Nasıl Victor Hugo Sefiller’i “sun’i olarak oluşturulan şu medenî cehennem” var olduğu için yazmaya mecbur olduğunu belirttiyse, Aziz Nesin’i kendinden “sonraki kuşaklara insanlık borcunu ödemek için, 1973 yılının 13 Şubatını 14 Şubatına bağlayan Cuma gecesinin saat üçünde, gecenin karası günün mavisine alacalanırken” Surnâme’yi yazmak üzere masa başına oturtan benzer bir itki olmalıdır. Yazarın alışılmış çizgisinin oldukça dışında durmakla birlikte diğer yapıtlarıyla örtüşen özellikler de barındıran bu belgesel romanın, Nesin’in diğer amaçlarının hepsinin önüne geçebilecek bir nedenle, idam cezasının temel bir sakatlık içerdiğini ortaya koymak, görünürde hukuksal olan bir uygulamanın daha üstün bir hukuk (“doğanın ve toplumun değişmez anayasası”) ile kıyaslanınca yenik düştüğünü dosta düşmana göstermek için yazıldığı söylenebilir. Kuşkuya yer bırakmamak için kitabın sonuna koyduğu sondeyişte idamı bu nedenle eleştirdiğini beyan eder Nesin. Ve belki de Hugo’yla düşünsel bağını vurgulamak için onun anılarından aynı konuyu işleyen oldukça uzun bir alıntıya yer verir.

“İdam cezası” ve “temel sakatlık” ifadelerini yan yana gören bugünün okurunun ilk önce aklına gelecek şey idamın geri dönüşünün olmaması, masum bir insanın devlet eliyle öldürülmesi riskinin ne kadar küçük de olsa kabul edilemezliği olsa gerek. Ki adalet sistemine, davalının yoksulluk derecesine, kamuoyunun haletiruhiyesine ve benzer etkenlere bağlı olarak bu risk son derece büyük de olabilir, tarihte böyle olmuştur ve bugün de her an o yöne meyletmeye hazır gözükmektedir.

Ama bu, ölüm cezasının yumuşak karnıdır. Aziz Nesin böyle kolay kavgaların adamı değildi. Rahibe Helen Prejean’in idam karşıtı klasiği Ölüm Yolunda (Dead Man Walking) için onca örnek dururken hemen herkesi hükümlünün en ağır cezayı hak ettiği yargısına vardırtacak, metnin tamamı okunduğunda suçluluğu konusunda kuşku kalmayan bir insanı seçtiği gibi, Nesin’in Surnâme’sinin başrolünde örneğin yazar ve okurları nezdinde çok farklı bir noktada duran siyasi bir idamlık değil, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en nefret edilen katillerinden Berber Hayri yer alır. (Nesin kitabında tarih vermese de romana konu olan cinayet 14 Mart 1954, idam ise 6 Haziran 1957 tarihinde, yani yazma sürecinin yaklaşık yirmi yıl öncesinde gerçekleşmiştir. Kitabı yazmaya başladığında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın asılmasının üzerinden henüz bir yıl geçmemiş olduğunu, ilk basımın tarihi olan 1976 yılında toplumun yarısının zihninde hâlâ taze bir yara olarak durduğunu hatırlayalım. Surnâme’yi okuyanlar eğer yazarın umut ve amaçları doğrultusunda kitabı öfke ve üzüntü içinde bitireceklerse, Aziz Nesin’in bu duyguların yakın geçmişteki idamların algılanmasında da etkili olacağını ümit ettiğini düşünmenin çekiciliği yok değil. Ama yazarın kitabında vurguladığı mesaj – idam cezasının değişim olgusunu yok sayması, yani rehabilitasyonu reddetmesi – siyasi hükümlere uymamakta; ancak adi suçlar için geçerli olabilir. Nesin’in siyasi duruşu akla getirilirse, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının “rehabilite edilmesi” gerektiği kanısında olduğunu düşünmek absürt olur. Bu nedenle de Berber Hayri’nin seçilmesinin yapıtın mantığına ve güdümüne son derece uygun olduğunu düşünüyorum.)

“Diğer amaçlar”dan söz ettim. İkinci sıraya, yine Hugo’nun ceza olgusu üzerine görüşlerini düşününce hapishanelerdeki insanlık dışı koşulları sergilemek konabilir. Ama Türkiye halkı için kitapta betimlenen manzara o kadar bilinen, bilmeyenlerin bile osmoz yoluyla oldukça doğru tahmin edebildiği, kanıksanmış bir olgudur ki Nesin herhangi bir ek vurgulamaya, Hugo gibi müfettiş parmağı sallamaya gerek duymaz. İşkence (kitapta yansıdığı kadarıyla dayak) ve gerek mahkûmlar gerek cezaevi idaresi tarafından sistemleştirilmiş envaiçeşit kötü muamele, örneğin Osman Şahin’in Kolları Bağlı Doğan’ında olduğu gibi ana unsur değildir Surnâme’de. Cezaevinin müdüründen gardiyanına, tutuklusundan hükümlüsüne herkesi yeni suçlara ortak eden, bu suçlar yumağının yuvarlanan bir kartopunun devleşmesi gibi bütün cezaevini kapsayan bir evren oluşturması, olaylar silsilesi doludizgin ilerlerken arka planda öylece durur; o kadarı yeter.

