Türkçe yazının özgün kalemlerinden Orhan Duru’nun öykü türünü çeşitli boyutlarıyla ele alırken gerek yazınsal poetikasını gerek kuşağı hakkında dikkatlerini paylaştığı “Öykü Yazmanın Sırları” Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Yazarı öyküye yönlendiren itkilerden öyküde üslup sorunsalına kadar birçok noktaya temas eden kitap hem rehber hem de yazınsal tanıklık niteliğinde.

1940’lı yıllarda Türkçe edebiyat farklı bir dönemece girdi. Şiirde Orhan Veli ve Garip Akımı, öyküde ise Sait Faik. Bu dönemeçte “küçük adam” artık kendine yer buldu, Orhan Veli güzelim bahar rüzgârında ter kokularını, Süleyman Efendi’nin nasırını şiire konu ederken Sait Faik de kendi ifadesiyle senelerce bir misafir sıfatıyla aralarında mutlu mesut yaşadığı balıkçıları, deniz insanlarını, emekçileri öykülerine buyur etti. Aynı zamanda Selim İleri’nin vurguladığı üzere “hikâyeciliğimizde gerçek modernleşmeyi” başlatarak kendinden sonraki kuşağın da önünü açmış oldu. Nitekim, Orhan Duru da bu yazıya konu olan “Öykü Yazmanın Sırları” kitabında benzer bir yorumda bulunmakta:

“Sait Faik’i bizim kuşaktan sayıyorum. En çok Sait Faik’in etkisi altında kalmıştık öykü yazarları olarak. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabı etkilemişti bizi sanıyorum. Alemdağ’da Var Bir Yılan’da özlediğimiz yazınsal bir değişim ve atılım gerçekleştirmişti Sait Faik.” (s. 17)

Erdal Öz ve Orhan Duru, Sait Faik Hikâye Armağanı Ödül Töreni’nde (1998)

Sait Faik’in açtığı yolda 1950’li yıllara gelindiğinde ise karşımıza varoluşçuluk etkisinde bir kuşak çıkar. Kentleşme ve onun getirileri karşısında giderek içine kapanan, eserlerinin ismine varana dek bunalımlı ve sıkıntılı çoğu yirmili yaşlarda olan bir kuşak vardır. “50’li yıllar kişisel ve toplumsal olarak kıskaç içinde olduğumuz zamanlardı. Sonra aynı bunalımları birkaç kez daha geçirdik.” (s.31) Orhan Duru mevcut sıkıntının sebebini sadece toplumsal yaşamdaki bunalım değil “yazınsal tekdüzelik” olarak da görür. Onun deyişiyle “geçmişin ağır yükünden, durmadan yinelenen kalıplardan” kurtulması gereken bu kuşak farklı anlatım biçimlerini deneyecektir. Türkçe edebiyat 1950 Kuşağının Adnan Özyalçıner, Bilge Karasu, Demir Özlü, Erdal Öz, Ferit Edgü, Feyyaz Kayacan, Leylâ Erbil, Nezihe Meriç, Onat Kutlar, Özcan Ergüder, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan gibi isimleriyle birlikte yeni ve heterojen bir evreye girer. İşte bu isimlerden biri de Orhan Duru’dur. Asıl adıyla Mehmet Orhan Duru 1933 yılında İstanbul’da doğar fakat yazar daha beş yaşındayken Çankırı’ya taşınırlar. İlkokulu burada tamamlar. İstanbul’da başladığı ortaokulu ise akciğer rahatsızlığı sebebiyle Afyon’da tamamlayıp liseyi yine burada yatılı okur. Ardından Ankara Üniversitesinde veterinerlik bölümüne kaydolur. İlk öyküsü “Kadın ve İçki”nin Küçük Dergi’de yayımlanmasının ardından 1959 yılında ilk öykü kitabı “Bırakılmış Biri” yayımlanır. 1960 darbesinde veterinerlik fakültesindeki asistanlık görevinden ihraç edilir. Artık 147’ler arasındadır. Bu tarihten sonra Ulus, Cumhuriyet, Milliyet gibi gazetelerde çalışmaya başlar ve 1965 yılında Sezer Özlü’yle evlenir. Pazar Postası, Mavi, Dost gibi dergilerde yazan Duru, 1996 yılında “Sarmal” ile Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülünü kazanacak, iki sene sonra ise “Fırtına” kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’na Erdal Öz’le birlikte layık görülecektir. 2009 yılında kanserden vefat eden yazar inceleme, deneme ve gezi yazısı gibi türlerde de ürün vermiş olup çeviri ve uyarlama da yapmıştır. Bırakılmış Biri (1959), Denge Uzmanı (1962), Ağır İşçiler (1974), Yoksular Geliyor (1982), Şişe (1989), Bir Büyülü Ortamda (1991), Kısas-ı Enbiya (1979), Kıyı Kıyı Kent Kent (1977), Hormonlu Kafalar (1992), İstanbulin (1995), Küp (2008) kitaplarının sahibi Duru, şüphesiz öyküleriyle ön plana çıkar. Bunun sebebi ilkin yazarın öykü türüne verdiği önem ve bu doğrultuda gösterdiği çabadır. İkinci olarak ise Duru’nun metinlerinde özgün bir damar vardır. Bu damar temel olarak üç kavramın tek potada eritilmesidir: Bilimkurgu, toplumsallık ve kara mizah. O dönem Türkçe karşılığı dahi olmayan bilimkurguya değinecek olursak, yazar bilimkurgu eserlerini uzun uzadıya incelemiş olup bu türe farklı bir önem atfetmiştir. Nitekim türün Türkçe karşılığını TDK’ye önererek “bilimkurgu” sözcüğünün babası olmuştur. Öte yandan, günceli, toplumsalı, gündelik hayatı kurgularına dahil etmek, “daha yaratıcı ve daha düşsel” bir metin yaratmak isteyen yazarın ihtiyaçlarına da yine bu tür cevap verir:

