Türkçe non-binary bir dil olmasaydı şiddet kelimesi muhtemelen maskülen grupta yer alırdı diye düşünüyorum. Sebeplerim hepimizin aklına gelebilecek türden aslında. Erkek çocukların çok küçük yaşlardan itibaren şiddete gerek medyada gerek evde, sokakta veya okulda kız çocuklardan daha fazla maruz kaldığı biliniyor. Örneğin Aras ve çalışma arkadaşları (2016)[1] İzmir’de yaptığı bir çalışmada erkek çocukların ebeveyn, öğretmen ve sınıf arkadaşlarından daha fazla fiziksel şiddet gördüğünü saptamıştır. Çizgi filmler, bilgisayar oyunları ve oyuncaklar şiddetin farklı türlerini çocuklara öğretiyor. Ninja Kaplumbağalar, Pokemon, Red Kit gibi çizgi filmlerde hem insan hem insan dışı eril figürler şiddet yoluyla kahraman oluyor ve güçlü, dayanıklı, duygusuz gibi özellikler sergiliyor. Annesine olan bağımlılığını yavaş yavaş koparan erkek çocuk kendi cinsinden bir rol model ararken bu çizgi film karakterlerine babasından daha fazla maruz kalıyor. Hoş, babasıyla geçirdiği vakitlerde de güreş gibi ödül içerikli oyunlar oynayıp yine şiddeti öğreniyor ve şiddet ile erkekliği özdeşleştiriyor. Anne ve baba rolleri derya deniz bir mesele. Ben bu yazıda sinemanın şiddet bağlamında erkekliğe olan etkisine bakacağım.

Erkek çocuk gerek gerçek dünyada gerek televizyonda kendi cinsinden figürleri bu rollerde görmekle birlikte kız çocuklarını bu rollerde görmeyince iyice şiddet eşittir erkeklik formülünü kafasına kazıyor. Bunlara ek olarak çevreden duyduğu “Kız gibi davranma, erkek adam ağlamaz” gibi cümlelerle kadınlarla arasına kendini yücelterek mesafe koyuyor. Erken yaşlarda cinsiyetçi tutumlara maruz kalınca bu çocukların ileriki yaşamlarında “eril” davranışlar sergilemeleri kaçınılmaz oluyor. Kadınların sistematik bir şekilde spor, devlet görevleri, ekonomi gibi yerlerden dışlanması da patriyarkanın hem nedeni hem de sonucu oluyor. Donald (2005)[2] bu erkek egemenliğin Hollywood filmlerinde de açıkça göründüğünden bahsediyor. Örneğin yönetmen Howard Howks’ın filmlerinde erkeklerin ancak bir kadının yokluğunda işlerini en doğru şekilde yapabildiğini söylüyor. 1943 yapımı Air Force filminde, Mary Ann isimli savaş uçağının pilotunun bir kadın yüzünden dikkatinin dağılması sonucu Japonlarla savaşamadığını örnek gösteriyor. Donald makalenin devamında Air Force gibi savaş filmlerinde yer alan kadınların; saygı duyulan anne, evlilik veya tecavüz yoluyla sahip olunan kadın veya evden uzakta olan erkeğe geçici zevk veren seks işçileri olmak üzere üç temel rolü olduğunu söylüyor. Örneğin Casino Royale (2006) filminde James Bond bir kadınla ilişki yaşamaya başladığı zaman bu kadın tarafından kandırılıp büyük bir hata yapıyor ve filmin sonunda bu ilişkinin kendisini üzmediğini söyleyip hayatına tek başına devam ediyor. Bu filmlerde erkeklerin bir kadın yokken güçlü olduğuna dair bir ima olsa da Donald’a göre, erkek karakter evlenecekse, ona işi ile kendisi arasında seçim yaptırmayacak bir kadını “tercih” ediyor. Kocanın görevi ailesinden ve eşinden önce gelmelidir ve eşi de bunun bilincinde olmalıdır. Kazanmanın en önemli amaç olduğu bu filmlerde ana karakterler güçlü, cesur, duygusuz, mantıklı; kadınlardan üstün olduğuna inanan ve savaş süresince ne kadar yara alırsa alsın görevinden vazgeçmeyecek kadar gözüpek ve inatçı olan erkekler.

1949 yapımı She Wore A Yellow Ribbon (Şeref Süvarileri) filminde Yüzbaşı John Wayne’in genç bir subaya “Asla özür dileme, bu bir zayıflık göstergesidir” demesi, erkeklerin zayıflığa asla yer vermemek adına yaşamlarında gözden çıkardıkları, vazgeçtikleri erdemleri de gösteriyor. Top Gun (1986) filminde Tom Kazansky karakterinin duygusal küntlüğü ile “iceman” lakabını alması da bu bağlamda değerlendirilebilir. Duygusal davranmanın kadınsılıkla özdeşleştirildiği bu filmlerde korkaklığa da yer olmadığını biliyoruz. Donald, The Fighting 69th (1940) filmindeki Jerry Plunkett karakterinin korkaklığı yüzünden bir silah arkadaşının ölüme neden olduğunu ve korkaklığının bu şekilde cezalandırıldığını örnek olarak gösteriyor.

