“Yeryüzünde hiçbir şehir boy ölçüşemez Paris’in ağırladığı, kendisine mıhladığı ya da öldürdüğü yabancılarıyla – hepimiz bu şehri, uzak yakın, limanımız seçtik.”
Paris, ecekent – Enis Batur

Dört yıldır özlemini büyüttüğüm kentteyim. Nihayet.

Pandemi, dünyayı tepetaklak ettiğinden beri seyahatler olanaksızlaşmıştı. Sınırlar uzunca süre kapatıldı, evlere kapandık, bunaltılı zamanlardan geçtik. Yakınlarımızı kaybettik bu virüs nedeniyle, yakınlarımız yakınlarını kaybetti. Maskeyle ve dezenfektanlarla, her daim gardımızı alarak, korkuyla, tedirginlikle, herkese ve her nesneye mesafe koyarak yaşamayı öğrendik. Sevdiklerimize dokunmayı, sarılmayı özledik. Öpüşmenin değerini anladık, korkusuzca öpüşmenin güzelliğini. Sokaklarda öpüşen çiftler görmeyi özledim ben, kendi adıma. Sokaklarında en çok öpüşülen kentlerden birini de ziyadesiyle özledim: Paris’i.

Nice zaman sonra aşı bulununca sınırlar yavaş yavaş açıldı. Böylece, yaptırdığım iki doz aşı, Paris’e kavuşmama olanak tanıdı.

***

Bol türbülanslı, ürkütücü uçak yolcuğundan sonra Charles de Gaulle Havaalanı’na adımımı atınca derin bir nefes alıyorum: “Dört günlüğüne de olsa la vie bohème’i yaşayacaksın. Yalnızsın. Özgürsün…” Demir Özlü’nün güncesinde yazdığı cümleleri anımsıyorum sonra: “Ey, düşlerin Paris’i. Senin içinde olmak, yalnız olmak ne güzel.”

Havaalanından içindeki “RER” adı verilen demiryolu ağını buluyorum. Trende, cam kenarında bir koltuğa oturuyorum. Banliyö semtlerini birer birer geçiyoruz. Paris’in merkezine yaklaştıkça binaların görünümü değişiyor, güzelleşiyor. İstasyondan istasyona ilerlerken insanları izliyorum. Trenlerde, metrolarda maske takmak zorunlu, maskesizliğin cezası yüz otuz beş euro. Herkesin bu kurala riayet ettiğini gözlemliyorum. Beyaz, mavi, siyah maskeli insanlar önümden geçip gittikçe Paris’in de dünyadaki değişimlerden, pandeminin getirdiği “yeni” durumlardan muaf olmadığı gerçeği yüzüme çarpıyor. Oysa bir illüzyonla karşılaşmayı beklemiştim. Bu kentin, onu son gördüğüm hâliyle karşıma çıkacağını içten içe ummuştum. Humphrey Bogart’ın Casablanca filminde söylediği “We’ll always have Paris” sözünü “Paris her zaman bizim gördüğümüz, bildiğimiz Paris olacak” biçiminde uyarlamıştım zihnimde, çocuksu bir çabayla. Fakat hakikatin sesi yine gür çıktı, “illüzyonlar söndü”. Balzac bu dönemde yaşasaydı, yeni bir Illusions Perdues serisi yazar mıydı? Lucien’ler, Nathan’lar, Finot’lar yaşadıkça, yazılacaklar elbette.

D’arcole Sokağı’nda, Notre Dame Katedrali’nin dibindeki “Aux Tours de Notre Dame” adlı kafede yazıyorum bu satırları. Fransızların dediği gibi: Quelle bonheur! Paris, beni kucaklarcasına Ekim güneşinin tüm cömertliğini sunuyor önüme. Oysa daha önceki seferlerimde hep üşüdüğümü hatırlıyorum. Bu, yedinci seferim. Ekim ayında üşümemek büyük şans, Paris’in bana bir armağanı. Başka neye yormalı ki bunu?

Sokak müzisyenleri hareketli bir caz parçası çalıyorlar şimdi, kaldırımda orta yaşlı bir çift dans ediyor. Gördüğüm her yüzde gülümseme. İnsan, Paris’teyken yaşadığını hissediyor.

