Yaşamın dört koldan güvenlik söylemiyle sarıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu söylemle gelen kelimelerden bir tanesi “risk”. Salgınlar, savaşlar, iklim, toprak, gıda krizi… Örneklerini artırabileceğimiz, devamlı risk altında olduğumuzu bildiğimiz ve hatırda tutmak zorunda olduğumuz bir zamanda yaşadığımız da aşikâr. Ama risk kelimesinin kim tarafından nasıl kullanıldığı da önemli çünkü bu kelime her zaman olumsuz anlama gelmeyebilir, başka açılardan bakıldığında belki de anlamı tersyüz etmek mümkün olabilir. Mesela, Alain Badiou[1] sıfır riskli hayat söylemini sorunsallaştırırken, bunu “sıfır ölümlü savaş” propagandasına benzetiyordu ve güvenlik kaygısının aşk gibi pek çok duyguyu tehdit ettiğini hatırlatıyordu. Çünkü bu risksizlik tek taraflı bir yan taşıyor örneğin, sıfır ölümlü savaş bahsi Batılı askerleri kapsarken, ölüm riskini azalttığı düşünülen askeri araçların bombalarını bıraktığı toprakları riskin dışına itiyor, orada yaşayanları bir anlamda gözden çıkarmış oluyordu. Ayrıca risksizlik, bizi devamlı tedbir almak zorunda olduğumuz, üzüntüyü, kaygıyı, korkuyu sıfıra indiren, kendimizi başkasına kapadığımız bir hayat vaadi taşıyor. Oysa hayatın içinde karşılaşmamızın muhtemel olduğu pek çok duygu ve yaşantı için risk almak gerekiyor. Zira hayata gelmek kendi seçimimiz değil dolayısıyla zaten başta dünyaya gelmiş olmakla bir riskin içine doğuyoruz, hayat riskini alıyoruz.

Peki, “risk” kelimesinin bu ilk aklımıza gelen, güvenlik söylemiyle birleştiğinde korkuyu da besleyen yanını aşındırmak mümkün mü veya şöyle soralım risk kelimesine başka hangi açılardan bakabiliriz? Anne Dufourmantelle’nin, Kolektif Kitap tarafından Murat Erşen çevirisiyle basılan, “Riske Övgü” adlı kitabı bizi bu konuda düşündürüyor. Yazar, felsefi düşüncesiyle psikanalist olmanın getirdiği deneyimi bir araya getiriyor, vaka örnekleriyle okura fikirlerini somutlaştırma şansı tanıyor ve okuru “risk” kelimesinin yaşamdaki dönüştürücü işlevi hakkında sorular sormaya yöneltiyor.

Anne Dufourmantelle

Hayatımız bilinmezliğe doğru akıyor, her ne kadar öngörülerimiz olsa da tahmin ettiklerimizle yaşadıklarımızın kesişimine her zaman rastlamıyoruz. Dufourmantelle’nin deyişiyle yaşamımızdaki pek çok edim için “meçhulü göze alıyoruz”, bu da bir anlamda riski göze almak anlamına geliyor. Yazarın örnekleriyle devam edelim, “en küçük tedbir almadan, bir başkasına yüklenmiş sorumluluğu üstlenmeyi göze almak” mesela, böyle bir sorumluluk en başta cesaret gerektirir diğer yandan başkasıyla kurduğumuz ilişkiyi eşit bir yere çıkarabilir. Birinin tek başına yüklendiğini paylaşmak, o yükü ortaklaştırmak değil midir? Veya “düşüncenin komünizmini göze alarak” riske girmek, kapitalist devletlerin ve şirketlerin kontrolünde bir dünyada komünist düşünmek pek çok riski içerir gerçekten de. Çok uzağa gitmeye gerek yok, sadece bu düşüncede olduğu için cezalandırılan pek çok insan var coğrafyamızda ama o riske değmez mi? Eşit ve özgür bir yaşamı arzulama riskine girmek, başımıza gelecek meçhulü göze almak, insani olana dair her şeye yabancılaştırıldığımız bir dünyada, etik bir tavır almak değil midir aynı zamanda? Bundan dolayı hayatı risksiz olarak düşünmek veya böyle düşünmemize vesile olanları dinlemek bizi her zaman iyi bir yere çıkarmayabilir, özgürlüğümüzden çalabilir çünkü hayatta çoğu zaman varlık alanımız aldığımız riskle ilişkilenir.

