Duran Emre Kanacı

Eğildi, telefonunun ekranını eliyle sildi. Tekrar kulağına götürdü gazeteci. “Alo, alo? Beni duyuyor musunuz?” Yok, ses yoktu. Başını çevirip bir kahvecideki gürültülü kalabalığa baktı, bir de ortasında açılmış alacalı mavi bir yırtıktan yağdırıp duran göğe. Bir at arabası tıkır tıkır geçti önünden. Yok, başka şansı yoktu. Sundurmaya yakın, kalabalıktan uzak bir iskemleye sırt çantasını koydu önce. Trençkotunu çıkardı, diğer iskemleye yatıracakken bir delikanlı uzandı. “Ver abi, asalım da kurusun,” dedi. “Hoş geldin. Ne içersin?” “Sade Türk kahvesi rica edeyim,” dedi gazeteci. “Hayhay.”

Bir zaman denize baktı. Küçük bir yelkenli sandal azgın bir köpek gibi çekiştiriyordu halatını. Küpeşte havalanıyor, gerisingeri suya yapışıyordu. Gazeteci çenesini avcuna dayamış, parmaklarını sakallarında gezdiriyordu. Bir yıldırım kılıç gibi indi sandalın direğine, parçaladı. “Allah muhâfaza,” dedi yan masalardan bir kadın, iç çekti. Bir rüzgâr sundurmadan içeri doldu, kadının sözünü diğerlerine taşıdı. Diğerleri kıpırdandı. “Aman be mübarek, patladın!” dedi olta takımını duvara dayamış bir adam. “Namazdan evvel dinse bari,” dedi yanındaki. “Kaldık burada, değil mi?” diye sordu kadın bile bile. Beride genç bir kız, “Yok,” dedi, “Bu akşam size eve gitmek yok!” Gazeteci tınmadı. Bu da fırtına mıydı? Meşhur Çornomorsk feribotu haberini yerinde yapmıştı o, feribotta! Odesa’ya, adı İstanbul konacak bir parkın temel atımını haber yapmaya gidiyordu. Karasu’dan kalkalı on beş dakika olmadan dalgalar sıradağlar olmuş, feribotu kuşatmıştı. Eli çantasının ön gözüne, kamerasına gitti. Vaktinde başka başka ülkelerin vakalarına uzattığı objektifini, şimdi basit bir kaza yangınıyla harabeye dönen bir ada köşkünün hâlen ayaktaki iki üç sütununa çevirmişti.

“Şu fırtına köşk yanarken patlasaydı,” dedi delikanlı kahveyi gazetecinin önüne bırakırken. “Bugün felaketler üst üste.” Boş iskemlelerden birini çekti, oturdu. “Köhne bir köşk,” diyecek oldu gazeteci, “Belediyeden birkaç fotoğrafını buldum. Art Nouveau üslubunun yaygın örneklerinden biri. Haber değeri yok!” Yuttu. “Çatır çatır yandı,” dedi delikanlı. “Vah vah,” dedi gazeteci. “Telefonun çekiyor mu?” “Hayır abi, kimsede hat yok. Telekomun antenleri hasar görmüştür. Az evvel ekip otosu geçti tepeye doğru. Birkaç saate çözerler.” Delikanlı gazetecinin koca çantasına, ayaklarındaki ağır botlara baktı. “Kampa mı geldin abi?” Sonra kalktı, “Duymadı herhalde,” diye mahcup yürüdü, içeri girdi.

Delikanlının arkasından kaçamak bir bakış attı gazeteci, yönünü denize döndü tekrar. Sundurmanın altında bir adam sigarasını dışarı üfledikçe duman yön değiştirip içeri kaçıyordu. Canı sıkıldı gazetecinin. Aklıselim olanın yağmura rağmen kalkıp bir otel aramak olduğunu biliyordu. Belki bir sabit telefon bulacak, öyle arayacaktı büroyu. “Vapur seferleri iptal oldu.” Vapur seferleri iptal olmuştu ya gazeteci yine de geceyi adada geçirmek için bürodan icazet alma gereği duyuyordu. “Konaklama faturamı saklayacağım,” da malûmu ilâm ya bir sürü kuru söz. Onu, kendisinin haber addetmediği hâdiselere atamaya başlamalarının müsebbibi öyle keskin bir habercilik ayıbı, bir çıkarların çatışması değildi. Yalnız bir eksiklik. “Haberlerinizde bir eksiklik sezinliyorum,” diyordu âmiri, “Yiten bir ses.”

