Selman Dinler

Ganyandan çıkınca afalladı Mesut, güneş fazla parlaktı. Üstelik camlar her yandan topladıkları ışınları üzerine savuruyordu. Gözleri kısıldı, kalın kaşları çatıldı. Sadece ışık değil, sesler de rahatsız ediciydi dışarıda. İçeride onu sarmalayan o tanıdık, o pışpışlayıcı uğultuya sığınmak için geriledi ayakları, omuzları kapıya doğru büzüldü. Fakat bu fikrinden vazgeçmesi için kapı aralığından içeri, sarı ve yeşil afişlerle kaplanmış, küheylan at portreleriyle süslenmiş duvarlara, az önce dirseğiyle dayanmakta olduğu tezgahlara bir bakış atması yetti. Oraya dönemezdi. Tekrar dışarı itildi.

Güneşin elmacık kemiklerini ısıttığını hissederken omuzları da gevşedi. Yazları kasasında karpuz satılan lastikleri inik, paslı kamyonetin yanından başladı yürümeye. Sokak onu kolayca içine almıştı. Bozuk, daracık kaldırımlar önüne serildi. Alışkın ayakları, eski kunduralarının incecik tabanlarından zemini hissederek taşları, tümsekleri yoklaya yoklaya, su içmeye inen bir tilkinin hafif, temkinli ama aynı zamanda hızlı adımlarıyla yolu buldu. Dudaklarını aralayıp çürük dişlerini gösterdi güneşe. Daha kış gelmemiş. Güzel.

Sokağın sonundan yukarı, kahveye doğru yokuşa vurdu. Önünden geçtiği bahçelerin briket avlularını aşarak sokağa uzanan incir ve dut dalları yüzünü çizmesin diye başını eğdi ama yine de fark etmedi onları. Gözlerinden çok teniyle, başka duyularıyla, hissederek ilerliyordu. Ayakları yerdeki çıkıntı ve girintileri, kör alfabesi okur gibi yoklayarak taşıyordu nasılsa onu. Bildiği yollarda geziyordu. Mahallesi burasıydı. Bir kenarına ekilmiş karalahanalarıyla, korkuluksuz beton merdivenlere oturmuş kendisini izleyen sümüklü çocuklarıyla ne kadar tanıdıktı bu fakir bahçeler. Bu yüzden onları görmedi bile.

Yokuşu çıktığında yıllardır ucuz sigaralarla kirlettiği ciğerleri hışır hışır öttü. Mecburen durdu. Omzuyla elektrik direğine dayanarak telefonunu açtı. İki cevapsız çağrı, karısından. Sonra bir de mesaj atmış. “Ekmek al.” Ekmek önemli, diye düşündü sırıtarak. Kumaş pantolonunu ütü yerlerinden tutup çalkaladı, bir şıngırtı gelmedi ceplerinden.

Kahveye gelince yavaşladı. Dışarıdaki masalarda çay içenleri taradı gözleri, biraz ürkek ama gizliden gizliye kibirli. Bir iki tanıdık sima vardı ama uygun değillerdi. O düşünürken ayakları onu biraz daha öteye, ayakkabıcıya kadar taşıdı. İşte Erhan, çocukluk arkadaşı, dükkanda siyah önlüğüyle çalışıyor. Açılmış bir ayakkabı tabanına yanındaki kutudan aldığı yapıştırıcıyı, ahşap bir dondurma çubuğuyla yedire yedire sürüyor. Çocuğuna mama yediren bir anne gibi. O nemli mavi gözleri mi şefkat ifadesi veriyor acaba yüzüne? Sarıya çalan ortası seyrek bıyıkları, alttan alan sesiyle Erhan. Hiçbir canlıya kıyamazdı çocukken. Hâlâ özenli. Ama ondan bile çekiniyor şimdi Mesut.

Selam verip oturdu, kendine bir çay söyletti. Çay kaşığını şıngırdatıyor. Mesut’un sıska uzun bedeni plastik tabure üzerinde katlanmış, diplerinden kirli beyazları çıkmış, kötü bir siyaha boyalı saçları açık alnını yarım yamalak örtüyor. Dükkan perişan, karanlık, yoksul. Sırtını dayadığı duvarın rutubetli soğuğu zorlanmadan geçiyor ince ceketinden, elini uzatıp ciğerlerine dokunuyor. İçine bir süveter giymesi lazım aslında ama onu da kendine yakıştıramıyor Mesut. İlle de beyaz, ütülü gömlek görünecek ekose ceketinin önünden.

Erhan ayakkabıyla uğraşırken bir yandan, o gelmeden zaten konuşuyormuş da kaldığı yerden devam ediyor gibi, küçük kızının hasta olduğunu anlatıyor. İşte, acile gitmişler de sıra gelmemiş bir türlü, madde bağımlısı bir çocuk ortalığı birbirine katmış, iğne vurup yatırmışlar. Amacı da oymuş zaten, haftada bir iki kez gelir bu hıyar demiş erkek hemşire, üzme kendini. Şov yapıyor yavşak.