Şimdiye dek tanımlanan bu rollerden aklınıza çok sayıda film gelmiş olmalı. Şiddet olgusu medyada daha fazla yer alıp insanlar bilinçlenirken çok farklı erkeklik profillerini içeren ve ataerkiyi eleştiren filmlere de hoş geldiniz, iyi ki geldiniz diyebiliriz. Bu bağlamda 1999 yapımı Fransız filmi olan Beau Travail (İyi İş)’i Aslı Karamollaoğlu’nun[3] makalesinden hareketle ele alacağım.

Filmimiz aslında bir savaş filmi değil; türü dram olarak geçiyor. Karakterlerimiz asker olduğu için onların ordudaki konumları ve ilişkileri üzerinden erkekliği inceleyeceğiz. Fransız Yabancı Lejyonu’na bağlı olan bu askerler Doğu Afrika’da bir ülke olan Cibuti’de görev alıyorlar. Orduda çavuş olan ana karakterimiz Galoup’un (Denis Lavant) komutasındaki askerlerle sık sık talim yaptığını görüyoruz. Film boyunca kusursuz, kaslı erkekler zorlu şartlarda talim yaparak hem bedenlerini teşhir ediyorlar hem de fiziksel güce imalarda bulunuluyor ancak filmde hiçbir savaş veya dövüş sahnesine denk gelmediğimiz için bu güçlü erkek bedeninin nerede işe yaradığını göremiyoruz. Hatta askerlerin talimini izleyen yerli halkın onlara güldüğü sahnelerde yine bu kusursuz erkek bedenine bir eleştiri söz konusu. Hollywood filmlerinden alışkın olduğumuz güç gösterilerinin hiçbiri bu filmde yer almazken ordudan atılan ve doğada yalnız kalan bir askerin yerli halkın yardımı olmasa hayatta kalamayacağını da görüyoruz. Bu bir Hollywood filmi olsaydı, askerimiz başına ne gelirse gelsin hayatta kalmanın bir yolunu bulacaktı kuşkusuz çünkü erkek olmanın bunu gerektirdiğine inandırıldık. Beau Travail’de yerli halk tarafından kurtarılan bu askerin üstüne üstlük bir kadın sayesinde hayatta tutulmaya çalışıldığını da görüyoruz ve Hollywood’un aksine kadınlar baş belası değil, hayat kurtarıcı rolünde yer alıyor.

Ana karakterimiz Galoup’a dönersek, fiziksel olarak ordudaki herkesten daha kusursuz olduğuna inanan bu çavuş, hem astlarına hem de üstlerine bu kusursuzluğu ispatlamak için çabalıyor. Hiyerarşik yapılanmada çok katı bir duruş sergileyen Galoup’un bir hata sonucu ordudan atılmasıyla sivil hayatta kimliksiz kalması ve varoluş sıkıntıları çekmesi filmin başından sonuna kadar değinilen bir mesele. Burada, militer zihniyete ve “kusursuz” erkek bedenine bir eleştiri var. Askerler aslında militer roller içine kıstırılıyor ve sürekli devam eden sistematik talimlerle benliklerinden uzaklaştırılıyorlar. Filmin sonunda sivil hayata uyum sağlayamayan Galoup’un bir dans pistinde serbestçe istediği gibi dans ederek disipliner sistemden sıyrıldığını ve özgürleştiğini görüyoruz. Film genel olarak, militer alandaki estetik erkek bedeninin kapalı ve hiyerarşik bir alana sıkışmasını ve bu fiziksel yüceliğin boşunalığını anlatmaya çalışmaktadır.

Beau Travail’de, sıkça maruz kaldığımız “savaş ve erkek” temalı filmlerden öğrendiklerimizin eleştirisini görüyoruz. Öğretilen erkekliğin ideal olmadığını bize gösteren Beau Travail üzerinden şiddet ve erkeklik ilişkisine dikkat çekmek isteyen bu yazı aslında feminizmin herkes için olduğu imasını da taşıyor. Çünkü ataerki yalnızca kadınlara değil, erkeklere de zarar veriyor.

Ayşen Deniz


[1] Aras, Ş., Özan, S., Tımbıl, S., Şemin, S., Kasapçı, O. (2016). Öğrencilerin okulda maruz kaldıkları duygusal ve fiziksel şiddet. Arch Neuropsychiatry, 53, 303-310.

[2] Donald, Ralph R. (2005). “Masculinity and Machismo in Hollywood’s War Films.” The Masculinities Reader. Stephen M. Whitehead ve Frank J. Barrett (der.). Cambridge ve Malden: Polity. 170- 183.

[3] Karamollaoğlu, Aslı (2009). Beu Travail (Güzel İş):Dans Eden Anıtsal Beden.” Erkek Kimliğinin Değişe(meyen) Halleri. Huriye Kuruoğlu (der.). İstanbul: Beta. 103-115.