Duygu Terim

Beni buraya hapsettiler, semte, eve, kente. Dört duvar ördüler çevreme, istedikleri insan yapmaya çalıştılar. Hapishanedekilerle aynı üniformayı giymemi aynı saatlerde havalandırmaya çıkmamı bayramlarda sevdiklerimin mezarını ziyaret etmemi onlar nereye ne zaman bakıyorlarsa, o zaman oraya bakmamı istediler. Ben de dört duvarını kendi ellerimle ördüğüm bu hücrenin içinde yaşamayı öğrendim. Hayatta kalmamın bedeli özgürlüğümü feda etmemdi, kabul ettim. Koca şehr-i İstanbul’u hapishanem yaptım.

Susturamıyorum artık sesini. Şimdiye kadar her mırıltısını duyduğumda kendimi yatıştırdım. Ya namaza durdum, ya Besmele çektim, ya dükkânın önüne çıkıp tavla atacak biri var mı diye bakındım. Şimdi olmuyor, lanet Artuh’un sesi artık susmuyor. Anneni, ablanı, babanı öldürürlerken düşündüler mi? Ne duruyorsun korkak Çetin!

İnsanın kendisiyle yaşamaya alışması yıllarını alıyor. Kendini anladığını sanması, zaaflarını, alışkanlıklarını fark etmesi, sevmeyi öğrenmesi… Bomboş dünyayı doldurmaya çalışırken kilitlerin her biri üzerinizden tıkırtılarıyla kilitlenirken kaçacağınız son ev terk edilmiş, yarısı yanmış, yıkık dökük eski eviniz oluyor işte. Son anlarınızda kaçıp sığınacağınız çocukluğunuzun evi, gözünüze o zamanlar çok büyük gelen bahçeye bakan bu oda. Koca hapishanenin içindeki havalandırma alanı, volta atma yeri, nefes alma deliği. Az sonra kanla yıkanınca yerler rahatlayacağım. Ya Artuh ölecek, ya çocuk.

Hüseyin Abi’nin torununu bir iskemleye oturtmuş ellerini arkasından bağlamıştım. Bağırmayacağına söz verirse ağzındaki bandı çıkaracağımı söyledim. Kafasını salladı. “Allah Kur’an aşkına amca ne yaptım ben sana” dedi. Anlaması imkânsızdı. Onun yaşındaydım, ben anlamış mıydım sanki? Elimdeki bıçağı duvarlarda gezdirirken cevap veremedim. Çocuğun karşısına bir iskemle çekip oturdum, gözlerinin içine baktım.

Her yıl Eylül ayının ilk haftası hariç, iki hayatım birbirine değmeden akıp gidiyor. Hayatımı düzene koyup evlenmeye karar verdiğimde Çetin oldum, oğlumu okulda döven çocuğun ayağına çelme taktığımda Artuh. Tespih çekip, ağzımı doldura doldura İnşallah derken Çetin, o günü hatırlayıp Maria’nın huzurla uyumasını dileyip istavroz çıkarırken Artuh.

Altmış koca yıl…

Kahvaltılık alışverişi için Hacı Bakkal’a gitmiştim. “Peynir kalmadı, sütçü de gelmedi daha gâvurun dölü,” dedi. Genellikle bu kadar açık sözlü değildi, küfürlerini mırıltılarına gömerdi. Tezgâhın arkasından taş gibi iki ekmeği gazete kâğıdına sararak yolladı beni. Az sonra meydandaki herkesin elinde gördüğüm gazeteyle aynıydı. Yazıları okuyabiliyordum ama ardındaki kötülüğü anlayacak kadar büyümemiştim. Dalga dalga yayılan bir öfke Kıbrıs’tan, Selanik’ten İstanbul’a gelmişti.

Beyoğlu’ndaki dükkânların kepenkleri teker teker kapanıyordu. O sesler buraya ait olmadığımızı anlatıyordu. Sanki tüm kentte aynı ses vardı. Cam kırılma sesleri, kepenk tekmeleme sesleri, inşaat sesleri, hapishanemin inşaat sesleri. Şehir kendine yeni kurbanlar arıyordu.

