6.Kasım.21

Dünyanın en empati yoksunu, en muhabbet bitirici, en itici ifadesi olsa gerek: “Sen mi, ben mi!”

Tam bir derdinizi, sevincinizi ya da bir meselenizi paylaşayım dersiniz ve dikilir karşınıza o uğursuz, o duvar gibi soğuk, mezar gibi karanlık cümle: “Sen mi, ben mi!”

Anlatacağınız varsa da yutarsınız artık.

7.Kasım.21

Bugünlerde tuhaf bir alışkanlık edindim. Günün ilk sigarasından hemen önce ya da hemen sonra, Mustafa Duman’ın “Nasreddin Hoca ve 1616 Fıkrası” kitabından birkaç fıkra okumadan dışarıya adım atmıyorum.

İşte bir tanesi:

Nasreddin Hoca, evinin dört yanına ekmek kırıntıları serpiştiriyormuş. Komşuları görüp sormuşlar: “Hoca Efendi, ne yapıyorsun?” Hoca cevap vermiş. “Kaplanları kovuyorum.” Komşuları: “İyi ama Hoca, buralarda kaplan pek görülmez.” Bu sözler üzerine, Hoca şöyle der: “Siz de kabul edin ki, iyi başarmışım bu işi, değil mi?”

8.Kasım.21

Özdemir Toprak, Öykü Gazetesi’nin 18. sayısında (Ekim 2021) yayımlanan “İtiraflarının Sonunda İkimiz de Hafiflemiştik Sanki” adlı öyküsünü bana ithaf etmiş. Mutlu oldum doğrusu.

Hamiş: Öyküde Ahmet diye bir karakter var; iş yerinde, yakın çevresinde kimse onun yazar olduğunu bilmiyor. Bu benim için artık pek geçerli olmasa da, sanıyorum böyle bir benzerlik görmüş Özdemir Toprak.

Arkadaş Z. Özger

9.Kasım.21

Merhaba Canım belgeselini izledim. Bir şeyler yazasım var, yazmayacağım. İçim öfkeyle doldu ama kime karşı bilmiyorum. Neye karşı biliyorum.

siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü

10.Kasım.21

Sen diliyle yazılmış öyküler itiyor beni. Belki benim arızam. Ve fakat şu da bir vâkıa: İyi örneği azdır sen diliyle yazılmış öykülerin. [Sanki “diğer” öykülerin iyi örnekleri çokmuş gibi.]

***

Yemek yerken televizyon açarım genelde. Teve2’deki Kelime Oyunu reklama girince kanallar arasında dolaşayım dedim ve TRT2’de “Edebiyat Söyleşileri” diye bir program olduğunu görünce durdum. Ve fakat, dakka bir gol bir, sunucunun bir sözüyle irkildim. [Sanıyorum programın başlarına denk gelmişim çünkü uzunca bir süre devam etti program, konu Afrika Edebiyatı idi fakat çok kopuk kopuk ve bağlamsız ilerlediği için izlemekte zorlandım.] İrkilmemin nedeni şuydu: Bay sunucu, Türkçe için “İslam dili” dedi. Yanlış anlamadıysam, Türkçede çok fazla Arapça sözcük olmasının nedenini ortaya koymak çabasıyla söyledi bunu.

Türkçede çok fazla Fransızcadan gelen sözcük de var. O zaman “Hıristiyan dili” de denebilir Türkçe için. Ki dillere din atamak neresinden bakarsanız bakın, ve en hafif tabirle, tuhaf doğrusu.

Konudan bağımsız ilave: Diller yaşayan varlıklardır ve o dilin “öz”cülerinin aksine oldukça liberaldirler. Başka dillerle alışverişten çekinmezler ve hiçbir dil, dağarcığına giren “yabancı” sözcüklerden ötürü kirlenmez ya da bozulmaz.

11.Kasım.21

Salâh Birsel külliyatının tekrar basımlarının yapılması çok önemli. Belki, böylece, yeni okurlar kazanır Salâh Bey. Üstelik, bırakın yeni okuru, birkaç yıl önce kitaplarının çoğunun baskısı yoktu koskoca Salâh Birsel’in. Yine de buluyorduk işte oradan buradan, bazen eski baskılara fahiş paralar ödeyerek.

Geceyarısı Mektupları da tekrar basılan kitaplarından biri, çıkalı çok olmadı. Daha evvel Bağlam Yayınları baskısından okumuştum. Şimdi tekrar el attım.

Mektupların “1000 SELÂM 1000 TEŞEKKÜR” başlıklı ilk bölümünün başında Salâh Bey’in karşılama notu şöyledir: “Ben bu mektupları size dakikası dakikasına duyurmuyorum. Ama bütün bunlar zamanlarında, ah o hop-hop hula zamanlarda, bir bir yazılmıştır.”

