Tunç Kurt

Bir süredir “Ben ne zaman yazar oldum?” sorusunun yanıtını arıyorum. Bunun için kişisel yazı tarihime şöyle bir göz attım. Pek çok eşik var aslında ve ben bu eşikleri bir bir aşarken, bir noktada kendime artık “yazar” demiş olmalıyım. İlk öyküyü yazmak, ilk öyküyü yayımlamak, ilk kitaba isim seçmek, o kitabı bastırmak, kitap hakkında yazılan ilk yazıyı okumak, ilk söyleşiyi yapmak… Bunlar olası eşiklerden bazıları sadece. Kendi özelimde, başta sorduğum sorunun yanıtını biliyorum ve sona saklamayı tercih ediyorum.

Yazma eylemi “yazar” sıfatını kendiliğinden bize isnat etmiş olur. Bu isteğe bağlı bir durum değildir, kişi edilgendir; yazan kişi, eylemin sonucu olarak artık yazardır. Bunun için herhangi bir kanıta ihtiyacı yoktur. Ortaya çıkan ürünün ikinci bir gözün beğenisine sunulmasına da gerek yoktur. Nasıl ki okuyan kişiye “okur” diyorsak –ki bunu bizden önce eylemin kendisi söyler– yazan kişi için de durum aynıdır. Fakat kendiliğinden gelen bu sıfat kesin bir nitelik içerse de herkesin hemfikir olduğu bir niteliği ortaya koyamaz. Bu yüzden salt yazma eylemi, zihnimizdeki “yazar” imgesi için yeterli değildir.

Yazan kişinin kendini yazar olarak görmesi için öz farkındalığı ya da yazdığı metinlere olan özeleştirisi önemli hale geliyor. Yani kişinin kendine “yazar” diyebilmesi için kendini yazma ediminde yeterli hissedip hissetmemesiyle ilgili bir durum bu. Bir kişi “yazar” olduğuna nasıl karar verir? Bunu anlamak için çağdaşlarıyla ya da okumaktan keyif aldığı ve hatta öykündüğü bir yazarla –ki bu yazar çağdaşı olmak zorunda değildir– kendini kıyaslayabilir. Kişinin okuma kültürü arttıkça kıyaslayabileceği kişi ve üslup sayısı da artar. Ne kadar yazar varsa o kadar üslup vardır. Böylece uçsuz bucaksız edebiyat tarihinde kendini konumlandırabilir. Yazdığı tür ve edebiyat anlayışına yakın bulduğu kişilerin içinde kendine bir yer bulabilir. Bulunduğu konum istediği bir yer midir, yoksa oraya daha çok yolu mu vardır, işte bu soruların yanıtını bulabilmek için bulunduğu noktayı işaretlemesi gerekir. Yazan kişinin kendine bir kerteriz noktası seçmesi, bulunduğu yer hakkında fikir verebilir.

Kişi, kendini yazar olduğuna ikna etmek için sadece başkalarına ihtiyaç duymak zorunda değildir. Kendini zamandan ve edebiyat kamusundan bağımsız tutup kendi yazarlık kronolojisiyle mukayese de edebilir. Yazdığı her metni, bir önceki yazdığıyla bir mücadele olarak da tanımlayabilir. Böylece ilk yazısından son yazısına olan mesafeyi nasıl kat ettiğini, ne gibi yollardan geçtiğini, bir arpa boyu mu, at başı mı, yoksa fersah fersah mı yol aldığını hesap edebilir. Nasıl ki sevdiğimiz yazarların eserlerini okurken yazılış tarihine göre değerlendirme yaptığımızda yazarın nasıl bir gelişim içerisinde olduğunu görebiliyorsak yazan kişi de kişisel kronolojisine bakarak kendi gelişimini görebilir. Sevdiğimiz yazarları okuma sebeplerimizden biri de bu gelişim hissidir. Bence gelişim denen şey tam olarak böyle olmalı. Yazar kendini tekrar eden, aynı konuyu evirip çeviren, güvenli limanlarda demir atan, bir öncekinin benzerini okura sunan kişi olmamalı. Sait Faik Sarnıç, Semaver, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Son Kuşlar gibi öykü kitaplarıyla zaten döneminde de bilinen bir öykücüydü. Pek çok dergide varlığını sürdürüyordu ama buna rağmen yeninin peşinden gitmekten vazgeçmedi. Bildiği dilin, alışkın olduğu üslubun dışına çıkmaktan geri durmadı. Belki de onu tatmin etmedi ki Az Şekerli ve Alemdağ’da Var Bir Yılan kitaplarında yer alan öyküleri yazdı. Gerçeklikle olan bağını bir çırpıda kopardı. Üzerine giydiği “Sait Faik Öykücülüğü” gömleğini çıkarıp attı. Yani kendine atfettiği “yazar” sıfatını yeniden tanımlama gereği duydu. Edebiyat kamusundaki konumunu beğenmemiş olmalı ki kendine yepyeni bir yer bulma gereği duydu. Oğuz Atay “Tutunamayanlar” ile aradı bu yeri, Orhan Pamuk “Benim Adım Kırmızı” ile postmodern bir polisiyede aradı. Haldun Taner, sadece orta direğin dertlerinde değil, mizahta, zamanda, iç sıkıntısında da aradı o yeri. Buldular mı peki? Hiç sanmıyorum, edebiyat kazık çakıp da etrafını çitlerle çevirebileceğimiz bir yer değildir. Üstüne “Özel Mülktür Girilmez” yazamazsınız. Doğası gereği konargöçerdir. Tüm bu kendini konumlandırma çabası, kişinin kendi “yazar” tanımını arama çabasından doğmaktadır. Tam da bu yüzden, kendine “yazar” diyebilmesi için, yazan kişi kendini konumlandırmalıdır. Peki, tüm bu çabalar bizi “yazar” yapar mı? Hiç sanmıyorum.

