“Yirmi senedir polisim, ne tipler gördüm. İnsan mı hayvan mı, anlayamazsın.”
Komiser Naci – “Bir Zamanlar Anadolu’da”

Nasıl ki “işkolik”, “aşkkolik” gibi kelimeler türetebilmemizi “alkolik” kelimesini sakar kasaplar gibi yanlış yerden bölmemize borçluysak, hemen her toplu taşıma aracının isminin sonunda “-büs” olmasını da yüzyıllar öncesinin Fransa’sında kullanılan bir kelimeye aynı kör satırla girişmemize borçluyuz. Zira toplu taşıma konsepti Fransa’da ilk çıktığında adına “omnibüs” demişlerdi: Latince “herkes için”.

“Omnibüs” diye bir şey çıkmıştı çünkü çıkması gerekiyordu: Kentlerin sayıları da, nüfusları da hızla artmaktaydı. Sonra, tıpkı kente gelen bir köylünün teker teker hısım akrabasını da getirip işe yerleştirmesi gibi, omnibüsle aynı soyismi taşıyan başkaları da peyda oluverdi: Otobüs, minibüs, troleybüs…

Çok sonra, 2016 yılında, büs ailesinin bilmem kaçıncı kuşak torunlarından biri, Adanalı bir otobüs, ilginç bir olaya sahne olacaktı: İslami bir tebliğ grubu yüksek sesle sohbet eder gibi propaganda yapmaya başlamış, birileri tepki verince tartışma çıkmış, biri de bunu kameraya almış ve internete yüklemişti.

Video haberlere düştü düşmesine ama gündemin çok ama çok arka sıralarında kaldı. Neticede memleket giderek dindarlaşmakta olduğundan, hatta dindarlaşacağı kadar dindarlaştığından artık kanıksanmış, hemen hemen hiç kimsenin ilgisini çekmeyen o muhafazakâr-laik münakaşalarından bir başkasıydı işte.

Benimse o gün bugündür hiç aklımdan çıkmadı o video. Zira mevzubahis tebliğ grubunun lideri olarak görünen gencin verdiği vaaz ilginçti. Genç vaiz, dakikalar boyunca “medeniyet”ten bahsediyor, Batı medeniyetinin sahte bir medeniyet olduğundan, hakiki medeniyet için yüzümüzü Kuran’a dönmemiz gerektiğinden dem vuruyordu. Ve elbette, o meşhur dizelere uğramadan edemiyordu: “Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni / Desenize hayvanlar bizden daha medeni”

“Medeni” enteresan bir kelimedir, esasen “Medineli” demektir çünkü. Medine ise düpedüz “kent” anlamına gelir, esas adı “Yesrib” olan şehre hicret sonrasında verilen “Medine-i Münevvere” isminden kısaltılmıştır: “Aydınlanmış Kent.” Medeni olmakla kentli olmayı bir tutmuştur yani dilimiz.

Sadece bizim dilimiz de değil. “Civil” kelimesinin kökeninde de aynı mantık yatar: “Civilization” uygarlıktır, “civilis” kentli. Aristo da “insan politik hayvandır” derken, “politik” ifadesiyle bugünkü anlamından daha geniş bir ufka işaret eder. “Polis” şehir-devlettir, “politik” olansa şehir-devlete ait olan, “kentli”, “yurttaş”.

Aristo’yu çok da düşündüğümüzden değil ama uzun bir süredir kentliliğimizi ve yurttaşlığımızı geliştiriyor gibiyiz. “Omnibüs”leri, yani “herkes için” olan şeyleri artırmaya çalışıyoruz. Erişilebilir şehirler inşa ediyor, dezavantajlı cinsel kimliklere yönelik düzenlemeler öneriyor, “herkes” tanımını layıkıyla kapsamaya çalışıyoruz.

Hatta “herkes” tanımımızı geliştirerek yapıyoruz bunu. Kentlerin yalnızca insanlara ait olmadığını idrak ediyoruz mesela. Kapımızın önüne bir kap su, bir kap mama bırakıyoruz. Tombili’nin heykelini dikiyoruz. Osmanlı’ya nostaljik bakıyorsak, muhtaç leyleklere bakım yapan Gurabahane-i Laklakan’ı kurmuş olmakla iftihar ediyoruz.

Özgür Çırak

Gelgelelim edebiyat öyle demiyor.

Eski bir yazıda Ozan Can Özübal edebiyatının bir bütün olarak “bizzat insanlar tarafından konan medeniyet kriterleri göz önünde bulundurulduğunda insanın köpekten geri düştüğü bir absürdite çağına”, bir “medeniyet kaybı”na işaret ettiğini uzun uzun anlatmıştım.

Okuyanlar, bir başka genç yazar Özgür Çırak’ta da benzer bir temayı tespit edecektir. İlk kitabı “Sıcacık Bir Ev”deki öykülerinde ısrarlı bir “tersine evrim” (hayvanlaşma, bitkileşme, taşlaşma) teması izleyen Özgür Çırak’ın ikinci kitabı “Ormandan Gece Gelen”de de çok çarpıcı bir sahne vardır. Askerlerin vurduğu bir karaca ile o bölükteki bir asker, birtakım doğaüstü olaylar sonucunda bedensel olarak birleşirler, ancak çok kısa bir süre için yaşanır bu, daha sonra bu iki bünye birbirini reddeder çünkü. Fakat en başta karaca mı insana dönüşmek istemiştir, yoksa insan mı karacaya, ve sonunda karaca mı insan bedenini aşağılık bulup geri itmiştir, yoksa insan mı hayvanlığı içine sindirememiştir, orası muğlak kalır.

Sürpriz olamaz bu. “Politik” olmayı unuttuğumuz, “herkes için” ilkesini yitirdiğimiz, toplumsal olarak çözüldüğümüz bir dönemdeyiz çünkü, hepimiz biliyoruz bunu. Ekşisözlük’te “hastaneye sıçan teyze ile başlayan süreç” diye bir başlık var, 2015 yılının Mart ayında Şişli Etfal koridorlarına kakasını salıveren teyzeye referansla. “Herkes için” yapılmış bir hastanede, artık “herkes” diye bir şeyin kalmadığının ilanıydı çünkü teyzenin o “performans”ı. Bir yıl sonra, yazının başındaki tebliğ vakası geldi. “Herkes için” yapılmış bir otobüste, kendinden başka herkesi rahatsız ederek “medeniyet” nutukları veriyordu birileri. Ve nihayet, “herkes için” yapılmış bir tramvaya, “herkes” tanımımızın içine Boji de dâhil oldu diye cebinden çıkardığı boku koydu birileri. Bir insan. “Yurttaş” olmayan bir insan, Aristo’ya göre ne kadar insansa artık.

Hâl böyleyken, tramvaya bok koyan hayvanın değil de Boji’nin tarafında yer alan bizler de iğneyi kendimize batırsak iyi olacak. Gerçekten de biz, Boji toplu taşımada İstanbul turu attıkça mest olmamızın sebebinin nihayet kentteki diğer canlılara da “herkes” tanımının içinde yer verilmesi olduğuna emin miyiz? Yoksa “medeniyet” sıralamasında bir köpekten bile geriye düştüğümüzün nişanesi olarak idolleştiriyor muyuz Boji’yi, postmodern bir paganik tanrı gibi?

“Politik”liğimizi göz göre göre yitirdiğimize göre, geçtiğimiz hafta tramvayda yaşanan şey topyekûn sıçtığımızın resmi miydi yoksa, ne bir eksik ne bir fazla?

Hakan Sipahioğlu