“Bana sorsanız güncel gerçekler ayrıntılarla doludur ve çoğu kez can sıkıcıdır. Ancak onlardan kurtulmalıyız. Esin kaynağımızdır içinde bulunduğumuz ortam ve toplumsal yaşam. Ama bunları yazarken ya da baskılara başkaldırırken ille de güncel gerçekleri olduğu gibi kullanmak gerekmez. Onları öykünün kendi gerçeğine uygun bir biçime sokmak ve değiştirmek gerekir. Ben de bunu yapıyorum. Bilimkurgu ve fantezi de bunun biraz daha ileri götürülmüş biçimi.” (s. 47)

Bilimkurgunun, bazen fantezinin sindiği öykülerinin bir diğer temel unsuru ise kara mizahtır çünkü Duru’ya göre yazar savaşı olan kişidir. Kendi ifadesiyle öykü ona “kafa tutar, zorluk çıkarır” ve tıpkı bir güç müsabakası gibi ona kafa tutan öyküyle güreşmeye başlar. Nihayet, bu müsabakayı kazandığında ise rahatlama duyar. Bu doğrultuda, “Öykü Yazmanın Sırları” kitabında öykünün nasıl yazıldığına dair kabaca iki izlek sunar: İlki insanın zihninde kurduğu, zamanla demlediği ve kâğıda döktüğü vakit zaten olgunlaşmış olan ürün. Diğeriyse bu demlenme sürecinin henüz başında masaya oturmak ve öykünün kendi gerçekliğini kurana kadar onunla “cebelleşmek.” İşte bu noktada gerçek hayattan aldığı eşitsizlik, kavga, bencillik, haksızlık, iğrençlik gibi kavramları öykü gerçekliğine oturtmak için kara mizaha başvurur zira “düş kurma gereksinimine bir yanıt” olarak gördüğü öykücülüğünü karamsarlıktan kurtarmak ister:

“Bunları yazarken bir yandan da karamizahı, bir yandan fanteziyi, düşsel bir anlatımı kullanırım. Çok daha önemlisi, kasvetten ve asık yüzlülükten kurtulmak isterim. Toplumla, evrenle, başkalarıyla, inançlarla, kendime göre bir savaşım vardır. Öykücünün ve yazarın temel görevi sayarım böyle bir savaşı.” (s. 9)

İşte bu savaşın bir kolu da toplumsal düzendir. Orhan Duru yaşadığı topluma asla sırtını dönmemiş ve sosyal eleştiri yapmaktan kaçınmamıştır:

“Hemen her öykümde toplumsal sorunlar var. Ben kurguya önem veriyorum. Bilimkurgu da bunun bir yan öğesi. Bilimkurgu öykülerinin ille de toplumdan soyutlanmış olduğu söylenemez. İster bilimkurgu öyküsü yazayım, ister doğal çizgimde yazayım toplumsal sorunların verdiği ivmeyle yazıyorum.” (s. 36)

Bu özellikleriyle “Öykü Yazmanın Sırları” bir öykücünün poetikasını ortaya koyduğu bir kitap olarak okunabilir. Öte yandan kitap sadece yazarın nasıl ve neden yazdığını yahut nasıl öykü yazılması gerektiğini anlatmaz. Orhan Duru bunların yanında bilimkurgu türü ve bu türün Türkiye’deki gelişimi hakkında bilgi verir, polisiye türünü irdeler, bazı eserlere dair dikkatlerini okurla paylaşır ve kendi kuşağının öz muhasebesini yapar. Böylelikle kitap bir yönüyle öykü yazımına rehberlik ederken diğer yönüyle yazınsal tanıklık niteliği de taşır.

Metin Yetkin

Yazıdaki alıntılar, Orhan Duru’nun “Öykü Yazmanın Sırları” adlı kitabından yapılmıştır.