Koç Holding’in 10 Kasım reklamı bu anlamda bir “Brejnev çözümü”dür: “Köşk için ağaç kesen insan”dan “ağaç için köşk taşıyan insan”a giden yolda tren çoktan durmuş olsa da, perdeleri kapatıp bizi sağa sola sallayarak tren hâlâ gidiyor sanalım isteyen bir reklam. Köşke doymayanların biraz daha köşkü olsun, köşkü olmayanlarsa köşksüz kalmaya devam etsin diye.

Marksizm hakkında iyi kötü fikir sahibi olanları pek şaşırtmayabilir tabii, ama ironi bu ya, Marx’ın Komünist Manifesto’da en çok övdüğü sınıfın burjuvazi olduğu söylenir. Hatta Marshall Berman’a göre “bizzat burjuvalar bile o ana dek kendilerini böylesine derinlikli biçimde övmeyi akıl edememiştir” (bkz: Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor).

Marx gerçekten de burjuvaziyi işçi sınıfından daha mı çok övmüştü? Bilmiyorum. Saymadım, kesin konuşamam. Fakat dere boyunda uzun uzun yürüdüğümüz o gün Şevket Abi’nin en çok övdüğü sınıfın burjuvazi olduğunu dün gibi hatırlıyorum.

Şevket Abi bizim köyün Marx’ıydı. Aile içinde ne zaman bahsi açılsa “solcu olduğu için” üniversiteyi bitiremeden köye döndüğü anlatılıyor, bu da o sıralar Darağacında Üç Fidan ve Gülünün Solduğu Akşam’ı (solculuğun sübhaneke – ettehiyyatüsü) ezber etme aşamasındaki bir ortaokul çocuğu olan benim merakımı fazlasıyla celp ediyordu. Sonunda, yaz tatilinde birkaç haftalığına köye uğramıştık ve işte o gün Şevket Abi’yle yürüyorduk.

Tam oturmamış kişiliğin gelişmemiş kas kütleleri gibi bir o yana bir bu yana sallandığı o yaşlarda, biraz Che Guevara’ya biraz da zengin sınıf arkadaşlarıma benzemeye çalışmakta pek bir beis görmediğimden üstün ergen güçlerimi kullanarak aileme şehrin tek spor mağazasındaki en ucuz adidas ayakkabıyı aldırmayı başarmıştım. Böylece artık arkamdan “bir adidas’ı bile yok” dediklerini düşünerek utanç içinde kıvranmayacak, bunun yerine “adidas’ın en ucuz modelini almış” dediklerini düşünerek utanç içinde kıvranacaktım. Ne olursa olsun adidas adidas’tı ve tabii ki köye de adidas ayakkabılarımla gitmiştim.

Dere boyunda uzun uzun yürüdüğümüz o gün adidaslar ayağımı vurmuştu. Canım gerçekten yanıyordu. Gelgelelim Şevket Abi ayağımın acıdığına inanmıyordu. O ayakkabıların nasıl muhteşem bir mühendisliğin ürünü olduğundan girdi, markanın piyasa değerinden çıktı, gak dedi, guk dedi, allem etti, kallem etti, her iki topuğunun etleri de kemiğine kadar sıyrılmışçasına acı çeken beni ayakkabıların kesinlikle vurmadığına ikna etti. Kaskatı maddi gerçekliğe rağmen bana dayatılan piyasa söylemini kabul ederek marksizme ilk ihanetimi etmiştim ama sonuçta ben bir ortaokul çocuğuydum. Peki ya “solcu olduğu için üniversiteyi bitiremeden köye dönen” yarı-efsanevi Şevket Abi’nin savunması neydi?

Marx’ı daha iyi anlayabildiğim yaşlarda, Şevket Abi’yi de anlamaya başladım.