Caz grubu, karşımdaki kaldırımdan ayrılınca yerine bir piyanist geliyor. Genç adam, Amelie filminin müziklerinden “Comptine d’un autre été, l’après-midi”yi çalıyor. Yazıya ara verip kısa bir video çekiyorum. Müzik çok güzel. Piyanist en ufak hataya izin vermiyor. Videonun kadrajına, 15 Nisan 2019’da çıkan yangınla yüreğimizi ağzımıza getiren Notre Dame Katedrali’ni alıyorum. Katedralin çan kulesi epeyce hasar görmüş. İçim acıyor. Yan masamda oturan genç çiftten, tadilat çalışmalarının 2024’te biteceğini öğreniyorum. Victor Hugo, Notre Dame de Paris adlı muazzam romanında bu ihtişamlı katedrali tüm detaylarıyla, hayranlık uyandıran bir ustalıkla tasvir eder. Hugo’nun Sefiller romanını mı daha çok severim yoksa Notre Dame de Paris romanını mı, karar veremem. İkisi de olağanüstü romanlar, “roman”ın nasıl yazılacağı hususunda ders veren metinler.

Cité Adası’nı ardımda bırakıyor, Saint Michel Köprüsü’nden geçerek Saint Michel Meydanı’na ulaşıyorum. Karşımda, Attilâ İlhan’ın şiirlerinden bildiğim “Le Départ” kafesi. Aklıma ister istemez Kaptan şiiri düşüyor; bu uzun şiir, Attilâ İlhan’ın Paris’e yazdığı güzellemelerden biri:

“dün gece châtelet’de metro’nun yanıbaşında durdum
yağmur bilmediğim başka bir gökten yağıyordu
yağmur saint-jacques kulesine doğru yağıyordu”

Quai Voltaire’de yürürken, Hôtel Quai Voltaire’i görüyorum. Voltaire’in 30 Mayıs 1778’de gözlerini yaşama kapattığı ev burası. Sonradan otele dönüştürülmüş. Otelde konaklayanlar arasında Charles Baudelaire ve Oscar Wilde da var. Oscar Wilde’ın sonsuzluğa yolculuk yaptığı yer, eski adıyla “Hôtel d’Alsace”, şimdiki adıyla “L’Hôtel” de “Rive Gauche” denen sol yakada bulunuyor, Des Beaux Arts Sokağı, 13. numarada.

Akşamüzeri saat beşte, Daguerre Sokağı üzerindeki Café Daguerre’de Nedim Gürsel ile buluşuyoruz. İlkin dört yıl önce, yine bu kentte buluşmuştuk. Ocak ayıydı, Glacière metro istasyonundan dışarı çıktığımda kar atıştırıyordu. Büyük kısmını Paris’te yazdığım ilk romanım Godard Makinesi‘ni tamamlamış fakat bir yayınevinden henüz kabul almamıştım. Sevgili Nedim Gürsel, romanıma dair söylediklerimi ilgiyle dinlemişti… Zaman ne çabuk geçti. Şimdi ilk romanımı elimde tutuyor, ikinci romanımı yazıyorum. Nedim Gürsel de bana, yeni tamamladığı romanının detayları hakkında bilgi veriyor. Sonra, Louis Aragon ile buluştuğu günü anlatıyor. Tadına doyulmaz bir sohbet.

***

Bitmeyen bir kent bu. Bitirilemeyen. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Paris’ten Adalet Cimcoz’a yazdığı mektuplardan birinde dediği gibi: “Paris’te hayat bir nehir gibi durmadan akıyor, sen ancak ayaklarını ıslatmakla yetiniyorsun.” Yürüyorum, ayaklarımı ıslatarak. Kent dümdüz, yürümek zahmetli değil. Raspail Bulvarı üzerindeki, Montparnasse’ın meşhur kafelerinden Le Select’e gözüm ilişiyor. Küçük, yuvarlak masanın etrafında toplanmış Onat Kutlar’ı, Demir Özlü’yü, Ferit Edgü’yü görüyorum. Koyu bir sohbetin içine dalmışlar. Beni görmüyorlar. Onat Kutlar, birazdan La Cinematheque’e gidip orada bir Fransız filmi izleyecek. Demir Özlü ile Ferit Edgü sohbeti sürdürecekler… Sonra bir başka masada, bir başka zamandan çıkıp gelen Yahya Kemal’i görüyorum, şu dizeleri yazıyor:

“Paris’te genç iken koyu Baudelaire-perest idim.
Balkon’la, Yolculuk’la, Güzellik’le mest idim.

Sinmişti şi’ri rûhuma ulvî keder gibi;
Absent’e damla damla sızan bir şeker gibi.

Hulyâsının yarattığı iklim o başka yer!
Gür defnelerle çevrili, afyonlu bahçeler…

Her zevki bir harâm olan efsunlu cennetin
Koynunda vardı lezzeti bin türlü nîmetin.”