İlk mektuplarda Türk Dili dergisi eleştiri özel sayısı hazırlığı içinde olan Salâh Bey’in Tahsin Yücel’den, Akşit Göktürk’ten, Tahir Alangu’dan ricalarda bulunduğunu görüyoruz.

İşte bu fasıldaki mektuplardan birinde [belli ki Akşit hoca bir çeviri yollamış Birsel’e] Akşit Göktürk’e şöyle diyor:

Science-fiction terimini de bilim romanı diye karşılamışsın. Bilmem buna da başka bir karşılık bulunabilir mi?

Mektup, 13 Temmuz 1970 tarihli. Demek Orhan Duru, anlı şanlı bilimkurgu’yu sözlüklerimize henüz sokmamış. Merak ettim, merak bu ya, hangi tarihte dolaşıma girmişti acaba bilim-kurgu? Hangi zamanlarda bilim kurgu diye anılır olmuştu science-fiction?

Gökhan Reyhanoğulları’nın Turkish Studies’te [Yaz 2012] yayımlanan makalesine göre, “Duru, 1 Ocak 1973 yılında Türk Dili Dergisi’nin 256. sayısında hazırladığı bilim-kurgu dosyası ile bu ismi önerir ve kabul görür.”

Orhan Duru

Metis Çeviri dergisinin 14. sayısında [1991 Kış, sayfa 11-21] yayımlanan oturum-söyleşide ise şunları döktürür Orhan Duru:

Sanırım 1974 yılında, o sırada Türk Dili Dergisi‘ni yöneten ve dergide bilim-kurgu üzerine tanıtıcı bir bölüm hazırlayan Salâh Birsel, benim de bu işlere meraklı olduğumu bildiğinden benden yardım istedi. Bölüm Türk Dili Dergisi’nde yayınlanacağı için benim en çok zorlandığım sorun, “science-fiction” terimine Türkçe bir karşılık bulmak oldu. Bu tamamen yeni bir terim olmak zorundaydı, çünkü Türkçe’de böyle bir çaba olmamıştı. Bilim-kurgu edebiyatından birçok örnek yayınlanmış, ama Başka Dünyalar, Feza Romanları gibi adlar altında toplanmıştı. Önce sözlüklere baktım. Örneğin TDK’nın yayınladığı Batı Kaynaklı Sözcüklere Karşılık Bulma Denemesi‘nde “science fiction” karşılığı “düşbilimsel yapıt” deniliyordu. Düş-bilim benim tuhafıma gitti, düşlerle uğraşan bir bilim dalını çağrıştırıyordu. Değerli ozan ve araştırmacı Tahsin Saraç, düşsel bilim diyordu. Düşsel bilim de çok uygun gelmedi bana. Burada asıl zorluk “fiction” sözcüğünde; “science” sözcüğünde bir zorluk yok, bunu bilim diye çevirebiliriz rahatlıkla. Fakat bizde “ficlion”ı tam karşılayan bir sözcük yok. “Fiction”ın içine roman, öykü vb. birçok şey giriyor. “Fiction”a karşılık eski bir sözlükte yapıntı diye bir laf buldum. Ali Püsküllüoğlu, Öztürkçe Sözcükler ve Terimler Sözlüğü‘nde uyduru demiş. Nedir “fiction”? Kafada biçimlendirilerek ortaya konan bir olay. İmajinasyon, hayalgücü karşılığı Nurullah Ataç kurgu gücü diyor; gerçekten de zaman zaman günlük dilde bile “Kafamın içinde kurduğum şey,” diye kullanıyoruz. “Fiction” karşılığı kurgu bana uygun geldi. En sonunda ortaya bilim-kurgu sözcüğü çıktı.

Tarihler netleştirilir elbette ama benim sana bir sorum olacak ey okur? Yukarıda, bold yazılan paragrafta, sözcüğü “bilim-kurgu”, “bilimkurgu” ve “bilim kurgu” olarak üç ayrı şekilde yazdım. Sizce hangisi doğru? Google’lamadan yanıtlayacaksın ama!

Ben bu sözcüğü her yazışımda, ama her yazışımda tekrar tekrar bakarım sözlüğe. Bu, sadece bu seferlik değil, genel bir sorun. Sözcüklerin yazılışı [birleşik mi ayrı mı, şapkalı a var mı yok mu, vs.] o kadar çok değişiyor ki bir türlü oturmuyor. Aralarında on yaş olan kuşakların bazı sözcükleri yazışları birbirini zinhar tutmuyor.

Kimdi o, kitaplarını, sürekli değişen yazım kuralları yüzünden her on yılda bir elden geçirip güncelleyen yazar? Dıranas mıydı? Tecer mi?