Düzen kapitalist de olsa, üreten yine insandı. Aslında basit bir çıktısı olduğu doğayı önce zihninde, sonra realitede değiştiren güç insandaydı. Olanca gaddarlığına rağmen kapitalizm insanın doğaya tam hâkimiyeti yolunda tüm güçlerini harekete geçirmişti. Amaç bu gücü durdurmak değil, onu rayına oturtmaktı. Nazım Hikmet’in “Yaşamaya Dair”inde geçtiği gibi, kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda, (…) hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde insanlar için ölebilmek gerekiyordu. Eğer bunun yolu o laboratuvarların önce insanları metalaştırmak, köleleştirmek, onları sermaye için öldürmek için kurulmasından geçiyorsa da, varsın olsundu. Bugün köşkler inşa etmek için ağaçları yok etmeyi akıl eden insansa, yarın tek bir ağacın selameti için koca bir köşkü yürütmeyi akıl edecek olan da yine insandı.

Koç Holding’in bu seneki 10 Kasım reklamına buradan bakıyorum. Hani şu Atatürk’ün çınar ağacına zarar gelmesin diye yerini değiştirttiği köşkün hikâyesini anlatan, Nazım’ın dizeleriyle süslenmiş reklama.

Holdinglerin 29 Ekim ve 10 Kasımları kendilerine meşruiyet üretmek için kullandıklarını zaten biliyoruz. Bir süveter markasının cumhuriyet kurmayı süveter dikmeye benzeterek zorlamanın bile sınırlarını zorladığı reklam şimdilik bu alandaki liderliğini koruyor. Ben açıkçası nasıl oldu da bugüne dek bir fast food firması bile çıkıp “Sadece 1 TL farkla Mustafa’nız Kemal olsun ister misiniz?” reklamı çekerek izleyenleri gözyaşlarına boğmadı epey şaşırıyorum. Yine de bu konuda umudumu hâlâ koruyorum tabii. Banal Türk modernliği bu çiğliği anasının ak sütü gibi hak ediyor.

Fakat Koç Holding’in reklamı böylesi bir bayağılığa yaslanmıyordu elbette. Bu reklam, Marshall Berman’ın dönemin burjuvazisinde göremediği derinliği göstermek için çekilmişti. Atatürk’ün değil, Marx’ın (ve Şevket Abi’min) burjuvalar hakkındaki iyimserliğinin ölümü hakkındaydı 2021 yılının 10 Kasım’ının Koç Holding reklamı.

CIA imalatı meşhur bir fıkradır: Sovyet liderlerinin “Rusya treni”nin başına sırayla geçmesi ve tren her durduğunda buldukları formüllerle ilgili. Sözgelimi tren ilk kez durduğunda Lenin “Rayların sonuna gelmiş olmalıyız,” der, sakince trenden iner, çevredeki halkı örgütleyerek yeni raylar inşa ettirir ve tren yoluna devam eder. Ondan sonra gelen liderler de kişiliklerine özgü çözümler üretir ve duran treni yeniden harekete geçirirler. Sonunda Sıra Brejnev’e gelir. Tren yeniden durmuştur. Brejnev mürettebata önce trendeki bütün perdeleri kapatmaları, sonra da treni sağa sola sallamaları emrini verir. Böylece tren gitmeyecektir ama yolcular yine de treni “gidiyor” sanacaktır.

Koç Holding’in 10 Kasım reklamı bu anlamda bir “Brejnev çözümü”dür: “Köşk için ağaç kesen insan”dan “ağaç için köşk taşıyan insan”a giden yolda tren çoktan durmuş olsa da, perdeleri kapatıp bizi sağa sola sallayarak tren hâlâ gidiyor sanalım isteyen bir reklam. Köşke doymayanların biraz daha köşkü olsun, köşkü olmayanlarsa köşksüz kalmaya devam etsin diye.

Diyeceğim o ki Şevket Abi, adidas’lar dün de vuruyordu, bugün de vuruyor, benim topuklarım bu 10 Kasım’da da kemiğine kadar sıyrılmışçasına acıyor.

Hakan Sipahioğlu