Figen Yıldız

Kızıl saçlarını çevreleyen yüzüne bakıyor aynadan. Evet, bu kesinlikle benim rengim, diye geçiriyor içinden. Geri çekilip vücudunu şöyle bir inceliyor. Göğüslerini tutup kaldırıyor, göbeğini içine bastırıyor. Yok, yok! Hiç de geçen günkü kızların burun kıvırdığı gibi değil. Bir parça fazlası varsa da “Kadınlığın şanındandır şekerim, ne o öyle kuru kemik!” deyip susturuyor içindeki sesi.

Aylin, köşede bacak bacak üstüne atmış, kaçmış çorabına oje sürüyor.

“Çekil şuraya! Böyle mi yapılır bu?” diye atılıyor.

Makyaj masasının ışığını yakıyor. İnce çorabı tırnağının ucuyla hafifçe tutup cerrah inceliğinde sürüyor ojeyi.

“Abla, ameliyat ediyorsun sanki,” deyip kahkahayı basıyor Aylin.

“Bir boku beceremezsiniz ama,” diyor gözlerini devirerek, “Kuruyunca kalk süpür şu ortalığı, müşteriler gelmeye başlar.”

O esnada içeriden sigortanın attığını duyuran ses geliyor.

“Tak!”

Kızıl saçlı koşuyor hemen: “Niye sürekli atıp duruyor bu!”

Sigortayı kaldırırken hafif bir duman çıktığını görüyor. Sıkıntıyla izliyor dumanı. “Bir bu eksikti!”

Füsun giriyor o anda içeriye. Manikürcü Füsun. Haydar’ın Füsun. Suratındaki karanlığın ortasında kızıl bir sıkıntı. Dudağının kenarından incecik kan süzülüyor. Elindeki mendili bir gözlerine bir dudağına bastırmaktan yüzü gözü birbirine girmiş vaziyette, çöküyor koltuklardan birine. Bir gecekondu, bir baraka yıkıntısına benziyor duruşu. Kendiyle ilgili de böyle benzetmeleri var. Mesela o da vaktiyle eğlencesi bitmeyen bir cümbüş yeri. Işıklarının birkaçı patlamış, yanıp sönmüyor eskisi gibi. Her geçen gün çentik attığı kalbinin pavyon duvarları ruhunda bir yara izi. Kızıl saçlarını rulo yaparak tepeden topluyor, Füsun’a koşuyor hemen: “Şerefsiz, it! Şerefsiz… N’apmış yine böyle!”

“…”

Füsun ince bir çığlık atıp sarılıyor boynuna. Yeniden koyuveriyor gözyaşlarını. Aylin omuzuna uzanıp sıkıyor, yaktığı sigarayı Füsun’un ağzına veriyor.

Kapı “Çat!” diye açılıyor yeniden. Kaan’ın umursamaz tebessümü, genç yüzü görünüyor, göz kırpıyor. Kızıl saçlarını çözüp kapıya yürüyor hemen: “Hay size de Haydar’ınıza da…”

Kaan’ın boynuna sarılıp arzuyla uzun uzun öpüyor. Açık bıraktığı dükkanın kapısına ilişiyor gözü. Aylin’le göz göze geliyor. Kapıyı kapatmaya yeltendiğinde engel oluyor Kaan. Ne oluyor, demeye kalmadan onu bir kez daha öpüyor. Belinde, sırtında gezdirdiği ellerinden hiç de korunacak bir yanı olmadığını, epey kilo aldığını fark ediyor.

“Hayırdır aşkım, bir gecede büyümüşsün, ne bu kasket?” deyip gülüyor.

“Allah allaah! Sevmedin mi?”

“Çok hoşsun,” diye sırnaşıp beline sarılıyor.

“Kızım sana da yaranamıyoruz ha!”

Kaan’ın aradaki yaş farkını kapatmak için böyle konuştuğunu biliyor. Önceleri daha gür öten gerçeğin sesi kısılmış durumda. İlk zamanlar yüzündeki gençliğe bakıp ürkütücü bir hayranlıkla süzdüğü Kaan’ın ifadesi, artık onu korkutmuyor. “Amaan hepi topu on yaş,” deyip susturuyor içindeki sesi.

“Aşkım şimdi gitmeliyim, Füsun…”

“Gördüm, gördüm.”

“Sonra görüşürüz…”

Bir şey söyleyecekmiş gibi duraksıyor Kaan. Birkaç saniye bekliyor, dükkanın içine kaçamak bakışlar atıyor. Kızıl saçlı, saçlarını geriye itip anlamaya çalışıyor. Var bir şeyler diye düşünüp içeriye giriyor.

İçeri girer girmez kızların ikisi de sus pus oluyor.

“Hadi kızlar, kalkın, müşteriler gelecek!”

“…”

“Bırak şu telefonu, al şu süpergeyi artık eline,” diyor Aylin’e gözlerini kocaman açarak.

“Offf, tamam ya!”

“Füsun, kalk yüzünü yıka canım. Müşteriler seni böyle görmesin.”