Üçüncü amaç (ki Nesin bunu da, bu kez giriş bölümünde, açıkça yazar) kapalı kapılar ardında, hatta kimi zaman uluorta aynı suçları büyük bir serinkanlılıkla işlemeyi adet haline getirmiş toplum bireylerinin bir kişinin cezalandırılmasıyla günahlarından arınmasının, nefretini devletçe kutsanmış, halka açık bir linç ritüeli çerçevesinde kusarak rahata ermesinin ikiyüzlülüğünü deşifre etmektir. Romanı başından sonuna bir şenlik anlatısı çerçevesine oturtarak bunu vurgular. Nesin’in bir başka öyküsünde de belirttiği gibi, “herkese seyir gerek.” Bu noktada da bir yazar notu bize yardımcı olur: “Bilindiği üzre Surnâme, Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir.” Nesin, bu anlatıda sınıf farkının denklemin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamak için devam eder: “Kolayca anlaşılmaktadır ki, bu düğünler, başlık parası veremeyip yavuklusunu kaçırdığı için dama düşenlerin değil, sultanların, şehzadelerin düğünleridir.”

Dikkatli okurlar, romanın birinci bölümünde, damaltının ilk gün geleneğinin bir parçası olan çay “ikramı” sırasında Berber Hayri’nin parası çıkışmadığında, Nesin’in bu değinmesini hatırlayacaklar kuşkusuz, ama kitabın epigrafında anılan “Berber Hayri adlı bir ırz ve namus düşmanının” dönüşümün usul usul başladığını bir süre daha sezemeyebilirler. Birçok eleştirmen tarafından ilk belgesel roman kabul edilen Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla (In Cold Blood) adlı yapıtıyla aynı noktadan yola çıkıp tam ters yönde ilerleyecektir Surnâme. Capote iki insanı alır, iki sansasyonel canavar yaratır; Nesin ise toplumun ve basının yarattığı bir canavarla başlar, ondan bir insan yaratmayı dener. Bunu yaparken de hukukun, en azından ülkemizde uygulandığı şekliyle hukuk kavramının ne olduğu sorusunu karşımıza diker, Ragıp Usta adlı roman kişisine söylettiği cümlelerin alt metninde. Onca kudretine, Adalet Sarayı gibi adlandırmalarla devlet algımızın orta yerine bayrağını diken cakasına, afra tafrasına karşılık, ne işe yaramaktadır hukuk, eğer insanı insan yapan, Ragıp Usta’nın deyişiyle “en iğrenç olanının içinde bile” yatan cevheri bulup çıkaramıyorsa?

***

Aziz Nesin, Surnâme’yi ilk sayfalarında okura tanıtırken gerçek bir olaya dayandığını, ama yalnızca “küçük bir değişiklik” yaptığını belirtir. Berber Hayri, yazarın kitapta sık sık belirttiği gibi “Cumhuriyet döneminde Sultanahmet alanında herkesin gözü önünde son asılan kaatil” değil, sondan bir öncekidir. (Nesin o son asılan idamlığın adını “Börekçi Ali” olarak verir. Bu kişi, iki çuval satıcısını soyup öldürdüğü için 24 Aralık 1960 tarihinde idam edilen Ali Ünver’dir. O da cinayet, bu da, ama Ali’nin suçu, Hayri’ninkine kıyasla, “yan baktın” diye insan öldürmeyi kanıksayabilen bir toplumu ayağa kaldıracak türden olmadığından yeterince ağır gelmemiş olabilir yazara. İşin ilginci, 25 Aralık 1960 tarihli gazeteler haberi “Dün 7 katil idam edildi” başlığıyla verirler. Ali Ünver, Sultanahmet meydanında sabah 04:30’da asıladursun, Adana, Adapazarı, Balıkesir, Konya, Sivas ve Urfa’da yine sabaha karşı “6 kaatil” daha asılmıştır. Eğer bunlar da halka açık gerçekleştiyse “Sultanahmet’te halka açık son idam” ibaresini Türkiye genelinde düşünmemek gerekir. Ertesi yıl sıra Yassıada ve İmralı’ya geldiğinde, idamların artık halkın gözünden uzak mekânlarda gerçekleştirildiğini biliyoruz; adı geçen 7 kişinin dönem gereği aynı Milli Birlik Komitesi kararıyla idam edilmiş olması gerektiğini de. Ama 24 Aralık 1960-17 Eylül 1961 arasında umuma açık daha kaç adet idam gerçekleşmiş olabileceğini araştırmak, bu yazının kapsamı dışında kalıyor.)

