Ceren Ünlü

Şehri dalga dalga kaplayan sessizlikte kol kola yürürken kara batıp çıkan botlarımızın gıcırtılarını dinliyordum. Serkan’ın koluna daha da yapıştım. Zeytin yeşili, çivit mavisi ahşap kapıları, kalın perdelerin arasından sarı ışıkların süzüldüğü, önlerinde sıklamen, kasımpatı saksılarının durduğu pencereleri geçiyorduk. Başlangıçlara özgü hoş, huzursuz kıpırtılar vardı içimde. Yarım saat önce, yakınlarda oturan bir arkadaşımız arayıp bizi evindeki yılbaşı partisine çağırmıştı. Salona yığdığımız açılmayı bekleyen kolileri öylece bırakmış, kendimizi dışarı atmıştık. Renkli kapılı evlerin ardından giriş katları demir korkuluklarla kapatılmış, beş altı katlı gri apartmanların yan yana dizildiği sokağa girdik. “İşte geldik, Loşbahçe Apartmanı.”

Kapı açılır açılmaz yemek ve parfüm kokularıyla karışık sıcak ev havası esti üstümüze. Ayşegül’ün her zamanki enerjik, meraklı bakışları… İki sene önce bir kursta tanışmıştım onunla. Çok sık olmasa da arada sırada görüşüyorduk. Yeni kiraladığımız evi ararken yardım etmişti bize. Daha sık görüşürdük artık belki. Belki ben de daha dışa dönük, sosyal bir insan olurdum. Çantamdan çıkardığım şarap şişesini uzattım önce. Atkı, bere ve eldivenlerimizden kurtulmaya uğraşırken, taşınmanın zorlukları üzerine lafladık. Sonra içeri geçtik. Salon oldukça genişti, etraftaki dağınıklık rahatlatıcıydı. Daha önce gelmiş olanlar hep bir ağızdan hoşgeldinizlerle, merhabalarla karşıladılar bizi. “İşte Serkan ve Deniz, bahsetmiştim ya…” dedi Ayşegül. Ayşegül’ün kocası Erdem’i tanıyorduk, kardeşi Levent, Levent’in karısı Bahar vardı, bir de yakın arkadaşları Berna, İnci, Mehmet. Bir köşede sessizce oynayan beş altı yaşlarındaki çocukları işaret etti. “Çiçek’i biliyorsunuz zaten, -annecim, misafirlerimize merhaba desene- bu yakışıklı da yeğenim Arda, Levent’le Bahar’ın oğlu.”

Büyük bir kap içerisinde duran sıcak şaraptan doldurdum kendime. Uzun, ahşap masanın üzeri yiyeceklerle doluydu. O sırada bir kadın, sanırım Bahar’dı, sucukların ev yapımı olduğunu, ekmeğin ekşi mayadan, kekin de keçi boynuzu unundan yapıldığını fısıldadı kulağıma. Evin beyaz duvarlarının üzerine çocuklar çeşitli karalamalar, resimler yapmışlardı. Duvarlara gözümün takıldığını farkeden Ayşegül “Onları özgür bırakıyoruz, istedikleri gibi boyuyorlar,” dedi. “Yaratıcılıkları için harika!” dedim.

Serkan bir adamla saksıda limon ağacı yetişirmenin püf noktalarını konuşuyor, iki kişi kanepenin üzerinde pür dikkat satranç oynuyordu. “Neden bu kadar müziksiz kaldık arkadaşlar?” diye sordu biri ortaya. Bunun üzerine Erdem bilgisayarın başına geçti. Az sonra Nina Simone’un pütürlü, kalın, derin sesi doldurdu odayı. Ayşegül çocukların yanında, onlara eski bir tekerleme öğretiyordu. Berna da ona katıldı; iki kadın birbirlerinin avuçlarına çaprazlama vurarak tekerlemeyi söylemeye devam etti. Sesleri Nina Simone’un sesini bastırıyor, çocuklar ellerinde oyuncaklarla durgun bir halde ikisini izliyordu.

Ayşegül’ün yakın arkadaşlarından İnci vardı biraz ötemde. “Arda ve Çiçek çok özel çocuklar” dedi bana, onlara bakarak. “Öyleler,” dedim, “Çok akıllılar…” İnci başarılı bir heykeltraştı. Başta biraz kararsız kalsam da çekinerek lafa girdim. “Son serginiz çok güzeldi. Geçenlerde nihayet gezebildim. Birgün atölyenize uğramayı da isterim, bu yakınlarda galiba atölye…” Gülümsüyordu İnci. Ben de gülümsüyordum. Bir iki kelime duymayı beklemiş olabilirim. Uzayan bir andı. Kadının yüzündeki zarif gülümseme boşlukta asılı kalmış gibiydi. Gözlerini arkamdaki masada duran kurabiyelere diktiğini farkedince çekildim önünden.