***

Parşömen’de “Çevirmenine Sorduk” kapsamında yapılan söyleşide, Lawrence Ferlinghetti’nin “Küçük Çocuk” adlı romanını dilimize kazandıran Merve Yalçın Pelit şöyle bir laf etti:

“Çeviri ilginç bir şekilde siz aktif olarak onunla ilgilenmeseniz bile zihninizin bir köşesinde devam eden bir aktivite. Çevirdiğim anda uygun bir karşılık bulamadığım bir ifadeye günler sonra aydınlanmış bir şekilde bir karşılık bulabiliyorum. Buna başka bir açıklama getiremiyorum.”

Bingo! Aynı şey, hem de tıpatıp aynısı kurgu yazarken de olur. Bazıları bunu “ilham” sanabilir ama bunun nedeni tam da Merve hanımın dediği gibi uğraştığınız metnin aklınızın bir köşesinde “işlenmeye” devam etmesidir aslında. İlham yoktur, çalışmak vardır. İlham dediğimiz şey yoğunlaşmaktan, sabırdan ve çalışmaktan başka bir şey değildir. Öyle ki uykunuzda bile çalışıyorsanız gelir ilham!

12.Kasım.21

Acıklı bir itiraf: Sanırım artık şiiri takip edemiyorum. Hoş, öyküyü romanı takip edebiliyor muyum sanki? Her şeyi takip etmek mümkün mü? Bu da başka bir soru.

Takip etmekten kastım “yetişebilmek” aslında. Nedir, yetişebildiklerimden, yeni okuduğum şiirlerin büyük çoğunluğundan da bir şey kalmıyor bana. Tat alamıyorum.

Adı bende kalsın, birkaç ay önce bir şiir dergisi aldım. Sanıyorum yirmi kadar şiir vardı dergide. Yalnızca ikisinden bir şey anlayabildim, sevebildim. Biri çeviriydi, lezzetli bir çeviriydi. Yanlış anlaşılmak istemem: Burada bir sorun, bir kusur varsa bu benim elbette.

Hâlâ güncel şiiri takip etmeye çabalıyorum elimden geldiğince. Kendi kuşağıma ve sonrasına, daha “yenilere” yetişmeye çalışıyorum ama pes edip eski sevdiğim şairlerden ibaret bir şiir dünyasına hapsolmam yakındır. Bu, en hafif tabirle, bir zihin yaşlanmasının emaresi olacak elbette. Olmasın için çabalıyorum.

İşte bu haletiruhiye içinde Ecinniler’in yeni sayısında [Eylül-Ekim 2021] Süreyya Berfe şiirinin dosya konusu edildiğini gördüğümde çok sevindim. Gökhan Arslan’ın yaptığı söyleşi sayesinde Berfe’nin sesini duymuş oldum. Şiirlerini yayımladığı Sözcükler’de de birkaç sayıdır görünmemişti Berfe. Ecinniler’deki yeni Şiir Çalışmaları, bu yüzden ayrıca mutlu etti. [Bu mütevazı Dünlüğümüzün başlığı da oradan geldi.]

Bazen görüyorum, öykü yazan insanlara [şiir için de geçerli tüm söyleyeceklerim] “yüreğine sağlık” deniliyor, bir iltifat olarak herhalde. Ve fakat okuduğunuz bir öykü size “yüreğine sağlık yazarın” dedirtiyorsa inanın ki o iyi bir öykü değildir; işin aslı öykü bile değildir büyük ihtimalle. Duygu sömürüsü yapan, ajitasyon ve propaganda peşinde koşan [ve bunda başarılı da olmuş] bir metin olabilir. Nedir, öykü değildir.

Duygudan ârîdir demiyorum ama öykü yazmak bir gönül işi değildir, teknik bir iştir. Birikim, yetenek, sabır ve deneyim gerekir. Emek gerekir, çalışmak gerekir. Öykü başınıza gelen ilginç olayları anlatmak olmadığı gibi siyasi fikirlerinizi, gördüğünüz çarpıklıkları boca edebileceğiniz bir şey de değildir. Öykü kamu spotu değildir, öykü Doğru Ahmet değildir. Öykü, farkındalık yaratma projesi hiç değildir.

Çok üzücü: Öykü diye okuduğum çoğu metin çok kötü. Az bir kısmı kötü. Çok az bir kısmı idare eder. Çok çok çok az bir kısmı iyi.

“Amma kafa ütüledin oğlum Onur, senin yazdığın öyküleri de biliyoruz!” diyesiyseniz haklısınız. Kitaplarımı elime alıp öykülerime baktığımda sayfaları yırtmamak, kitapları duvara çalmamak için zor tutuyorum kendimi.

Kendi yazdığım ve yayımladığım öykülerin de çok çok çok az bir kısmını “iyi” buluyorum.

***

Biz her okuduğumuzu düşündüğümüzü, her izlediğimizi duyup gördüğümüzü buraya boca ediyor değiliz ey okur! [Yani etmiyoruz.] Bunu da bilesin.

Onur Çalı