Oysa bu küçük değişiklik, Nesin’in yazar ehliyeti (artistic licence) diyebileceğimiz yetkiyi devreye soktuğu sayısız yeniden biçimlendirmenin yanında gerçekten o kadar ufak, o kadar önemsizdir ki, buna dikkat çekmesinin nedeni diğerlerine gözümüzü kapamamızı istemesi, anlatının akıntısına kendimizi bırakmamızı arzu, hatta talep etmesi olmalıdır. Hiciv içeren manzum bir öndeyişin açılışıyla işaret ettiği üzere Surnâme, belgesel romanın oldukça gevşek tanımlanmış sınırlamalarına dahi sığmamakta, onun çok daha ötesinde at oynatmak istemektedir. Bu nedenle, hemen her değişikliğin bilinçli olarak yapılmış olması ihtimali yüksek gözüküyor. Burada, aksi belirtilmedikçe (aşağıda parantez içinde not ettiğim) gerçek olayları değil, romanın “gerçek”lerini izleyeceğim.

Yukarıda anılan girizgâhlardan sonra Berber Hayri’yle ilk kez Adliye’nin kapıaltına tutuklu olarak getirildiğinde tanışırız. İşlediği suç, kendisinden önce herkesin kulağına varmış, idam kararı çıktığında kederinden ölecek ve Hayri’yi kimsesiz bırakacak yaşlı anacığının yardımıyla borç harç açtığı küçük bir dükkânı işleten Berber Hayri’nin ismini efsane haline getirmiştir. (Hayri Uyumaz, dükkânın sahibi değil, berber çırağıydı. İdam edildiğinde annesi, babası, diğer akrabaları hayattaydı.)

Romanın Hayri’si, adaletin karşısında, sadistlerin avucunda, dünyada daha yalnızdır Hayri Uyumaz’a kıyasla.

Perde arkası bir takım manevralar sonucu Hayri, “parlak” bir oğlan olarak malum bir istikbal arz ettiği için romanın en korkunç kişisi, olumlu hiçbir yanı bulunmayan, insanlıktan çıkmış bir yaratık olarak betimlenen Kürt Kamil’in koğuşuna verilir. Çay ikramı sahnesinde bu koğuş ağasının mutlak gücü ve hâkimiyetine tanık oluruz. Hayri’nin parasını reddeder, ama diğer bir tutukluya yönelttiği aşağılamanın aksine sevecen bir tutum takınır. O günden itibaren Kamil’in koruması altına giren Hayri, bir süre sonra ne karakolda, ne mahkemede, ne de başka bir yerde anlattığı bir gerçeği açığa vurur, vicdanını bir nebze olsun rahatlatmak için güvendiği, muhbir olduğunu bilmediği bir mahkûma içini döker. Altı yaşındaki bir oğlan çocuğunu öldürmüştür, evet; tecavüz etmeye de teşebbüs etmiş, ama bunu yapamamıştır. Hayri’yi bu korkunç suçu işlemeye iten, çocuğun babasının Hayri’ye defalarca tecavüz etmiş olmasıdır. Muhtemelen onu idamdan kurtaracağını bildiği halde bu “hafifletici neden”i kimselere anlatmaması, idamı utanca yeğlemesindendir. (Hayri Uyumaz’ın ifadesinde tecavüz edip öldürdüğünü belirttiği Meryem Uzungil, 6 yaşında sağır ve dilsiz bir kızdı. Uyumaz cesedi denize atarken suçüstü yakalanmıştı.)

Hafifletici nedenin romana girmesini anlayabiliriz. Hatta istatistiksel açıdan Uyumaz’ın geçmişinde tam da böyle olaylar olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmaz. Peki, kız çocuğunun oğlana dönüşmesine ne demeli?

Bunun şifresini romanın ilerleyen satırlarında Hayri diğer mahkûmlardan birinin, beş yaşındaki bir kıza tecavüz edip öldüren Parmakçı’nın sert yargısıyla karşılaştığında çözebileceğiz: “Hiç oğlan çocuğuna yapılır mı, benimki hiç olmazsa kız çocuğuydu.”