O sırada Berna, “Oyun zamanı, oyun zamanı!” diyerek ellerini çırpmaya, zıplamaya başladı. Ayşegül ve Bahar da katıldı ona. Gözüm çocukları aradı ister istemez, kendi köşelerinde tren yolu kurmakla meşguldüler. Sonrasında her şey çok hızlı oldu. Büyükler kelime oyunu oynamak üzere iki gruba ayrıldı, kartlar düzenlendi, sehpanın üzerine bir kum saati, bir zil kondu. Bana ne olmuştu bilmiyordum. Keşke çocuklarla tren yolu kurabilsem diye geçiriyordum içimden. Serkan’a baktım, “Bir sorun yok, büyütme…” dedi bana bakışları. Oyunu çok ciddiye alanlar olduğu kadar, komiklikler ve ilginç esprilerle gerilen havayı yumuşatanlar da vardı. Birçok kere pas geçtim.

Oyun sonunda herkes yeniden yemeğe içmeye koyulunca ben de kinoalı muhallebinin tadına bakıp balkona çıktım. Karşı yamaçta üst üste duran karla kaplanmış evler, masaldan çıkmış gibiydi. Kartopu oynayanların uzaklardan gelen bağırışlarından başka bir ses yoktu etrafta. Bir tek balkonun yanındaki çam ağacının ağırlaşan dallarından aşağıya karlar dökülüyordu. Sigaramı yaktım. Kültablası var mı diye etrafa bakınırken fark ettim sol tarafta dikilen adamı. İrkildim. Başında eşofmanının kapüşonu öne doğru eğilmiş, hızlı hızlı ayaklarını oynatıyordu. Leven’ti bu. Az önce aynı takımdaydık, hatta kazandığımızda yumruklarımızı tokuşturmuştuk. “Manzara ne güzel!” dedim. Başını bana doğru çevirir gibi oldu, gözleri yerdeydi, bir şey demedi. “Yılbaşında kar yağmayalı uzun yıllar oldu,” dedim. Sigarasından derin bir nefes çekti. Ot kokusu sardı etrafı. Neden bir şeyler söylemeye devam ettiğimi bilmiyordum. “Hava ne kadar da ılık, ilginç doğrusu,” dedim, sonra sigaramı hızlıca söndürüp içeri girdim. Zencefilli bir kurabiye attım ağzıma. İnci, pastel boyayla duvara garip insan figürleri çiziyordu.

“Kurtla kuzu oynayalım mı?” Arkamda biri sormuştu bu soruyu. Çocuklar tren yolunu toplamışlar, bloklardan ev yapıyorlardı. Kurtla kuzu büyüklerin meselesiydi. Salon kapısına doğru ilerlerken Serkan’ın elini hissettim omzumda. Anlamıştı. “Banyo holün sonunda,” dedi. Banyoyu buldum, içeri girip kapıyı kilitledim. Bir sürü ıvır zıvırla dolu olmasına rağmen, düzenli, tertemiz, gül kurusu renklerinde teskin edici bir yerdi. Klozet kapağının üstünde oturdum bir süre. Aynanın önündeki rafta duran parfümleri kokladım, etiketlerini okudum, birini bileğime sürüp denedim, çişimi yaptım, yüzümü ıslattım, saçlarımın uçlarını düzelttim, içinde takıların durduğu çanağı karıştırdım, kolyeleri kazağımın üstüne tutup aynada nasıl göründüklerine baktım. Klozet kapağında bir süre daha oturdum. Çıktım.

Önümden rüzgar hızıyla “ho ho ho…” diyerek bir Noel Baba geçti. Ardından salonda şaşkınlık nidaları, şenlikli bir karşılama… Levent, Noel Baba olmuştu. Arda ve Çiçek heyecanlanmış gibiydiler, oynadıkları köşeden yavaşça kalkıyorlardı. Noel baba ne yapacağını bilemediği bir telaş içinde turluyordu salonda. Ayşegül çocukları hatırlattı. O da büyük bir sevecenlikle yanlarına gidip hediye paketlerini verdi. Sonra çantasından çıkardığı rengarenk çorapları dağıttı hepimize.

Elimizde çoraplarımız iyi seneler dileyip, gece için bir yere daha sözümüz olduğunu söyleyerek kalktık, herkese el salladık. Onlar da sıcak gülücüklerle karşılık verdiler. Ayşegül’le öpüştük kapıda. Bizi uğurlarken “Artık çık kabuğundan Denizcim, daha çok karış insan içine” dedi bana. “Ah az kalsın unutacaktım,” diye devam etti. “Bu akşamki hazırlıklar için bir bütçe çıkarmıştık. Kişi başı 50’şer lira düşüyor. Bir ara geçerken bırakırsınız, acelesi yok.”

Dışarı çıktığımızda gökyüzü pembeydi. Kar havası insanın içini temizliyordu sanki. “Yeni yıla on dakika kaldı,” dedi Serkan. Dik yokuşlu bir sokağın önünde, köşede durdum, yokuşa diktim gözlerimi. Yokuşlarıyla meşhurdu mahalle. Farklı bir manzara görürüm umudu sizi bazen bu yokuşlardan birini çıkmaya ikna etse de yol sırtınızı eğer, nefesinizi bitirirdi. Başka türlü olabilir şimdi, diye düşündüm. “Bir fikrim var,” dedim. “Lütfen yapma, olmaz, yorgunuz,” dedi Serkan. Anlamıştı yine. “Yok, yapacağız,” dedim. Yokuşun en başına kadar güle oynaya çıkacak, sonra çocuklar gibi bağıra çağıra oradan kendimizi aşağı salacaktık.

Ceren Ünlü