Yazar olup olmadığını anlama karmaşasını en çok kitapsız yazarlar yaşar. Sanırım en büyük ikilem bu aşamada yaşanıyordur, en azından ben o dönemlerime baktığımda bu ikilemi sonuna kadar hissetmiştim. Kitabım henüz yoktu ve büyük bir tutkuyla yazıyordum. Başta sözünü ettiğim yazma eylemi beni edilgen olarak zaten yazar yapmıştı ama yine de bir kanıta ihtiyacım vardı. Bu kanıt ise en somut haliyle karşımda duruyor olmalıydı. Rafta sevdiğim yazarların arasına koyup gururla onu seyredebilmeliydim. Olası kapak görünümlerini zihnimde çevirdiğim o kitabı elime alıp en baştan, hiç tanımadığım bir yazarı okur gibi okumalıydım. Kapağında adımın yazdığı bu kitabı gördüğüm an “Evet, ben bir yazarım” diyebilecektim. Basılmış bir kitaptan daha iyi bir kanıt olamazdı. Peki, öyle mi oldu gerçekten? İlk kitabımı elime aldığımda beni bir süre olsun yazar olduğuma ikna etmiş olsa da “yazar” sıfatını gönül ferahlığı ile kabullenmem için başka tanıklara ihtiyaç duydum. Haliyle baştaki sorumun yanıtını bu eşiğe gelince alacağımı düşünmüştüm. Her eşik başka bir yanılgıya çıkıyordu. Gerçek tanıklara ihtiyacım vardı. Kimdi bu onayını beklediğim tanıklar?

Edebiyat kamusunun sizi işaret etmesine ya da herhangi bir edebiyat ödülünü kazanmanıza bile gerek yoktur “yazar” sıfatını almak için. Bu tanığın edebiyatta söz sahibi, tanınmış bir kişi, başka bir yazar, eleştirmen, editör olmasına ve hatta elinin kalem tutmasına bile gerek yoktur. Yani sözünü ettiğim tanıkları edebiyat dünyasının tamamen dışında aramak gerekir. Sıradan bir vatandaş, herhangi bir arkadaş, bir akraba, apartmandan komşunuz bile olabilir bu kişi. Bu kişinin sihirli bir sözü vardır. Bu öyle bir sözdür ki söylediği kişi artık yazardır. Buna kimse itiraz edemez. Yazarlar birliği, sendikalar, tüm editörler, ünlü yazarlar bir araya gelse de karşı çıkmaya güçleri yetmez. O meşhur sözü duymanız yeterlidir: YAZ BUNU!

Bir kafede arkadaşınızla oturursunuz. Yan masada bir çift tartışmaktadır. Kadın, adama ağzını geleni söyler. Adam suçludur ya da öyle görünmektedir. Adamın suskunluğu, kadının öfkesi arkadaşınız tarafından ilginç bulunmuştur ve bu mutlaka biri tarafından anlatılmalıdır. Arkadaşınız için oradaki en yetkin kişi sizsinizdir. Gözlerinizin içine bakar ve der ki: YAZ BUNU!

Hafta sonu nihayet gelmiştir, kahvenizi yudumlayıp kitabınızı okuyorsunuzdur. Telefonunuza gelen mesaj sesiyle dikkatiniz dağılır. Mesajda bir bağlantı adresi vardır. Tıklayınca karşınıza bir üçüncü sayfa haberi çıkar. Okursunuz, her zamanki şeylerden biridir ama olsun. Bağlantı adresinin altında arkadaşınızın mesajını görürsünüz: YAZ BUNU!

Anneniz, babanız veyahut bir akrabanız telefonla arar ve memlekette olan biten kendince ilginç bir olayı uzun uzun anlatır. Anlatısı bitince o sihirli sözü söylemeyi de ihmal etmez: YAZ BUNU!

Oturduğunuz bir masada tanımadığınız kişiler de vardır. Sizi diğerlerine tanıtırken sizin de yazar olduğunuzu, en azından yazdığınızı söylerler. Tanımadığınız kişi yıllarca bu anı beklemiş gibi “Hayatım roman” kabilinden bir hikâye anlatır. YAZ BUNU demese de bir başkası SEN YAZARSIN BUNU der.

Hayatımda en çok duyduğum sözlerden biridir YAZ BUNU!

Zaman zaman yazmışımdır da. Gerçekten dedikleri kadar ilginç bulduğum hikâyeler de olmuştur. Yazmasam bile benzerini yazmışımdır illa ki. Bir hikâyenin yazmaya değer olup olmadığını bir şekilde anlarım. Bu mühim değil, önemli olan “yazar” sıfatının öteki tarafından kabul edilmesidir. Bu kabul, başka yazarların, editörlerin ve eleştirmenlerin onayından daha kıymetlidir. Başta sorduğum sorunun yanıtı bana göre tam olarak bu: Yazan kişi YAZ BUNU sözünü duyduğu gün “yazar” sıfatını kabul etmiş olur. O andan itibaren “Ben yazarım” demesinde herhangi bir sakınca yoktur.

Tunç Kurt