Romanın ilk çeyreğini devirene kadar Berber Hayri’nin suçu hakkında bildiklerimiz, onun (1) sebepsiz yere (2) bir erkek çocuğuna (3) tecavüz edip (4) öldürdüğünden ibarettir. İbrenin bu kadar Hayri’nin aleyhine dönük olmasına rağmen, o noktada –Kürt Kamil’in karşısına sıra olmuş “tazeler” çaylarını kabul edip yüz liralarını tepsiye bırakırken– şamar oğlanı Kamil’in önünden geçtiği sırada öksürdüğü için tokadı yiyip koğuşun bir ucundan diğerine uçarken, bunun yeni gelenlerin içine korku salmak için düzenlenmiş bir oyun olduğunu bildiğimiz halde Hayri’nin hayatı, geleceği için endişe ederiz ve okur olarak onun safında yer alırız. Aziz Nesin Berber Hayri’yi önce olabildiğince olumsuz bir portreyle karşımıza çıkarıp amacına en zor yoldan ulaşmaya çalışıyor gibi. Bunu başardıktan sonra Hayri’nin sırrını açıklayarak (1) ve (3)’ü siliyor, elimizde (2) ve (4) kalıyor. Bunlardan ölüm, gerçekle roman arasında değişmeyen bir olgu. Sona kalan soruyu tekrar sorayım: Kız çocuğu neden oğlana dönüşüyor? Ya da hepimiz Parmakçı gibi düşünmek, roman kişisi Hayri’yi (en azından ilk başta) gerçek Hayri’ye göre nispeten daha ağır bir suç işlemiş gibi algılamalı mıyız? Buna ileride dönmek istiyorum.

Kürt Kamil’in kitabın en taş yürekli kişisi olmasının bilinçli bir seçim olup olmadığı sorusunu es geçmek amacında değilim, bu arada. Aziz Nesin’in siyasi çizgisinin bir parçası olan milliyetçiliğinin Kürt Kamil’in şekillendirilmesinde rol oynadığını düşünmek mümkün, ama Ertan Beşe’nin “Türkiye’de Organize Suç Olgusunun Sosyolojik Analizi” (ODTÜ, 2005) konulu doktora tezinde zamanın azılı suçluları arasında “Kürt Kamil, Altın Dişli Niyazi, Balıkçı Beşiktaşlı Murtaza, Yamalı Hamdi, Tulumbacı Kör Sami ve Arnavut Büyük Cafer” olduğu belirtiliyor. Yani belgesel romanın gerçekten belgesel bir çizgi izlediği nadir noktalardan biri olabilir Kürt Kamil.

Hayri’nin itirafına dönelim. Muhbir, bu bilgiyi Kürt Kamil’e yetiştirdiğinde cinayet kurbanının Kamil’in en yakın dostlarından birinin oğlu olduğunu anlarız. Kamil’in bunu zaten bilmiyor olması çok küçük bir olasılık; olsa olsa bildiği halde o noktaya kadar Hayri’yle kedi fareyle oynar gibi oynamış olduğunu düşünebiliriz. O gece, Hayri araftan cehenneme transfer olur.

Hayri bu noktadan itibaren tecavüz objesi, koğuş ağasının zulacısı olarak prestij sahibi mahpus, gözden düşmüş orta malı, idam cezası onaylanınca yeni saygınlık kazanmış mahkûm, yaşamının dinamiklerini nihayet idrak etmiş bir çelebi olarak adlandırabileceğimiz evrelerden geçerken iki ayrı Yunan korosu onu algılayışımızı yönlendirecektir.

Birinci koro, “alçaklıkta, yozlukta, canavarlıkta birbirlerinden baskın” bir grupla avluda karşılarında konuşlanan “saygın” hükümlülerden oluşur. Sırayla önce Zıbıkçı’nın, Parmakçı’nın, Anasını Ş’apan Sülüman’ın, Ölüsevici Mareşal Davit’in, daha sonra karşı gruptan, sürekli insan haklarından dem vuran, ilk başta vicdanın sesi olarak karşımıza çıkıp sonradan genç oğlanlara sürekli tecavüz ettiği anlaşılan Gözlüklü Beyefendi’nin yorumlarını dinleriz. Bunların hepsi Hayri’ye tiksintiyle bakar, kendilerinden aşağı görür.

Romanın kişileri bir yana, yazarın kendi sesiyle konuştuğu satırlarda “sapıklık,” “zorlama cinsel sapıklık,” “yozluk,” “sodomi davranışlar” gibi terimlerin kullanımındaki özensizliğe bakarak Nesin’in cinsel yönelim konusunda o devrin oldukça sorunlu bakış açısını içselleştirmiş olduğu söylenebilir. Bugün de “ibne” sözcüğünün yerine göre esprili hitap, aşağılama aracı veya düzenbazlıkla eşdeğer (“bu işte var bir ibnelik”) kullanılması, köklü ve yaygın bir bakış açısına işaret eder. Kız çocuğuna tecavüz etmekten daha kötü bir suç arayıp bunu erkek çocuğuna tecavüzde bulabilen perspektif, belki de buna dayanmaktadır.