“Hişt!” Gazeteci başıyla sesin sahibini aradı. Çelimsiz bir oğlan elinde poşetlerle kendini içeri attı sonra. Berideki genç kız, “Gel, saçını kurula,” dedi. Oğlan duvardan güç aldı, soluklandı. Başını eğerek “Herkese selam,” dedi. Gazeteci önüne baktı. “Denize uçuverirdin!” dedi kadın, “Büfeye kadar gidip geldim teyze,” dedi oğlan, “Herkese taze çay.” Kahveciyi bir taze râyiha aldı sonra. Gazetecinin karnı guruldadı. İskeleden tepedeki köşke, oradan belediye binasına derken yemek yemeyi unutmuştu. Büyükada’da yemek yemeyi kim unuturdu? Oğlan poşetleri tek tek açıyor, folyoya sarılı tostları delikanlının uzattığı temiz tabaklara bölüyordu. Kaşarlı, sucuklu, dereotlu peynirli, çikolatalı. “Ben çay istememiştim,” dedi gazeteci. “İkramımız,” dedi delikanlı.

Gazeteci başına geleceği biliyordu şimdi. Kahvecide mahsur kalmış vatandaşlar birer ikişer masalarını birleştirecek, fırtına dinene dek bir yapay kader ortaklığı meydana getirecekti. Sonrası ısrar kıyamet; gazeteci aralarına katılmaz, sözü alıp vatandaşların merakını gidermezse eğreti duracaktı. Bacaklarını topladı, yönünü tümden denizden yana döndü, ofladı. Kalkıp gitseydi. Az evvelki oğlan önüne bir tabak koydu. “Siz de yiyin, Lale’de yaptırdım,” dedi. Yarım parça kaşarlı, yarım parça sucuklu. Gazeteci ağzını açamadan oğlan masasına, arkadaşlarının yanına döndü. O zaman dönüp baktı gazeteci; ağzında dualarıyla kadının, balıkçı ve arkadaşının içeriye, kahvecinin uzak köşesindeki odun sobasının başına gitmiş olduklarını gördü. Sundurmayla iç kapı arasındaki bu beş altı masalık boşlukta, oğlan ve arkadaşları haricinde yalnızdı. Saydı, iki kız üç erkek. Ondan tarafa bakan yoktu. Çağırmayacaklar mıydı? Eli tabağa, bir dilim tosta gitti.

