Gamze Sarıkoca

Savaş, elimizle gösterebilecek kadar yakınımıza gelmişti artık. Arka balkonumuzdan, mutfak camımızdan görebiliyorduk.

1984 yılının Ağustos ayıydı.

Babam baskın için dağlara çıkmış, haftalardır geri dönmemişti. Eruh’taki askeri lojmanlarda, annem, ablam ve ben, her akşam sokak kapısını seyrediyorduk.

Yakında ilkokula başlayacaktım. Günlerimi, evin içinde veya lojman bahçesinde kendimi oyalayacak, tuhaf şeyler bularak geçiriyordum. Havan toplarının açtığı yarıklarda bulduğum demir bilyeleri biriktirip, meyveli buz almak için lojmandaki çocuklara satıyordum. Bir sefer de parçalanmış kuşların tüylerini toplayıp anneme yelpaze yapmıştım. Oyalanacak bir şey bulamadığım her fırsattaysa tıkınıyordum. Salçalı ekmek, anne poğaçası, elma, haşlanmış mısır, vanilyalı gofret, emzikli şeker… İlk göze çarpan özelliklerim, kırmızı yanaklarım ve düğmelerin arasında küçük pencereler açan göbeğimdi. Bazen bilerek göbeğimi şişirir, karnımı açıp, vurarak anneme gösterirdim. Annem her zaman buna güler, iştahla karnımı öperdi. O, ne zaman gülse hiçbir şeyden korkmazdım.

Herkesin evinde kanaryaları vardı, benimse kekliğim. Bizi gören herkes gülerdi. Bense, boyuma kadar gelen ahşap bir kafesin içinde kekliğimi gezdirirdim gururla. Sorarlarsa, “Bu, kekliğimin lojmanı” derdim. Onu bir asker abi yapmıştı. Kekliğimi dağlara çıktığı baskınlardan birinde yakalamış, bana hediye etmişti. O da bizim gibi dikenli tellerin içinde yaşıyordu artık. Onunla çekilmiş bir fotoğrafımız bile vardı. Çatısı olan, küçük bir köy evine benzeyen kafesi yere koymuşum, yanına çömelmişim. Bir elim kafesin üzerinde, diğer elimde yarısı yenmiş çikolata. Kafesin diğer yanında ıslak bez kokan yeşil kıyafetiyle asker abi oturmuş; elim avucunun içinde kaybolmuş. Arkamızda delik deşik lojman duvarları… Gülümsemişiz.

İki katlı lojmanımız kupkuru toprak bahçenin ortasındaydı. Şişmiş bir göbek gibi dışarı sarkan balkonları vardı. Bizim balkonumuzda koca koca sandıklar. Taşınırken eşyalarımızı bu sandıkların içine koyardık. Unuttuklarımız, kırılanlar, kaybolanlar… Evimiz giderek küçülürdü. Her taşınmamızda sandıklara arkadaşlarımı koymayı hayal ederdim.

Biz birinci katta oturuyorduk. Balkonumuzun dibinde bir köpek kulübesi. Duman köpeğimiz. Daha doğrusu babamın köpeği. Çok akıllıymış. Bazen çamaşır tellerine asılı kıyafetlerimi çalardı. Anneme göre, beni babamdan kıskanıyormuş. Bana göre o aptal bir köpekti ve babam sadece beni seviyordu.

Evimizin içerisi neredeyse bomboştu. Salonda siyah beyaz bir televizyon, iki tekli koltuk, bir yeşil kanepe. Bir gün annem ve babam kanepeyi sokak kapısının yanına taşıdılar. O günden sonra babam üzerinde kıyafetleri, ayağında botlarıyla kanepede uyumaya başladı.

Yatak odasının kapısında, çiviye asılı bir yelek dururdu. Üzerinde uzun ve ucu parlak, altın sarısı mermiler. Onun altında halkalı bir küpe gibi sallanan el bombaları. Babam yeleğe uzanmaya çalıştığımı gördüğü bir gün kulaklarımı çınlatan bir tokat atmıştı. O kapıya bir daha dokunmadım. Bir gece kapımız çalındı. Baskın olduğunu söylediler. Babam kıyafetleriyle uyuduğu kanepeden kalktı, evden çıktı. O geceden sonra yelek yok oldu.