Yineleyeyim, bütün bu olumsuzluklara rağmen Hayri’nin çilesiyle özdeşleşmeye devam ederek romanı okumaya devam ediyoruz. Hayri de beklentimizi boş çıkarmayarak gözlerimizin önünde değişime uğramaya başlıyor.

Okun yaydan çıkıp geri çevrilmesinin imkansız hale geldiği, kaçınılmaz olarak kanla biten bir hapis kavgasından sonra zindana düşer Hayri ve ilk kez orada iç gözlem yapmak, yaşamını çözümlemek için zaman ve fırsat bulur. Bu bir nevi tefekkür evresinden sonra başka bir cezaevine, Paşakapısı’na aktarılır. İdam cezası kesinleşmiştir, sürecin bir parçası olarak bir dönem farklı bir ortamda yaşayacak, idam yaklaşırken Sultanahmet Cezaevi’ne geri gönderilecektir. Yakında ölecek bir vatandaşın sakıncalı fikirlerle karşılaşmasının bir zararı olmayacağı gerekçesiyle siyasiler koğuşundakilerle konuşmasına izin verilir. Ragıp Usta adlı roman kişisinde cisimlenen ikinci Yunan korosu ile burada tanışırız.

Koronun geri kalanı sessizdir. Üç siyasi hükümlüden arka planda yazı yazanının Hitchcockvari bir güdüyle kendisini sahnenin ucuna iliştirmiş olan Aziz Nesin olduğunu düşünmüşümdür hep, ama öyle olsa bile romanın anlatıcısı her yerdedir kitap boyunca: Hayri kapıaltına düştüğünde, mermerde şiş bilediğinde, onu asacak ipi yatırmak için zeytinyağı alındığında, gardiyanlar aralarında konuşurken başgardiyanın gözleri yaşardığında… Ne kadar yaygın olduğunu bilmediğim bir akademik görüşe göre, Aziz Nesin’i bu romanda bir yerde arayacaksak, Ragıp Usta’nın söylediklerine bakmamız gerekiyor.

Ragıp Usta’yı yaratırken, parmaklarının kütlüğüyle, aydınlık yüzüyle, şiir yazmasıyla, dünyanın düzeni üzerine analizleriyle, Murat Belge’nin işçi imgesinin “koldan ibaret bir yaratık” olarak betimlenmesinin yanlışlığını vurguladığı “Bir Afiş Dolayısıyla Devrimci Resim Üstüne” adlı 1977 tarihli makalesini öngörmüş gibidir Aziz Nesin.

Siyasilerin “Ustam” dediği bu hükümlü, Hayri’nin insanlığını teslim edip içinde gizlenen “cevher”i uyandırmakla kalmaz, “dünyanın karanlığını o cevherin nur yalazlarında boğup, yakıp, yok ederek, yeniden yepyeni, aydınlık bir dünya yaratmak”tan bahseder, “herkes kurtulmadıkça hiç kimsenin kurtulamayacağını artık anlayarak, her insan cevherinin ışıyacağı koşulda ortamı” vücuda getirmenin önemini vurgular, “insanlık görevimiz”in “yüzyıllardır denenmiş, ama sonuç alınamamış” yaklaşımı kırmak olduğunu belirtir. Ragıp Usta’yı ilk gördüğümüzde öğretmenlik de yapmış olduğunu ama en çok işçi olmaktan kıvanç duyduğunu, “dünyayı biz kuruyoruz” dediğine tanık oluruz. Daha sonra idam sehpasına çıkarıldığında bunları hatırlayacak, son sözleriyle dünyanın durmadan değiştiğine inandığını, kendisinin de artık çok farklı bir insan olduğunu söyleyecektir Hayri. Sanıyorum, değişimden dönüşüme, dönüşümden devrime uzanan çizgi, o tarihte bir romanda ne kadar açık seçik çizilebiliyorsa o ölçüde çizilmiştir. Sonradan yazacağı otobiyografisine de aynı temayı özetleyen bir başlık seçmiş, bunu yaparken yaygın halk deyişini tersine çevirerek bize göz kırpmıştır Nesin: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez. (Yine araya girmekten hicap duyuyorum, fakat gazetelerin bildirdiğine göre Hayri Uyumaz, son cümlelerini çok farklı bir yönde şekillendirmiştir. Allah’ın taksiratını affetmesini diledikten sonra kendi ölümünün 40. gününde kendisi ve Meryem için mevlit okutulmasını vasiyet etmiştir. Hem romanda, hem de gerçek olayda 5-6 saat ibret-i âlem için teşhir edilen Hayri’nin cenazesi belediye tarafından kaldırılır; roman kişisi Berber Hayri’nin anası öleli beri kimsesi kalmadığından, Hayri Uyumaz özelinde ise ailesi reddettiğinden.)