“Anlatacaklarımı ben görmedim,” dedi kızlardan biri. “Ama bin gözlerden ikisi gördü.” “Yaşa Sedef,” dedi arkadaşları. Bir yudum çay aldılar. “Ferruh adında bir adam eğilmiş, bostanını çapalıyor. Burası yağıştan günbegün incelen ada toprağının suda eriyip, Bizanslı Ignatios’un kanının da aktığı oluklara dolduğu bir kısmı. Ferruh’un çapası sert bir şeye çarpıyor. Avcuna sığan bir kutu bu. Kutunun üzerindeki çamuru temizliyor Ferruh. İçinde dört iri zeytin tanesi buluyor. Bir de nişan. Zeytin tanelerini hırkasının cebine atıp kutuyu çarşıya, Hristo’ya götürüyor. Hristo, ‘Kutu pek eski,’ diyor, ‘Birinci cihan harbinden eski. Bu nişansa Ferit Paşa’nın döneminden.’ O zaman Ferruh anlatılanları hatırlıyor. Bu zeytinler; Sedefadası’na zeytin ağaçları diktiren Paşa’nın, dalından topladıkları. Dördünü de bostanındaki odunluğa diziyor. Bostanı adımlıyor. Birini kuzeye birini güneye, doğuya ve batıya ekecek. Bostanının dört yanından dört sürgün verecek zeytin çekirdekleri. Çat! Filizler göğe tırmanacak, ağaç olacak. Ama ne ağaç! Eski dünyanın zeytinleri bunlar; gövdeleri daha sağlam, yaprakları daha diri. Çat! Zümrüt, gümüşî, kızıl taneleri daha yağlı. ‘Eski dünyanın zeytinini yaşattı,’ diyecekler, şanı diğer adalara yürüyecek. Çat! Yeri gelecek dört büyük melek inecek dört kutsal zeytinin tepesine, iki yüz sene koruyacak Ferruh’u ve soyunu, değil iki yüz, üç yüz sene! Çat! Ferruh bostanda zeytinlere yer hazırlıyor, odunluğa dönüyor. Görüyor ki dört oğlu dört zeytini dişlemiş, hem de çekirdekleri kırıp ezmiş. Dilleriyle çekirdeğin özünü topluyor, afiyetle yiyorlar. Ferruh bostana koşuyor, bir kutu daha bulana dek çapaya devam. Sedefadası’nın tüm toprağını çapalıyor bir senede. Dört oğlunun dördüyse hastalık yüzü görmüyor o günden beridir.”

Gençler hareketlenip bu sözlerin üzerine konuşurlarken gazeteci bir çay ısmarladı. Boğazını temizledi, “Tost için teşekkür ederim arkadaşlar,” dedi, “Çok lezzetliydi.” Ona yabancı bu çocuklara sarf edebileceği yeterince uzun bir cümleydi bu. “Afiyet olsun Beyefendi,” deyip önlerine döndüler. Gülüp geçti gazeteci; genç kızın incir, yok, zeytin çekirdeğini doldurmayacak bir dizi sözü nasıl etkilemişti onları. Defterini çıkarıp onunla meşgul oldu. Arkadaşlarına canhıraş bir poşet tost getiren oğlan söze başlarken yalnız birkaç amaçsız çizgi çekmişti boş sayfaya.

“Anlatacaklarımı ben görmedim,” dedi oğlan. “Ama bin gözlerden ikisi gördü.” “Yaşa Heybeli,” dedi arkadaşları. Parmaklarıyla bir ritim tuttular. “Efe adında bir çocuk eğilmiş, sakız dalını yontuyor. Babası, çakısının yokluğunu fark ettiğinde Efe’yi en son burada, Uçurum Manastırı’nın gölgesinde arayacak. Efe başını kaldırıp kurukafalı kitâbeye, ötede manastırın çanına, kırmızı çatısına bakıyor. Yazılarını okuyamıyor, oymalardaki yüzleri de tanıyamıyor ancak olsun, manastır yalnız ona emanet. Babaannesinin anlattığı adamların, Vareg korsanlarının parlak miğferleri, teknelerinden kıyılara uzattıkları uzun kılıçları gözlerinin önünden gitmiyor. Karadeniz tarafından gelmiş, Heybeli’nin güzelliğine vurulmuşlar. Kıyıya çıkıp o oymalardaki yüzleri kılıçtan geçirmişler, manastırları yağmalamışlar, ne yazık. İşte şimdi, belki bin sene sonra aynı yerde, Efe kahvecinin önünde babasının çıkmasını beklerken kulağına çalınıyor Vareg soyunun sesi. ‘Dolunayda Karadeniz tarafından geleceğiz,’ diyor kuytuda bir adam. ‘Uçurumdan tırmanacağız. İkimiz kitapları taşıyacak, siz ikiniz ikonaları sökeceksiniz. Sen kitâbede nöbet bekleyeceksin.’ Efe, küçük sivri bir dal parçasını uzun sakız dalına çakıyor çiviyle. Ona lâyık bir kılıç. Korsanlarla ancak böyle savaşılır. Güneş batıyor. Manastırın kuzey duvarında bekliyor Efe. Kılıcını bir an olsun indirmiyor. Kayalıklarda patırtılar. Sonra bir, üç, beş korsan duvarı aşıyor. Başlarındaki miğferler parlak, taşlık yolu aydınlatıyor. Manastırın koruyucusu gerisindeki telsiz cızırtılarını duymuyor, bağırıyor, kılıcını savurarak korsanların üzerine koşuyor. Ortalık gün gibi aydınlanıyor birden. O zaman korsanlar bir bir diz çöküyor yere, ellerini kaldırıyor. Korsanlar aman dilerken Efe kılıcını kınına sokuyor.”