Yahya Kemal’in “Her zevki bir harâm olan efsunlu cennet” dediği Paris, 19. Yüzyıl’ın Paris’i mi acaba? Baudelaire’in “Seviyorum seni, rezil başkent!” diyerek hem ilan-ı aşk edip hem aşağıladığı Paris, Paul Verlaine ile Arthur Rimbaud’nun, George Sand ile Alfred de Musset’nin seviştikleri, Victor Hugo’nun Sefiller romanını on yedi yılda yazdığı, Oscar Wilde’ın dehasıyla deliliğinin kol kola gezdiği, Flaubert’in, Madame Bovary‘si mahkemede yargılanırken “Madame Bovary, c’est moi! (Madame Bovary benim!)diyerek kendini savunduğu, Balzac’ın günde kırk fincan kahve içip İnsanlık Komedyası adını verdiği romanlarını kaleme aldığı, “Dünyada her şey kitaba dönüşmek için vardır” diyen Mallarmé’nin, evinde “Salı Toplantıları”nı düzenlediği, Maupassant’ın akıl sağlığını yitirip bir hastanede son nefesini verdiği, Émile Zola’nın Alfred Dreyfus’e yapılan haksızlığa dayanamayarak “J’accuse! (Suçluyorum!) adlı yazısını L’aurore gazetesinde yayımlattığı Paris. Fikrimce, 19. Yüzyıl, yalnızca Fransız Edebiyatının değil, tüm dünya edebiyatının altın çağıdır. Baloların, valslerin, yükselme hırsının, düelloların, kabarık elbiseli kadınlarla redingotlu, silindir şapkalı erkeklerin çağı… Bu çağa hayranlığım, yakın arkadaşlarımca malum. Talihin çok hoş bir armağanı olarak, kente gelişimden henüz bir hafta önce Orsay Müzesi’nde “Enfin le Cinéma” adında bir serginin açıldığını öğrendim sosyal medyadan. Serginin teması, sinemanın icat edildiği 1800’lerin sonunda öne çıkan, sinemayı etkileyen resimler.

Orsay Müzesi’ni kentteki ikinci günümde ziyaret ediyorum. Pissarro, Monet, Caillebotte, Anquetin, Legrand gibi ressamların resimlerini uzun uzun temaşa ediyorum. Pathé Sineması’na ait eski afişler çok hoşuma gidiyor. Fakat en çok Paul Emmanuel Legrand’ın Devant Le Rêve adlı resminden etkileniyorum.

Paris, benim için biraz da Shakespeare and Company kitapçısı demek. Bu kitapçı nice hatıramı saklıyor. İlk romanımın bazı kısımlarını Shakespeare and Company‘nin üst katında yazdım çünkü. 2015 yılının ağustosunda, yirmi dokuzuncu yaşımın heyecanıyla. Unutmam mümkün değil… Ernest Hemingway, Paris Bir Şenliktir adlı, çok sevdiğim kitabında Shakespeare and Company‘ye ayrı bir bölüm ayırır ve şunları yazar:

“O günlerde kitap alacak paramız yoktu. Okuyacağım kitapları 12 Rue de l’Odéon’daki, Sylvia Beach’in sahibi olduğu ve aynı zamanda kitap satışı da yapılan Shakespeare and Company kitaplığından ödünç alırdım.”

Paris’ten dönmeden, Balzac’ın müze evini ikinci kez ziyaret etme arzusuyla doluyorum. Benim gözümde Tanrı-romancı olan Balzac’ın, Raynouard Sokağı’ndaki bahçeli, müstakil evine doğru yürüyorum. Kuşkusuz, bir tür “kutsal ziyaret” bu. Kendi adıma, “Roman yazmayı Balzac romanlarını okuyarak öğreniyorum” diyebilirim rahatlıkla. Balzac’ın karakter yaratma ustalığına, yarattığı karakterlerle bütünleşmesine daima hayranlık duydum. Stefan Zweig’ın Balzac hakkında yazdığı gibi “Hiçbir yazar, kahramanlarının hazlarına bu kadar ortak olmamıştır.”

Balzac’ın yazı masasının, o yüce nesnenin önündeyim. İlk ziyaretimde çıplaktı bu masa. Bu kez gördüm ki gerekli tedbiri almışlar, masanın üzerini cam koruyucu ile kapatmışlar. Ne gam! İlk ziyaretimde, bu ahşap masaya gizlice dokunmanın hazzını tatmıştım. Arzularımızın, hırslarımızın, tutkularımızın ne denli mühim olduğunu, bizi bu güçlü dürtülerimizin yönettiğini ziyadesiyle iyi bilen Balzac, bu “yasaklı hareketimi” bir yerlerden görmüşse eğer, beni anlamıştır diye düşünüyorum, bana öfke duymamıştır… Bu düşüncelerle yazarın evini dolaşmayı sürdürüyorum. Büyükçe bir odada, Balzac romanlarında boy gösteren karakterler karşıma çıkıyor: Rastignac, Vautrin, Eugénie Grandet, Lucien de Rubempré, Le Père Goriot, César Birotteau, Le Colonel Chabert, Pauline de Villenoix, Henriette ve niceleri… İllüstrasyonların her birini dikkatle inceliyorum. Balzac’ın çalışırken sık sık kahve içtiği bilinir. Müzede, yazarın kahve demlemek için kullandığı porselen demlik sergileniyor. Maison de Balzac’ta, Rodin’in elinden çıkan büstler mevcut ayrıca. Balzac’ın el yazısını yakından görebildiğimiz roman taslakları, kuşkusuz, müzedeki en heyecan verici nesneler. Yazarın evinden büyülenerek çıkıyorum.