Son günler yaklaştığında gardiyanların perspektifinden de tanırız Hayri’yi. Onlar da Hayri’nin metamorfozuna tanık olurlar. Hatta Alcatraz Kuşçusu klişelerini davet edercesine kuş beslemeye başlar Hayri, ama neyse ki güvercin ya da kumru değil, serçedir bunlar. Kitabın ilk basımı için yaratılan tasarımda yağlı urganın içine konmuş kanat çırpan minik bir kuş vardır; daha sonraki basımlarda darağacından filizlenen dallar kapağa yerleşir, Hayri’nin yeniden doğuşunu daha biz kitabı açmadan haberler.

Tabii, Hayri’nin yeniden doğabilmesi için önce ölmesi gerekmektedir. Surnâme, son üç gününde şahlanan Moby Dick gibi, idama giden dört günü bütün ayrıntılarıyla betimlediği bölümleriyle doruk noktasına erişir. Bazı sahneler, tıpkı romanın bütün çerçevesi ve bölüm başlıklarındaki ağdalı dilinde olduğu gibi Osmanlı devri surnâmeleriyle bire bir örtüşür. Örneğin Hatice Sultan nasıl gümüş bir arabaya bindirilip düğüne getirildiyse, Hayri de kırmızı bir cezaevi arabasına bindirilip seyir için toplanmış halkın onu merakla beklediği Sultanahmet meydanına getirilir.

Toplumun tüm takıntı ve patlama noktalarının mikroskop altına yatırıldığı, yankesicisinden ayıcısına yetmiş bin kişiyi Sultanahmet meydanında bir insanlık yelpazesi şeklinde toplayan karnaval ortamını anlatan bölüm romanın en iyi bilinen, okuyanların aklından çıkmayan sayfalarıdır denebilir.

Bunun hemen öncesinde ise bir insanı resmi bir prosedürle öldürmenin zorluğunu aynı puantilist üslupla ve bu kez ağır bir hiciv dozuyla harmanlayarak anlatır Aziz Nesin.

Mevzuat, yazışmalar, ödenekle ilgili yaşanan sorunlar, imzalar, mühürler, hem bütün bu yükü sırtında gururla taşıyan savcıyı hem de okuyanı bezdirir. Son noktayı koyup idam gecesi birkaç saat uyumak için evine yollanan savcı bitkin ama mutludur. Her şeyin usulüne göre yapılması, kuralların harfiyen uygulanması, hiçbir falso yaşanmaması ve adalet kurumuna gölge düşmemesi, her şeyden, hatta adaletin kendisinden ve barındığı prensiplerin içinin doldurulup doldurulmadığından daha önemlidir.

Savcının bu dikkatli yaklaşımı, bütün ayrıntılarıyla işine düşkünlüğü, Kafka’nın Ceza Sömürgesi’nde işkence gerecinin işleyişini gezgine gösteren subayı anımsatır. İki metinde de hukuk gemlenemeyen bir buldozer kararlılığıyla işler, mantığı matematiksel ve kusursuzdur, zanlı her zaman suçludur, cezası da ölümdür.

***

Surnâme, ölüm cezasının ahlaki ve yasal dayanaklarını dinamitlemesi, adaletin kime ne kadar seçicilikle uygulandığını ve bu adalet düzeninin ortasında nasıl bir barbarlığın hüküm sürdüğünü sergilemesi, toplumun öç geleneğinin yasaları beslediğini göstermesi ve ikiyüzlü bir ibret alma pratiğini gözümüzün önünde lime lime ettiği için Upton Sinclair’in Chicago Mezbahaları [The Jungle] gibi ünlü örneklerle duygudaş, güçlü ve başarılı bir dava romanı sayılmalıdır, bütün eksikliklerine rağmen.

Davanın kendisine ise, yani yargılama sürecine çok az yer ayırır Aziz Nesin; emniyet, yargı ve ceza üçayağının sonuncusuna odaklanmayı tercih etmiştir. Bitirirken, konunun ilk iki aşamasıyla ilgili söylemek istediklerim var, romanın tanımladığı hukuk çemberinin ayrılmaz birer parçası oldukları için.

Hayri’nin karşısındaki kürsüye dizilmiş üç yargıçtan oluşan heyeti gözünüzün önüne getirin. Savcı da aynı safta, yargıçlar kadar yüksek olmasa da onların yanında yer alır. Karşılarında zanlı ve avukatı yer almakta. Savcı iddianameyi okur. Yargıç tanıklara ve zanlıya soruları sorar, cevapları alır, kayda geçirir. Avukata savunma yapmak ve “mahkemenin adaletine sığınmak” düşer. Karar yargıcındır. Üç yargıç bağımsız olsa da, heyet başkanının yaklaşımı diğerleri için belirleyici olabilir. Faruk Erem’in Bir Ceza Avukatının Anıları’nda anlatıldığı gibi, “başkan daha deneyimlidir, benden iyi bilir” diye oyunu içine sinmediği halde diğer üyenin değil başkanın kararı doğrultusunda kullanan, yıllar sonra yanlış insanı ölüme gönderdiğini anlayan yargıçlar gelip geçmiştir mahkeme salonlarımızdan.