“Canlı bir varlık olarak bizim için riski ölümden hareketle değil de yaşamdan hareketle düşünmek nasıl olur?” sorusunu soruyor Dufourmantelle ve bu konuda çok sık duyduğumuz “hayatını riske atmak” cümlesini sorunsallaştırıyor. Bu cümleyi duyduğumuzda veya telaffuz ettiğimizde aklımıza ilk gelenin ölüm olması ilginç değil mi? Başka türlü düşünmek mümkün mü peki? Yine yazara kulak verirsek:

“Hayatını riske atmak her şeyden önce, belki de ölmemektir. Vazgeçişin, boşluk depresyonunun, feda etmenin tüm biçimleriyle yaşarken ölmektir. Varoluşumuzun tayin edici anlarında, hayatını riske atmak, mahrem bir kehanet gibi, bizim için henüz meçhul bir bilgiden hareketle bizi öne iten eylemdir; bir dönüşüm anıdır.”

Risk, bilinmezliğe doğru akan yaşamın içinde bir karar ânını imliyor. Hayatın önümüze çıkardığı şeyler içinden seçmenin bir yanını temsil ediyor, çıkışsız hissettiğimizde mesela, yolu bulmak için risk almak gerekiyor. Biriyle karşılaştığımızda yabancılığı kırma riskine girmek, tanış olmak, sonrasında dostluğa, aşka açılan kapı olabiliyor. Bu açıdan bakınca risk dediğimiz şey aslında yaşamın içinde her gün karşımıza çıkan tesadüfi anları anlamlı kılmanın yolu olarak devreye giren, bizi eyleme iten bir durum olarak değerlendirilebilir. Sonuç her zaman olumlu olmasa da, riske girmeye değer olduğunu ölçmek mümkün değilse de, hayattaki yapma kudretimiz, aslında bir şekilde riski içeren, onu kapsayan bir yan taşıyor.

Almaktan en çok kaçındığımız risklerden biri unutmak. Birbirimize devamlı hatırlatıyoruz, karşılaşmalarımızda, sosyal medya mesajlarımızda “unutma” diyoruz, “unutma.” Ancak bu unutmama bahsinin failler tarafından işlevsel kılındığına tanık olduğumuz gibi çeşitli sanatsal edimlerde belleğin gösterinin bir parçası haline getirilmesiyle de pek sık karşılaşıyoruz. Dufourmantelle, “Riske Övgü”de bundan da bahsediyor. “Her şey unutuşa karşı savaşmanın bahanesi: Müzeler, vakıflar, arşivler, kayıtlar, ölümden sonra yapılan yayınlar; mezardan çıkarmak, üzerine ileri tarih atmak, yeniden keşfetmek, tarihlendirmek, sınıflandırmak için hangi yol kullanılırsa kullanılsın hepsi zorunlu hale gelecek. Medeniyetimiz, görkemini olduğu kadar geçmiş ihanetlerini ve ihtimallerini de, kati olarak ve zarar görmeyecek biçimde belleğe depolamak peşinde, hiç olmadığı kadar…” diyor yazar. Unutmamak önemli elbette bir gün yüzleşmek için, tanık olunanı bir anlatıya dönüştürüp kurbanın sözüne şahitlik edebilmek için. Ancak unutturmamanın ele alınışı da sorunsallaştırılması gereken bir mesele. Çünkü tüm bu müzelerin, arşivlerin, anıtların amacı çoğu zaman geçmişi şeyleştirmek, onu bir mekâna hapsederek ortadan kaldırmak veya belleği bir turizm faaliyetine dönüştürmek olabiliyor. Bu konuyu tartışan isimlerden Enzo Traverso şöyle söyler:

“Bellek günümüzde Batı toplumlarının kamusal uzamını istila etmiş hâlde: Geçmiş, şimdiki zamana eşlik ediyor ve medyanın fazlaca abarttığı, kamusal güçlerin genellikle keyiflerince yönettiği bir “bellek” olarak şimdiki zamanın kolektif imgelemine kök salıyor. Bellek, ‘anma takıntısı’na dönüşüyor ve ‘bellek mekânları’nın değer kazanması, hatta kutsallaştırılması gerçek bir ‘yer tapınması’ hâlini alıyor.”[2]

