartmanının zorlukları ve sınırları koruyamamaktan doğan krizler anlatılmış. Uzun diyaloglardan oluşan sahneleri kopmadan takip etmek hem senaryonun hem de oyuncuların başarısıydı bence. Filmin oyuncularından Hakan Salınmış “Bizim setlerde en uzun planlarımız normalde bir, bir buçuk sayfa olur, bu filmde 18 sayfa tek plan çektiğimizi biliyorum” cümlesiyle yaptıkları işin zorluğunu bize gösterdi. Biz de bu zor işin altından nasıl kalktıklarını anladık.

Film sonrası yapılan söyleşiden bir kare

Aile içindeki rol paylaşımı da oldukça gerçekçiydi ve her yerde görebileceğimiz türdendi. Son derece geleneksel diyebileceğimiz, kadınların yemek ve ikramlarla, erkeklerin tamir gibi işlerle uğraştığı bir aileydi. Öyle ki Ayhan’ın evlerine gelip borcun ödenmesini istediği sahnede evin gelini defalarca çay ve kahve ikramı yapıyordu ve akşam yemeğinde de yine çoğu iş kadınlardaydı. Yaşadığımız mahallede bir akşam bir dairenin kapısını çalsak aşağı yukarı yine aynı sahneyi izleyeceğimize eminim.

Baba karakteriyle oğulları arasındaki egemenlik yarışı da gözlemlediğim bir diğer olguydu. Şeker hastası olan ve güçten düştüğünü sık sık dile getiren baba, sohbetler arasında oğlunun sözünü keserek, en basit bir görevi bile nasıl yapacağını söyleyerek, hatta oğlunun yaptığını beğenmeyip kalkıp kendisi düzelterek iktidarını kurmaya çalışıyordu. Eşler, eltiler, baba ve oğul arasındaki krizleri çok belirgin ve gerçekçi bir şekilde resmeden film, mizahı da yer yer kullanmış. Aile içinde çatlaklar oluşurken, aile fertlerinin o bağların kopmayacağına olan inançla bir yandan günlük rutini hiçbir şey olmamış gibi devam ettirmeleri absürd diyebileceğim bir görüntü koyuyordu ortaya.

Mekan olarak filmde en çok kullanılan yer evin salonuydu ve yönetmen çekimlerin bu nedenle de zor olduğundan bahsetti, film sonrası yapılan söyleşide:

“Kolay bir iş değildi, kamera nereye dönse insanlar oynuyordu zaten, günlük rutinlerini yapıyorlardı. Örneğin yemek sahnesinde birileri yemek yerken diğerleri kendi hareketlerini yapıyordu ve biz belgesel tadında anlar yaklamaya çalıştık.”

Bana kalırsa güzel iş çıkmış ortaya. O salondaki bir sandalye benmişim gibi tartışmaları izleyip tüm gerginliği üzerimde hissettim. Varsın seyircisi bol olsun. Emeği geçen herkesi bir kere de biz alkışlayalım buradan.

Rukiye Yıldız