Her ülkenin adalet sistemi diğerlerine göre kimi zaman ufak, kimi zaman önemli yapısal farklılıklar gösterir. Ve her ülkenin yetkili makamları kendi sistemlerinin en iyisi olduğuna inanmaktadır kuşkusuz.

Şimdi yukarıdaki tabloda oyuncuların yerlerini ve rollerini, sistemin işleyişini biraz değiştirelim, idealize edilmiş bir senaryo oluşturalım. Bu senaryoda bir yargıç vardır, ama rolü sürecin yasalara göre işleyip işlemediğini denetleyen bir hakemlikle, karar aşamasından sonra da gerekirse yasaya uygun cezayı belirlemekle sınırlıdır. Karşısında eşit uzaklıkta ve yükseklikte iddia ve savunma tarafı bulunur. Taraflar sırayla söz alırlar, jüriye kendi savlarını kabul ettirmek için çabalarlar. Her tanık, iki tarafça sorguya çekilir, tanığı çağıran taraf sorularını önce sorar, diğer tarafa ifadeyi çürütmek için fırsat tanınır, bu “çürütme”nin içerdiği soru-cevap tanığı çağıran tarafı dezavantajlı bir durumda bırakmışsa o tarafın tekrar söz alıp tanığa yeni sorular sorma hakkı vardır; yani tanık anlatısının nihai kontrolü yargıçta değil, tanığı çağıran taraftadır. Jüri üyeleri seçilirken iki tarafın da belli kurallar dahilinde istedikleri potansiyel jüri üyesini devre dışı bırakma hakkı vardır. Örneğin Berber Hayri davasında savunma tarafı, cinsel taciz kurbanlarına yardım hizmeti veren bir kuruluşta çalışan bir kişiyi jüriye almak istemeyecektir. Mahkûmiyet için jürinin oybirliği gerekirken, beraat için bir tek jüri üyesinin aklını çelmek yetecektir yürürlükte olan ceza kanununa göre.

Dava öncesi iki taraf da diğerini alt etmek için aylarca hazırlık yapacaktır. Suçu bu derece sabit bir kişiyi, Berber Hayri’yi müvekkil olarak kabul eden bir avukat ya da avukat ekibi (zanlının mali durumu düşünülürse büyük ihtimalle masrafları devlet karşılayacak, dava bu denli sansasyonel olduğu için elde edeceğine emin olduğu “suçlu” kararına hiçbir gölge düşmesini istemeyen iddia makamı, deneyimsiz bir avukatın değil, kentin en ünlü, en zengin firmalarından bir ekibin tutulmasını, hiçbir masraftan kaçınılmamasını tercih edecektir) ne yapabilir böyle bir adamı idamdan kurtarmak için?

Eğer sistem ne pahasına olursa olsun suçsuz bir kişinin güme gitmesini önlemek amacıyla tasarlanmışsa, suçsuzlar için alınmış bütün önlemler herkesin suçlu olduğunu bildiği katile de yarayacaktır kaçınılmaz olarak. Gerçek olayda Hayri Uyumaz’ın ifadesinin alınmasından cesedin bulunmasına kadar her dönemeç, zayıf noktaları yakalayabilmek için büyüteç altına alınacaktır böyle bir sistemde. Neydi bu dönemeçler?

Meryem ortadan kaybolduğunda Sarıyer’de tarama yapan polis, kısa sürede kızın en son Adil Elkovan’ın berber dükkânına girerken görüldüğünü öğrenmişti. Kapalı olan dükkâna girdiklerinde bir köşede (gazete kâğıtlarına sarılı) Meryem’in kanlı cesediyle karşılaştılar. Adil Elkovan sorguya çekildikten sonra geriye şüpheli olarak Elkovan’ın çırağı Hayri Uyumaz kaldı. Katilin olay yerine döneceğini tahmin eden polisler beklemeye koyuldular. Geceyarısından sonra dükkâna dönen Uyumaz, cesedi aldı, denize atmak üzereyken yakalandı, karakoldaki ifadesinde her şeyi itiraf etti.