Gazeteci şaşkın, başını defterinden kaldırdı. Demek ki yalnız uydurma masallar anlatmıyorlardı gençler birbirlerine. Geçen yaz haber olan soygun teşebbüsüydü bu. Ada yerlisi olmayan bir grup hırsızın işiydi. Fakat Efe’den bahsedilmiyordu hiçbir haberde. Gazeteci elini kaldırdı, delikanlıya salladı. “Hepimize birer çay daha.” Gençler başlarını eğip gülümsediler. Yağmur dinmemişti ya gazeteci yine de bir sıcaklık duydu. Beklemekten sıkılan balıkçıyla arkadaşı, kahveciyle helalleşip montlarını başlarının üzerine çekti, koştu. Delikanlı içeride telefon açıp annesini sordu, gazeteci telefon açıp büroyla konuşmayı anımsamadı. Çayını gençlerden yana karıştırdı.

“Anlatacaklarımı ben görmedim,” dedi diğer oğlan. “Ama bin gözlerden ikisi gördü.” “Yaşa Kınalı,” dedi arkadaşları. Birbirlerinin omuzlarına dayandılar. “Candan adında bir kadın eğilmiş, kitaplarını topluyor. Bunlar, yeni romanı için hayâtî kaynak kitaplar. Adanın tepelerinden birinde, Romanos Diogenes’in mezarının bulunduğu söylenen Metamorfoz Manastırı’nın önünde bir başka kadın yardımına geliyor. ‘Nasıl düştünüz öyle. Kitaplar da epey ağır.’ Candan kadına teşekkür ediyor. Kadın, ‘Buyurun, biraz dinlenin,’ diyor. Manastırın yanındaki evin bahçesinde soluklanıyor Candan. Kadın sorunca anlatıyor. Malazgirt’te Alparslan’ın Diogenes’e galip gelişini, onu esir düşürüşünü. Sonra canını bağışlayıp onu salışını. Rum Kralı’nın Kilikya’da askerlerince bir eşeğin sırtına bindirilip acı dolu talihsiz bir yolculukla İstanbul’a getirilişini anlatıyor. Kınalıada’ya sürgün edilişini. ‘Bu manastırda ölene dek ona Katerina adında bir kadının yaverlik ettiği anlatılır. İşte ben o kadının hikâyesini yazacağım,’ diyor Candan. Kadın, ‘Ben manastırı bilmem,’ diyor. Buraya arkadaşım Füsun hâmîlik eder. Gelince onunla konuşun, sizi bilgilendirir.’ Kadın yazmasını düzeltirken, Candan kadının elleri üzerindeki yanık izlerini görüyor. ‘Adınız neydi?’ Kadın, ‘Betül,’ diyor. ‘Ellerine ne oldu Betül?’ Betül omuz silkiyor, ‘Ocakta yaktım.’ Titriyor. ‘Anlat ne olursun.’ Betül sağa bakıyor deniz, sola bakıyor deniz. Eskinin balıkçısı, şimdinin otelcisini anlatıyor o zaman. Eskiden kocası, şimdi kâbusu olan adamın ona ettiklerini. Candan defterini açıyor. Füsun tepeye tırmandığında Betül’ü, Candan’ın omzuna dayanmış görüyor. Candan defterini kapıyor. Önce polis amirliğinin sonra aşağıdaki otelin kapısına dayanacak. Kitaplarını çantasının dibine itiyor. Betül’ün hikâyesini anlatana dek, Katerina bekleyecek.”