Kamyonlarla taşınan yüzlerce insan sanki önceden belirlenmiş bir düzen içinde sokaklara dağılıyordu, herkes ne yapacağını biliyor gibiydi, ben hariç. Ellerinde sopalar, baltalar, demir çubuklarla koşuşturan insanların ve tuhaf bakışların arasında sokağımıza zorlukla ulaştım.

Evimizde tuhaf bir hal vardı. Annemin yüzüne, kapalı perdelerin arasından güneş ışığı vuruyordu. Camın önünden her geçişinde yeşil gözleri, sanki varmış gibi, bir umutla parlıyordu. Ablam Maria sağda solda bulunan birkaç değerli eşyayı valizlerin içine koymaya çalışıyordu. Babam, annemlere yardım etmemi kendisinin birazdan eve döneceğini, söyleyip dışarı çıktı. Onu camdan izliyordum. Yan evdeki Mihail Amca ile birlikte Türk komşularımızın kapılarını çalmaya başladı. Bazı kapılar açıldı. Bazıları açılmadı, babamın çükünün boyu komşumuz Hüseyin Abininkinden üç santimetre uzun diye. “Hüseyin Amca beni severdi,” dedim babama. “Ne oldu baba, ne yaptık ki biz?” “Hüseyin dükkânını genişletecek, dükkânımı dükkânı yapacak.”

Ne olduğunu anlayamadan saatler geçip gitti. Giriş kattaki evimizden sokaklarda turlayan adamların konuştuklarını duyabiliyordum. “Önce dükkânlar diyordu başlarında duran biri, burayı bırakın, önce dükkânlar.” Beyoğlu’ndaki kalabalık henüz evlerimize gelmemişti.

Babam sakalını kaşıyarak evin içinde çaresizce ileri geri turluyordu. “Haydi,” dedi sonunda. “Samatya’ya gidiyoruz, Kostas’ın eve bir ulaşalım önce, beraberce buluruz bir yol, haydi! Yolda sakın Rumca konuşmayın.” Annemin yüzünde çaresizliğin korkuyla birleştiğini görüyordum.

Korkuyordum, çok korkuyordum. Ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım. İyi ama ya Dimitri, ona ne olacaktı? O benim gibi değildi, kendisini savunamazdı. Benim en azından ailem vardı, o yalnızdı. Kargaşadan faydalanarak, “Tünele gidiyorum, Samatya’da sizi bulacağım baba,” diye bağırarak kaçtım. Grupların arasına karışa karışa Tünel’e kadar inmeyi başardım.

Dimitri’yi, ustasıyla beraber kapısına Türk Bayrağı astığı dükkânda korkudan titrerken buldum. Cumhuriyet Bayramı’nda dağıtılan küçük Türk Bayraklarını elimizde sallaya sallaya Samatya’ya doğru yola çıktık. Onlardan olduğumuzu kanıtlamış, canımızı kurtarmıştık.

O günden kalan tek şey şu ruhsuz beden oldu, yalnızca ailemi değil Artuh’u da kaybettim. Ben Artuh ve Çetin, Dimitri ve İbrahim o iki günü de, mezarsız ölülerimizi de unutmadık. Sarıldık birbirimize yitik kimliklerimizin üzerine yeni hayatlar kurduk.

Saklandım yıllarca. Beyoğlu’nda birazdan katil olacağım bu evin yakınında, onların arasında onlar gibi yaşadım. Tavla oynadım, pişpirik attım, kâfir tohumu, gâvur dölleri diye küfürler savurdum.

Bıçağımı çocuğun boynunda gezdirdim. Çocuğun gözleri kalemden yeni çıkıp beyaz kâğıda damlamış iki mürekkep lekesi gibi titriyordu. Hüseyin abi görmüyordu bu gözleri. Görse tanıdık gelir miydi? Torunundan akan kanla, kan kardeşi olacağımızı bilmiyordu.

Hadi Artuh, korkma, sıra sende! Affetmek? Lazım değildir!

Bıçak hâlâ elimdeyken tüm perdeleri açtım, güneşin uykulu ışıklarıyla odayı aydınlatmasına izin verdim. İstediğimi yaptım, biri öldü.

Duygu Terim