Savunma planını hazırlarken filmi o noktadan geri alarak incelemek zorundasınız. İfade alınmasına olanak veren şey, polisin Uyumaz’ı suçüstü (daha doğrusu suçu örtmeye çalışırken) yakalaması. Yakalamaya olanak veren, polisin orada beklemesi. Ona olanak veren, dükkâna girip cesedi bulmaları. Dükkânda arama yapabilmeleri için geçerli bir neden lazım. Ortada bir kayıp kız olduğu ve en son o dükkâna girerken görüldüğü için bu neden önlerinde duruyor. Ama mahkeme kararı olmadan dükkâna girebilmeleri için içeride bir hareket, şüphe uyandıracak bir şey görmeleri gerekir. Akşam vakti kapalı duran dükkânın olağandışı bir görünüm arz etmeyeceği aşikâr. O nedenle bir yargıcın kararı olmadan girmemeleri gerekiyor. “Kızın hayatı tehlikede olabilir” telaşıyla nöbetçi mahkemeye gitmeden dükkâna dalmış olabilirler mi?

Eğer öyleyse bütün dava tehlikeye düşebilir. Savunma buradan ilerleyecek, dükkâna girişin yasaya uygun olmadığını daha dava başlamadan yargı makamına taşıyacak ve karar lehlerine çıkarsa gerisi çorap söküğü gibi gelecektir:

Dükkâna giriş kanunsuz ise, cesedin bulunuşu dava dosyasına dahil edilemez.

Ceset yoksa polisin dükkânın karşısında gizlenip beklemesi usulsüz hale gelir. Böylece Uyumaz’ın dükkâna girişi ve yakalanışı da kapsam dışı kalır.

Bu durumda, verdiği ifade de geçersiz sayılacaktır. Bütün bunlar bir yana, Uyumaz’ın ifadesini alan polisler ve savcı Sarıyer Canavarı’nı yakalamış olmanın heyecanıyla, ağzından çıkan her sözcüğün aleyhinde delil olarak kullanabileceği konusunda ilk başta uyarmayı unutmuş olabilirler; o durumda zaten itiraf da geçerliliğini yitirir.

Cinayet mahalline giriş kanunsuz, dosyada ne ceset var, ne ifade. Bunca delil yokluğuna rağmen jüri yanılıp zanlıyı suçlu bulsa bile yargıcın kararı feshetmesi, olmadı üst mahkemeden geri tepmesi beklenir. Bir katili idamdan kurtarmayı umarak yola çıkan avukatlar, beraat kararıyla büyük bir zafer elde etmiştir. Evet, suçluluğu bariz bir kişi suçsuz bulunmuştur, ama hukukun üstünlüğü muhafaza edilmiştir, bu da kutlamak için yeterli nedendir. Bin suçlunun salıverilmesi, bir suçsuzun haksız yere ceza yemesinden evladır. Bu sistemde temyiz hakkının sadece savunmaya tanındığını, iddia makamının mahkûmiyet için elinde tek bir fırsat olduğunu belirtelim. Dava görülse bile beraat için tek jüri üyesinin “suçsuz” oyunun yeterli olduğunu, mahkûmiyet içinse on iki jüri üyesinin oybirliğiyle “suçlu” demesi gerektiğini yukarıda belirtmiştik; yani (en azından kâğıt üzerinde) iddia makamının işi oldukça zor.

Savcı ve polis dizlerini dövmekte bu senaryoda: keşke Elkovan’dan şüphelenmeseler, onun izniyle girmiş olsalardı dükkâna. Ama belki o zaman da avukatlar, polis sebepsiz yere Uyumaz’a odaklandı diye oradan taarruza geçeceklerdi. Neyse, geçmiş olsun. Ve ders olsun: bir yağlı urganın temini için bütün bir idari ve mali mekanizmasını seferber eden adalet kurumu aynı çabayı olabildiğince adil ve eşit bir adalet düzeni yaratmak için harcayabilir, harcamalıdır.

Ama şimdi, bir kez daha, son kez, kurmacayı da, birkaç dakikadır okuduğunuz ve kulaklara hayal gibi gelen senaryoyu da bir kenara bırakıp gerçek hayata dönelim.

Her adımı yukarıda kaba çizgilerle anlatıldığı biçimde ve doğru, hakça, adaleti gözeten bir anlayışla attığını ve böylece uygar dünyaya örnek olduğunu düşünen Amerika Birleşik Devletleri’nde emniyet ve yargı kurumlarının işleyişini irdeleyen tarafsız her araştırma, uygulamada yaygın ve kökleşmiş eşitsizliğin, ırkçılığın, hak yenmesinin, bilerek yanlış alınan kararların, savunma makamından gizlenen delillerin, danışıklı dövüşün, hilebazlığın, yasadışılığın, nihayet bile bile masum insanların gaz odasına, elektrikli sandalyeye kadar götürülmesinin örneklerini açığa çıkarıyor. Teoride bireyi yücelten bir sistemde böyleyse, devlet gücünü ve itibarını teoride de pratikte de her şeyin üstünde tutan bir ülkede neler olmaz?

Aziz Nesin’in usta kalemiyle ortaya attığı ve bugün de boğuştuğumuz sorular bir yana, Surnâme’yi her okuduğumda aklıma takılan bu işte.

Aziz Gökdemir