Bellek çalışmaları, geçmişin orada bir yerde kalıp gitmediğini göstermek, şimdiye etkisini tartışmak için kıymetli ancak günümüzde yönetilen bir şeye dönüştürüldüğü de oluyor ve bu sadece Batı toplumları için geçerli değil. Çünkü bahsettiğimiz arşiv mekânları neyi hatırlayıp hatırlamayacağımızı belirleyebiliyor, “anma takıntısı” özellikle enformasyon hızının üst düzeyde olduğu bir çağda belleği diri tutmak, kurbanı hatırlamaktan çok anlık bir gösterinin parçası hâline getirmek anlamına gelebiliyor. Dufourmantelle, “bu arşiv arzusu önemlidir, gerçekten de bir bellek ödevidir, ama hiçbir ‘arşiv hastalığı’ geçmişte olanlara dair bireysel ve kolektif sorumluluğumuzu hafifletmeyecek” diyor. Geçmişin yaşanmışlıklarının sorumluluğunu almak onu şimdide anlamlandırmak, acı çektirilmiş olanın sesini bugünde yankılamak demek, bu anlamda unutmama riskini almak değerli ama unutuşa bırakmama riski adına belleğin yönetilir bir şeye dönüştürülmesi veya neyin hatırlanacağına müdahale edilmesi de gözden kaçırılmaması gereken bir husus.

Günümüzde güvenlik söylemi öyle bir hal aldı ki, üzüntüsüz, kaygısız, sıfır risksiz, ölümsüz hayatlar için konfor alanımıza sıkışıp kaldık. Riski alma cesareti belki de hiç olmadığı kadar aşındı. Korkularımızla yüzleşmek yerine köşemize çekiliyoruz, hapsolup kaldığımız küçük hayatlarımız zarar görmesin diye başkasının acısına kulak tıkıyoruz, kapılarımızı sonuna kadar kilitleyip güvenlik kameralarının gözetiminde doğabilecek risklere karşı kendimizi teminat altına almaya çalışıyoruz ve korunmaya çalıştığımız her risk, hayatı bir köşeye atmamıza sebep oluyor. Bu durumda kaçındığımız duygulardan olan üzüntü riskini almak bize ne katar diye soralım ve Dufourmantelle’nin cümlelerine kulak verelim:

“Üzüntü riskini almak, melankoliye kapılmanın tersidir; onun mutlak saadetin gizli dublörü olduğunu ve bize işaret ettiği varlığın genişlemesinin, gelmekte olana gösterilen konukseverlikte dünyada olmanın başka bir imkânını hatırlattığını anlamaktır.”

Melankoliye kapılmak da yaşadığımız dünya şartları hatırlandığında yadsınacak bir durum değil fikrimce ama kaçınmaya çalıştığımız üzüntünün bizi başka türlü bir düşünmeye açmasını bekleyemez miyiz? Üzülürüz çünkü hayattan beklediklerimizin karşılığını alamamışızdır, hayallerimiz kırılmıştır, hepsinin ötesinde zor bir dünyada ifadesiz kalmışızdır. Sadece kendi coğrafyamızda tanık olduklarımız bile üzüntünün yersiz olmadığının göstergesi değil mi? Her gün umutsuz yollarda ölen göçmenleri görmek, katledilen kadınların ağıtlarına kulak vermek, talan edilen kuş yuvalarında doğanın yok edilişi karşısında çaresizliği sonuna kadar yaşamak, yoksulluktan intihar eden insanlarla aynı coğrafyada yaşadığını bilmek… Üzüntü bu nedenle bireysel olduğu kadar toplumsal yanı olan bir duygu, yaşadığımız çağda kapılarımızı ne kadar sıkı kapatsak da kurtulamayacağımız bir his. Ondan kendimizi korumak yerine onu sahiplenme riskine girmek, çözüm için de çabalamamız gerektiğinin farkında olmak anlamına gelebilir ve yazarın deyimiyle, “dünyada olmanın başka bir imkânını hatırlattığını anlamak” olarak tahayyül edilebilir.

Anne Dufourmantelle, “Riske Övgü”de dünyada olmanın riskle ilişkisini kurarken, pek çok duyguyu, hayatta karşılaşabileceğimiz pek çok durumu riski almak ve almamak üzerinden tartışıyor. Risk kelimesinin bilindik anlamını aşındırıp yerinden ediyor. Çünkü risk, hayatta var kalma çabasının bir parçasını oluşturuyor, sevme, itaat etmeme, devrim, özgürlük, kaygı tüm bunlar bir yanıyla hayatı imliyor, aldığımız riskler, varlığımızı anlamlı kılmanın imkânını yaratabiliyor. Kısacası, “Riske Övgü” hayat riskini almış olan insan türünün çevrili olduğu risklerden dönüşerek çıkabileceğini, başka türlü bir yaşamın imkânını bulabileceğini hatırlatıyor.

Emek Erez


[1] Badiou, A., Truong, N., (2021), “Aşka Övgü” (Çev. Orçun Türkay), İstanbul: Tellekt Yayınları.

[2] Traverso, E., (2019), “Geçmişi Kullanma Kılavuzu ‘Tarih, Bellek, Politika’”, (Çev. Işık Erfgüden), İstanbul: İletişim Yayınları.