Mesut’un kulağı onda ama gözleri çayın girdabına takıldı, derinlere daldı. Küfretmezdi bu Erhan normalde. Neden yavşak dedi? Herhalde bağımlı çocuğa acıdığını, üzüldüğünü gizlemek için bir küfürle sertleştiriyor kendini. Yumuşak görünmek istemez. Ya da çocuğun hastalığına üzüldü, kızdı, öfkesini bu argo sözcükle dışa vurdu, diye düşünmeyi deniyor bir de. Yavşak! Tak diye, bir şeyi kesip atar gibi, inen bir giyotin gibi. Sert bir kelime. Ama bu mahalle için ayıp sayılmaz. Kahveden sokağa, bakkaldan balkona saçılan, her yana uçuşan sözlerin en naziği belki de. Kendisi de çok daha ağır küfürlerle konuşmuyor mu? Tuhaf olan, Erhan’dan duymak bu kelimeyi. Duyulsun ister gibi, biraz da vurguladı sanki.

Çayın girdabı ona cevap vermeyince sessizce yineliyor: Neden yavşak dedi ki bu adam? Biraz da ona mı sarf edildi acaba? Ürpermesi lazım Mesut’un ama zayıf düşmüş bedeni kayıtsız, tepki vermiyor. Ayağının ucuyla itersin fakat kendini salmış, başına gelecekleri umursamadan bekler ya bazı kapı önü itleri, öyle bir hal içinde. Edilgin. Çayı karıştırıyor, şıngır şıngır. Derinlere iniyor girdap. Buradan çıkmak lazım.

“Kız nasıl oldu peki?” Boşver bağımlıyı, baktıkça yüreğindeki yağları eriten kızını anlat bana.

Öksürüyormuş hâlâ. Ateş falan. Sınıfındaki herkes hastaymış zaten. Daha iyi şimdi, önemli bir şeyi yok, demiyor bir türlü. O karanlık, çıkışsız noktada bırakıyor. Çocuk hasta. O kadar. Yolun ucuna düğüm atıyor.

Cesaretini kırıyor bu durum Mesut’un. Erhan’ı böyle katı bilmezdi. Çayı da bitti. Kalkması lazım. Ayakkabılarının ucunu geri alıyor, altına topluyor çırpı bacaklarını. Hadi! Yok, kalkamadı. Çenesinin ucunu şu kirli zemine dayamalı, onu manivela gibi kullanmalı. Gücünü toplayarak tekrar konuşuyor.

“Şey olursa ara beni kardeşim, icabında partiden adam koyarız yani.” Erhan’ın ciddiye almadığını görünce üsteliyor. “Çok işini hallettim mahalleden arkadaşların. Doktorlardan irtibatlı olduklarımız var.”

Geçiştiriyor Erhan. Ararım, diyor. Dondurma çubuğu ayakkabının karanlık ağzından içeri dalıp çıkıyor.

“Gene de aklında olsun. Beni bilirsin, torpil falan işlerinden hoşlanmam ama millete bayağı iyiliğimiz dokundu. A101’deki Sinan’ı biliyor musun, Çirkin Sinan, onu ben soktum işe. Yani aracı olduk, nasibindeymiş, oldu. Böyle randevu, özel tahliller, MR’da falan çok sıra olursa, biraz partiden dolayı sözümüz geçiyor. Bu davanın ilk neferlerindenim ama kendim için bir toplu iğne bile almadım.”

Gözleri boyuna Erhan’ı tarıyor konuşurken. Kendi sesini duymak ona biraz cesaret vermiş, daha da anlatası var ama Erhan sımsıkı kapalı bir demir kapı. Soğuk. İfadesiz. Olsun, çenesini şuraya dayayacak, onunla yerinden oynatacak bu dükkanı.

“Herkes yürüdü gitti kardeşim. Biz kaldık yayan. Erhan, sen yabancım değilsin, çok sıkışığım bu aralar.”

Biraz bekliyor, ses gelmeyince kendisi cevaplıyor sorulmamış sorusunu: “Zamanında ballı börekli işlere tenezzül etmedim de ondan. Biraz bizim de eşekliğimiz var elbette, tamamen masumum demiyorum.”

Ve yine kendisi uzanıp teselli ediyor kendini: “Olsun be, Rabbim büyük! Bir yerlerden bir ferahlık şey yapar yani.”

Çayı bitmişti, hiç kalmadı artık. Boş bardağı sehpaya bırakmaktan başka şans tanımıyor ona Erhan. Kirli önlüğünü kuşanmış, gayet katı, aşılmaz bir kent duvarına çevirmiş yüzünü. Püskürttü onu. Mesut dışarıda buluyor kendini. Tilki patisine benzer ayakları, onu kaldırıma kadar taşısa da, daha uzağa, başka nereye gidebilir? İçinde kalbini sıkan, nefes almasını güçleştiren bir yumru büyüyor. Ne dedi çıkarken? Erhan nasıl baktı ona? Detaylar, detaylar. Hatırlamaya çalışıyor ama belki hatırlamamak daha iyi. Oradan uzaklaşması lazım, yine de ayakları onu başka bir yere götürmemekte ısrarcı. Tutup aynı yere bırakıyorlar.