Mevsimin etkisiyle sarının, turuncunun, kahverenginin, kırmızının türlü tonlarına boyanmış ağaç yapraklarının sokakları, caddeleri süslediği kentte son saatlerim. Gördüğüm her detayı, hafızamın kutusuna kilitlemek istiyorum. Çok sevdiğim Seine Nehri’ne son bir kez, hüzünle bakıyorum.

Biliyorum, bu son değil… Enrique Vila-Matas’ın “Edebiyat cumhuriyetinin başkenti” diyerek övdüğü Paris’e yine geleceğim. Ruhumun ait olduğu kente. Evime. İki yanı ağaçlıklı, geniş bulvarlarda, kalabalık ve dar ara sokaklarda, yeşil, metal iskemlelerle dolu parklarda, havuzlu bahçelerde, devasa meydanlarda yürürken Paris’in güzelliklerine tekrar tekrar hayran kalacağım. Sesleri, kokuları duyumsayacağım; her birini fotoğraf karesi gibi sabitleme arzusu duyacağım, hafızama yalvaracağım: “Sakla bunları, sakla, asla unutma. Unutuşun zerresi dahi uğramasın sana!” Kuşkusuz, bu satırları unutuşun zalimliğine aman vermemek, onu alt etmek için yazıyorum. Biliyorum, unutmazsam benimle beraber yaşayacak buradaki her şey: Seine Nehri’nin günün saatine göre değişen renkleri, güzle sararmış yapraklarıyla heybetli ağaçlar, binaların ihtişamı, arduvaz çatılar, çatıların üzerinde zarif tilkiler gibi sıralanmış kırmızı bacalar, kırmızının nice tonuna bürünmüş şaraplar, eski filmler gösteren sinemalar, kafelerdeki garsonlarla sohbetlerimiz, pasajlar, dandy’ler, flâneur’ler/flâneuse’ler, Oscar Wilde ile Baudelaire, yazar ve şairlerin bir zamanlar o binada yaşadığına dair bilgi içeren tabelalar, Rue Férou’daki uzun duvarda Rimbaud’nun Le Bateau Ivre şiiri -çünkü bu kent bir açık hava kütüphanesi-, Walter Benjamin’in işaret ettiği pasajlar, Varoluşçu yazarların, filozofların müdavimi oldukları Saint Germain des Prés’teki kafeler, sokak müzisyenleri, Montmartre tepesindeki ressamlar, Odéon’da karşıma dikilen Danton heykeli, giyotinlerin hayali, Concorde Meydanı’nda giyotinlerle uçurulan kafalar, krallığın bitişi, “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik”, sanat, sanat, sanat ve Henry Miller’ın şu cümleleri: “Rastlantı değildir bizim gibileri Paris’e üfüren. Paris… Paris… Her şey burada gerçekleşiyor.”

Kuşkusuz, Paris’in sonu yok. Ernest Hemingway de benim gibi düşünüyor:

“Paris’in sonu yoktur, orada yaşayan herkesin başka başka anıları vardır. Kim olursak olalım, Paris nasıl değişmişse değişsin, ne gibi güçlüklerle ya da kolaylıklarla ulaşılırsa ulaşılsın, sonunda hep ona döndük. Paris buna her zaman değerdi, çünkü ona ne verirseniz verin karşılığını alırdınız mutlaka.”

Paris, ona kavuşmak için verdiğimiz çabalara her zaman değer. Sonunda hep ona döndük, dönüyoruz. Enis Batur’un “liman” benzetmesi gayet yerinde fakat ben o limanda ara sıra demirleyen bir gemi değil, o limanın kendisi olmak istiyorum. Bu kentte yaşamalıyım ve ölmeliyim. Malte Laurids Brigge’nin Notları romanının ilk cümlesiyle bitiriyorum bu yazıyı, Rilke’nin yarattığı anlatıcıyla aynı fikirdeyim: “Demek buraya yaşanacak yer diye geliyorlar, burası ölünecek yer, desem daha doğru olur.”

Merve Yakut

Yazıda kullanılan fotoğraflar Merve Yakut’a aittir.