“…”

Aylin’e takılıyor gözü yeniden. Bıraktım dese de hala ot içtiğini biliyor. Son zamanlardaki hallerini buna bağlıyor. Her zamankinden daha abartılı makyajı, uykusuz gözleri. Çoğunlukla boşluğa bakarak saatlerce oturuyor. İlk kez ağda odasında yakalamıştı onu. Yere serdiği gazeteye eğilip dikkatlice sardığı ottan bir kez çekmişti ki daldı içeriye. Kızıl saçları sarıydı o zaman. “Yapma,” demişti Aylin. “Gidemem, annem var. İşsiz kalamam.”

Aylin’i kolundan çekip gözlerinin içine bakıyor. Kızıl saçları dalgalanıyor sinirlendiğinde. Gözlerine inen saçlarını elinin tersiyle kenara itiyor. Sıktığı kolu bırakıyor. Yürüyüp gidiyor Aylin’in önünden. Aylin, kapıyı sinirle çarparak basıp gidiyor. Sokak sokak dolaşıp geri gelecek, biliyor.

Öğleden sonra sabahki kalabalık dağılıyor. İki kişi fön sırasında bekliyor. Füsun’un da aksi gibi başı kalabalık. Aylin’in gidişi canını sıkıyor. Füsun’da da bir haller var. Bugün herkes benden kaçıyor diye düşünüyor. Kaan geliyor aklına yeniden. Son zamanlarda tuhaf davranıyor. Öperkenki soğukluğu, uzun sessizlikler…

“Buyurun, sizi şöyle alayım.”

“Ne o şekerim dalgınsın.”

“Adet dönemindeyim hayatım ya, bütün gün de ayaktayız malum.”

Neşe Hanım gülümsüyor. İstediği saç kesimini tarif ediyor. Hep yeni bir şey denemek istiyor. Gerçekten istediği ne acaba, diye düşünüyor. Hakikatte aradığı ne, memnuniyetsizliği neden, ne olursa tamam olacak? Bulunca fark edecek mi, oldu, bu o diyecek mi?

Kızıl saçları bir ateşin başındaki ayini başlatıyor. Kesilen, boyanan, fönlenen saçlar yeni bir kadını ortaya çıkarıyor. Hep yeni bir kadın için değil mi? Yeni bir kadın… Yeni… Kadın…

Telefonu çalıyor Füsun’un, arka tarafa yürüyor. Bakışları takip ediyor Füsun’u. Fönü susturup taramaya geçiyor. Aynadan izliyor Füsun’u, dudağının kenarındaki yaraya gözü takılıyor. Yüzündeki hayal kırıklığı, biliyordum haklılığıyla dudaklarında kenetleniyor. Başını hafifçe sallayıp kapattığı telefonu arka cebine koyuyor.

“Ne o, kötü bir şey yok ya?”

“Abla, Aylin… Bugün beklemeyin, diyor. Gelmeyecekmiş.”

“Sıçtırmayın ablanıza! N’oluyor lan size bugün!”

“…”

“Herkeste bir karış surat!”

“…”

“Konuşsana Füsun!”

“Üzerine gitme canıııım…” diye atılıyor Neşe Hanım. Kızıl saçlı, başını çevirip bakmıyor Füsun’dan yana. Bir şey gizliyor belli. Neşe Hanım’ı spreylediği yeni saçlarıyla uğurluyor.

Akşamüstü dükkanın önüne sandalye atıp sigarasını tüttürüyor. İşten dönen yorgun bedenlerin eğik gölgeleri, kepenklerini birer birer indiren dükkanlar, pencerelerden evlere çağırılan küçük çocuklar… Kızıllığını dağıta dağıta inen kirli bir akşam telaşı. Birazdan o da kalkıp gidecek. İçeriden Füsun’un çıkmasını bekliyor. O da uzattıkça uzattı bugün işi.

“Neredesin güzelim ya, yatıya kaldık burada.”

“Alsana abla, sana yaptım,” deyip uzatıyor elindeki kahveyi.

“Füsun ne kahvesi kızım bu saatte?”

“Abla… Şey…”

“Bak, Haydar yüzünden eve gitmek istemiyorsan gel bana gidelim bugün.”

“Yok abla. Ben… Şey…”

“Ne oldu Füsun?”

“Abla, Aylin…”

“Füsun, çatlatmasana kızım insanı!”

“Aylin… Kaan’la…”

O esnada arka tarafta büyük bir gürültü kopuyor. İkisi birlikte oldukları yerde ellerini başlarına getirip birbirlerinin üzerine eğiliyorlar. Kızıl saçlı kafasını kaldırıp baktığında arka tarafın yangına teslim olduğunu görüyor. Sigortanın son günlerde sık sık atması, sigortadan çıkan duman aklına geliyor. Füsun’un attığı çığlıkların aksine sus pus oluyor. İçinde zorla tutulan vahşi hayvan iplerini koparıyor. Gecenin ortasına yayılan kızıllık herkesi ateşin başına topluyor. Gevşeyerek içinden süzülerek ateşin başına yürüyen insanların yüzlerini tek tek inceliyor. İşte ayin ateşi diyor ama bu kez sahici bir yangın. Tüm gün bu anı bekledi sanki. İçindeki sıkıntının patlamayla birlikte dağıldığını fark ediyor.

Figen Yıldız