Ve şimdi tekrar ayakkabıcı tabelası yaklaşıyor, eliyle kapının kenarına dayandı, içeri uzandı başı. “Erhan inan hiç yüzüm yok ama çarem de yok kardeşim. Şöyle bana ayın on beşine kadar yani, biliyorum senin de durumlar nanay, kriz var, biliyorum ama yani, böyle yüz lira kadar, bir şey yapsan? Ayın on beşine kadar?”

Erhan tamir ettiği ayakkabıyı önüne çekiyor, diğer tekini de üzerine koyup barikatını berkitiyor, siniyor onun ardına. Mırıl mırıl konuşarak onu başından savıyor. Bunu ancak tekrar parke taşlarını sayarken anladı Mesut. Hayret, nasıl da ustaca reddetti onu. Takdir edilmeyecek gibi değil. Helal olsun, esnaflığı öğrenmiş, şaşırttı beni bu çocuk. Tam olarak ne dedi ama? Hatırlayamıyor.

Kahvedekilerin yüzlerine bakıyor tekrar. Yok, bunlardan da iş çıkmaz. Ama madem bu yola girdim, diye düşünüyor hafiften uç veren bir keyifle, içlerinden en merhametsiz suratlıya gideyim.

Kanlı gözleriyle bir katile benzettiği Sıvacı Cemal’in masasına oturdu. Trabzonspor’dan açtı lafı. İki dakika sonra sordu: “Ağabey, durumum fena sıkışık. Yüz lira kadar şey rica edecektim, yani varsa. Senin de durumun olmayabilir, sorun yok, anlarım.” Cemal yüzünü buruşturuyor, pis bıyıklarının arasından kelimeler çıkmadan tazyike devam: “Benim için bir baba hükmündesin Cemal Ağabey. Rahmetli ananın verdiği salçalı ekmekleri unutmadım. Bir mahallenin adamıyız. O bakımdan sorun yok yani, dostluğumuz baki. Ama yüz lira ağabey? Ekmek yok evde biliyor musun? Ekmek yok? Ayın on beşine kadar?”

Sıvacı Cemal biraz ıkınıp sıkıldı, yüzünü buruşturdu. Rahatı kaçmıştı. Yine de reddetti Mesut’u. Çay bile ısmarlamadı. Buna rağmen Mesut tekrar kaldırımı arşınlarken kendini yenilmiş hissetmiyor. Güneş elmacık kemiklerinde, çürük dişleri göğü selamlıyor. Düşünüyor: Nasıl da tedirgin oldu Cemal. Keyfi fena kaçtı. Hehehe! Cimri pezevenk.

Mesut şimdi, yıllardır gide gide usandığı bir yolun sonuna ermiş gibi bir tür tuhaf huzur duyuyor. Yoldan geçenlere bakmaya başladı. Şunlardan birini çevirip bir sigara istese, olur mu ki? Gören mören olsa? Ne olacak canım, ister. Nedir yani? Bunca zaman gözünde büyüttüğü kadar bir şey yok.

“Pardon bilader, bir dal sigara verir misin?”

Aha, verdi işte. Uzaklaştı bile, yüzüne bakmadan. O kalp çarpıntısı, dişlerine sürtünerek çıkan kelimeler, hepsi, hepsi yok oldu gitti. Neden bu kadar önemli olmak zorunda bu gerginlik? Değil, kayboldu şimdiden. Mesut’a kalan somut tek şey elindeki President marka sigara.

Ekose ceketinin cebinden bir uzun Parliament paketi çıkardı, otlandığı dalı kutuya özenle yerleştirdi. Mesut, adam sırasına girdi gireli sadece uzun Parliament içer, ucuz şeyleri ağzına koymaz ama bu defa işler başka. Bazı alışkanlıkları değişecek. Hem tabiri caizse alnının teriyle kazandı bu sigarayı. Şimdi bir Parliament yaktı ama President’ın da zamanı gelecek.

Hava güzel, sigarasını içerken evine doğru yürüyor. İçinde ekmek olmayan evine. Dolayısıyla yavaş, dolambaçlı bir yürüyüş bu.

Karşıdaki bakkalın önünde çiçekleri suluyor bir adam. Arkasına sokulup aniden sesleniyor. “Alaattin Abi!” Adam hoplayınca kıkırdıyor. “Hayırlı işler! Ekmek yeni mi geldi?”

Tozlu cipslerin önünde, üstüne eski bir bez örtülmüş mavi kasayı gösteriyor Bakkal Alaattin. Örtüyü ucundan tutup usulca kaldırıyor. Ekmekler sıcak. Birbirlerine sokulmuş duruyorlar. Birini çekip ucunu koparsa, açığa çıkan beyaz yumuşaklık ılık ılık tütecek. Kabukları kızıla çalan kıtırlıkta, güzel ekmekler bunlar. Şimdi yapması gereken tek şey, bunlardan iki tane almak.

Selman Dinler