Mutlu olduğumuz günlerin sayısı azdı ama annemin kanaatkârlığı bize de bulaşmıştı. Bir seferinde amcam memleketten bir kasa hamsi göndermiş, evimizde, doğum günüme benzer bir heyecan yaratmıştı. “Bizsiz boğazlarından geçmemiş,” demişti annem. Üzerinde bir not, bir mektup yoktu. Nereden bildiğini sordum. “Balıklar söyledi,” diye cevap vermişti. Annemin aklı, büyüdüğümüzü göremeyecek kadar meşguldü.

Annem balıkları önce una buluyor sonra kızgın yağa atıyordu. Saçımda, ellerimde ölü balık kokusu. Mutfak penceresi ardına kadar açık. Annem “Kokmuştur çocuklara” deyip ablamla beni bakkala gönderdi. Elimizde torbalar dolusu ekmek; yarıya bölüp içerisine balıkları doldurduk. Annem beni kucağına alıp mutfak tezgâhına çıkardı. Başkasının penceresinin önünde saksıda çiçekler olurdu. Bizimkinde, miğferli, tüfekli askerler ve kum torbaları… Hepsi nöbette. Pencereden dışarı çıktım. Lojmanı saran siperi boydan boya dolaşıp balık ekmek dağıtırken, hepsinden bir parça kopardım.

Bir öğlen annemle birlikte iki katlı lojmanımızın bahçesine çıktık. Annemin elinde yeni yıkadığı beyaz çarşaf ve çamaşırlarla dolu sepet vardı. Bahçedeki demir direklerin arasına eğri büğrü tel germişler. Annem sepetten bir çarşaf çıkarmış, kollarını kaldırdığında ancak erişebildiği tele parmak uçlarında çarşaf asıyor. Lastikli eteğinin beli ve içine sokuşturduğu bluzu sıyrılmış. Upuzun burnu olan bir silah belinde. Tuhaf gelmemişti. Lojmandaki çocuklar da hep silahla oynuyorlardı. Babam da, asker abiler de.

Babamın yokluğunda annem hep mantı yapardı. Biz çok sevdiğimizden mi yoksa çok uğraştırdığı için mi bilmiyorum. Sininin üzerinde açtığı hamurları küçük karelere böler, sıkılmayayım diye bana nasıl bükeceğimi öğretirdi. Annem görmeden çiğ kıymadan ağzıma atar, tadı hoşuma gitmese de annem fark edene kadar, tekrar tekrar yerdim.

Akşam olmuştu. Ablam, annemin eline tutuşturduğu sofra bezini yatak odasına serdi. Annem elindeki tepsiyi sofra bezinin ortasına koydu. Koca bir tepsi dolusu mantı. Sarımsak ve üzerindeki salçalı, naneli sosun kokusu odayı sardı. Açtım. Annem içeriden ekmek poşetiyle geldi. Ben kucağıma sofra bezini çekmiş, elimde kaşık, bekliyordum. Ablam ekmekten bir parça kopardı. Burnum tıkandı, kulaklarımda bir acı. Oda bir balon gibi şişip söndü. Büyük bir gürültü koptu. Yatak odasının camları patladı. Annem, beni ve ablamı tutup, demir karyolanın altına soktu, sürünerek yanımıza geldi. Ablam, taramalı tüfek seslerini duydukça çığlık atıyordu. Annem, çocuklarını koruyup esirgemesi için Allah’a dua ediyordu. Nefes alıp verdikçe, karyolanın altındaki toz yumakları burnuma doldu. Benim gözüm tepsideki mantıda. Açtım. Keşke bir kaşık almış olsaydım. Baba neredesin? “Sus!” dedi annem, “Baban iyi, ona bir şey olmaz.” Annem belime sarılmıştı, titrediğini hissediyordum. Her patlamada kusacak kadar karnımı sıkıyordu. Kolumla tepsiye uzanabilir miyim? Allah’ım babam ölmesin. Bir patlama daha. Tamam Allah’ım, biri ölecekse babam ölsün, annem ölmesin. Kekliğim ölsün! Duman’ı da al.

Sabaha karşı uyandım. Ortalık sessizdi. Yatağın altından çıktık. Mantının içi cam kırıkları doluydu. Ağlamaya başladım. Yutkunamıyordum. Sokak kapısının açılma sesini duyduk. Muşamba üzerinde gıcırtılı adım sesleri yaklaşıyordu. Yatak odasının kapısı yavaşça açıldı. Babam, yeleğinin cepleri boş, içeri girdi, ağlıyordu.

Gamze Sarıkoca