Gazeteci, gençleri dinlediğini belli etmekten gocundu. Duramadı, sordu. “Betül iyi mi?” “Çok iyi,” dedi oğlan, “Merak etmeyin.” Diğerlerine döndü, “İşte Candan Alaçık son kitabında Betül Hanım’ı yazmaya böyle karar vermiş.” Bu isim gazeteciye tanıdıktı, bir kitabını okumuş olacaktı geçmişte. Fakat gençler bu mâlûmatları nereden alıyorlardı? “Kusuruma bakmayın çocuklar fakat bu mâlûmatları nereden alıyorsunuz?” Birbirlerine baktılar. Biri uzanıp bir tabure çekti, gazeteciye baktı. Gazeteci adeta koştu, yanlarına oturdu. Kendisini tanıttı. “En iyisi Burgaz anlatsın,” dediler. “En çok onun hakkıdır.”

“Anlatacaklarımı ben görmedim,” dedi Burgaz. “Ama bin gözlerden ikisi gördü.” Hep birlikte “Yaşa Burgaz,” dediler. Gazeteci gözlerini yumdu, yitmiş bir sesi yeniden işitmeye çalışırcasına dikkatle dinledi. “Sait adında bir adam eğilmiş, yerden sırtı beyaz çizgili yumuşak bir taş alıyor. Barba Antimos’un ördüğü duvarlardan birine dayanıyor. Taşı sektiriyor elinde. Bir şarkı tutturuyor. Sonra taşı ileri savurup yoluna gidiyor. Bir çocuk buluyor taşı, ‘Allah’ım,’ diyor, ‘Ne güzel seker bu taş.’ Cebine atıyor. Diğer gün arkadaşlarına gösteriyor. Taşı suda sektiriyorlar. İsparilerle beraber bir ağa takılıp sandala çekiliyor taş. Balıkçının oğlu taşı bulup saklıyor. Oyun oynarken karşı adadaki başka bir çocuğa ütülüyor taşı. O da taşı yontuyor, ablası Burgaz’ın bileğine takı yapıyor. Çocuklar birbirlerine anlatıyorlar bu taşı, hem de iki gözlerinin gördükleri her bir şeyi. Birken yüz, yüzken bin oluyor anlatılanlar, her adada tek bir çocukta toplanıyor. O çocuklar her senenin Kasım’ında ev sahibi Büyükada kahvecisinde bir araya geliyor; Sait’in doğum gününü kutluyorlar. Tandan gün batımına, gün batımından sehere anlatıyorlar birbirlerine. Anlatıyorlar ki bir adanın sözü, ses olup diğerine taşınsın.”

Gazeteci ancak o zaman gençlerin bileklerindeki misinaya bağlı taş parçasını gördü. Bir an kendisini deklanşöre basıp çocukların fotoğrafını çekerken, altına iki paragrafı bile bulmayan kuru bir yazıyla büroya gönderirken gördü. “Yok,” dedi, “Bu kez öyle yağma yok.” Döndü, “İzin verirseniz ben de size bir hikâye anlatayım.” Ve bahtsız bir Büyükada köşkünün sonu yangınla biten hikâyesini, ertesi gün büro âmirinin hayretle okuyacağı biçimde anlattı. Durmadı, Çornomorsk feribotu hikâyesini sıkıştırdı araya, gençleri eğlendirdi. Bir an yağmurun dinmesini fırsat bilip açık market aradı, buldu. İyi bir kumanya dizdi. Kahveci sehere dek kapanmayacaktı nasılsa.

“Henüz buranın, Büyükada’nın sözü edilmedi,” dedi döndüğünde, sona kalan genç kıza bakıyordu. “Onu vakti gelince ben anlatacağım,” dedi kız, “Anlatacaklarımı, eh, bin gözlerden ikisi gördü,” diyeceğim. “Mehmet adında bir adam eğilmiş, telefonunun ekranını eliyle siliyor.”

Duran Emre Kanacı