İnsan türünün tarihinde ölülerle ilişki oldukça önemli olmuştur. Ölümlü olduğunu, yaşamının o ana doğru gittiğini bilen, ölüme tanık olan ancak onu deneyimleyemeyen bir tür için ölüm kuşkusuz yaşamın belirleyici unsurlarındandır. Bu nedenle en eski öykülerin de konusudur ölüm. Mezopotamyalı Gılgamış’ın hikâyesini hatırlayabiliriz burada. Ölümü uzağında tutar Gılgamış, herkese kafa tutarken öleceği fikrini aklının kıyısından geçirmez. Ancak yakın dostu Enkidu’nun kaybıyla ölüm, yaşamının ortasına düşüverir. Bu onu o kadar etkiler ki ölümsüzlüğün sırrını bulmak için türlü maceraya atılır çünkü ölümü kabul etmek yerine ona kafa tutmak ister, ölümsüzlük ister.

Ölüm karşısında duyulan çaresizlik, onunla bir türlü yüzleşememeyi getirir, Dastur’un ifade ettiği gibi; “Ölümle mücadeleye girmeyen bir insani varoluş mümkün olmadığından, insanlığın tüm kültürel üretimini ölümü sakinleştirmek için geliştirilmiş bariyerler, savunma mekanizmaları ve silahlar oluşturur. Fakat bu mücadele boşunadır zira en nihayetinde hep ölüm kazanır.”[1] Bu nedenle insanın varoluşunu belirleyen bir yerdedir ölüm. Tam zıttı olan yaşamın ortasında durur, insan ne zaman nasıl olacağını öngöremediği bir yok olma hissiyle, sanki o gün hiç gelmeyecekmiş gibi sürdürmeye çalışır hayatını ama nihayetinde “hep ölüm kazanır”, ona varlığını hatırlatmanın bir yolunu bulur. Bundan dolayıdır ki türümüz bu duyguyu hafifletmek için pek çok yas pratiği ve ritüel üretmek durumunda kalmıştır. Mesela, kaybettiğini koyduğu mezar, ölünün sembolik olarak yaşamda devamını sağlamaz mı, kaybın yokluğunu kabul etmenin yanında onu hayatın bir köşesinde tutup, varlığını sürdürmeyi amaçlamaz mı? Bu nedenle mezar, ölümü tanımak gibi görünse de aslında onunla yüzleşememenin bir getirisidir, ölüleri yaşamda var kılmanın bir yoludur ve türümüzün hikâyesinin önemli bir parçasını oluşturur.

İnsan türünün yaşamında bu denli önemli bir meseledir ölüm ama yaşadığımız çağda, salgınlarda, batan göçmen teknelerinde sayısal ifadeye dönüşmüş, şeyleşmiş bir anlamı da çağırıyor artık. Çünkü nihayetinde bu ölümler “onların” ölümü olarak algılanıyor. Başkasının ölümü, ben’in ve senin yaşamında yer etmediğinde ise ölüme dair tüm o tarihsel kavrayış aşınıp yıkılıyor. Dahası çoğunluğun acısı olamayan ölümlerde kayba yapılan zulüm, ölüm etiğinin de çokça zarar gördüğünü gösteriyor. Başkasının ölümüne veya ölüsüne yapılan haksızlık karşısında acı, ben’in dışında tutulduğunda, insan türünün hikâyesinin başından beri ölüm karşısında oluşturduğu anlam yok oluyor ve türümüz için pek çok başka olumsuzluğun da önü açılıyor.

Tüm bu bahsettiklerimizin bağlamını bulabileceğimiz bir kitaptan söz etmek istiyorum. Giulio Cavalli’nin “Dalga” adlı kitabı, metin Can Yayınları tarafından, Yelda Gürlek çevirisi ile basıldı. Cavalli ölüme dair değerlerin aşındığı çağımıza distopik bir hikâyeyle sesleniyor. Distopya metinleri şimdiden bir ânı alarak geleceğe dair öngörülerde bulunan metinlerdir.

“Ütopya Distopya: Tarihsel Olasılığın Koşulları”[2] adlı metinde bundan şöyle bahsedilir:

“Entropi artışına tabi olan bir evrende, planlamanın doğru yönden ziyade yanlış yönde gitmesinde, ütopyanın değil de distopyanın üretilmesinin çok fazla yolu vardır. Ve daha da önemlisi distopya –tam da çok yaygın ve hızlı olmasından ötürü– yaşanan deneyimin izini taşır.”

Ne zaman neyin olacağını bilemediğimiz bir dünyada yaşarken, distopya metinleri deneyimlerimizin hangi uç noktalara evrilebileceği hakkında bize öngörüler sunar, düzenliliğin, bilinir olabilenin aksine bu metinler hey şeyin olabilirliğine dair bir açıklık bırakır ki dünyanın geldiği duruma bakınca, türümüzün yolunun nereye gidebileceğine dair bana kalırsa gerçekçi bir yan da içerir. Cavalli’nin metnini bu açıdan düşünürsek, yazarın yaşamdan çok ölümün hayatın konusu olduğu çağımızda, ölüm tamamen şeyleşirse ne olur sorusunu sordurmanın imkânını aradığını söyleyebiliriz. Çünkü ölüm baştan beri bahsettiğimiz gibi insan türünün yaşamında bir bariyer işlevi görüyor, durup düşünmeyi, başkasının ölümünü deneyimlerken kendi ölümünü hatırlayıp yaşamının devamını sorgulamasını sağlıyor, en azından tarihi boyunca böyle olduğuna dair epey bilgi var.

Cavalli’nin metni bir kıyı kasabasında geçiyor. Her günün birbirine benzediği, yaşamın kendince sürdüğü, herkesin birbirini tanıdığı bir yer DF. Bu küçük yerin kaderini değiştiren olaylar bir balıkçının denizde bulduğu cesetle başlıyor. İlk ceset rutin bürokratik işlemlerin konusu olmanın dışında çok da anlam taşımıyor. Ancak sonrasında işler değişmeye başlıyor: birbirinin tıpkısı olan cesetler, sayıları artarak DF’nin denizinden, yaşayanların sıradan hayatlarına ulaşmayı başarıyor. Ölümle ilişkisi sayılar arttıkça korkuya dönüşen bir tür için dalgalarla gelen binlerce ceset her şeyi değiştiriyor doğal olarak. Devletin üst kademelerinden de istedikleri yardımı göremeyen DF sakinleri kendi çarelerini kendileri bulmaya çalışınca her şey çığırından çıkıyor. Bir yandan “krizle” baş etme çabası verilirken, diğer yandan bu ölülere dair tavır bizi aslında daha önce bahsettiğimiz metnin sorusuyla baş başa bırakıyor; “ölüme dair etik kaybolursa neler olur?”. Bu ölülerle ilgili ilk dikkat çeken his onların insan kategorisinde bile sayılmaması olarak karşımıza çıkıyor, cesetler şeyler kategorisinde yerini alıp, insandışılaştırıldıkça şey olmanın anlamı genişliyor. Ölü eti sanayisinden, çanta ve koltuk kaplamalarında kullanılan derilere kadar, bu şeyler hem ölü olmanın hem de bir zamanlar canlı olmanın dışına yerleşiyor. Bana kalırsa Cavalli’nin metninden çıkardığımız soru böylece anlam kazanıyor. Eğer ölüme dair binlerce yıldır inşa edilen bellek aşınırsa, ölüm etiği kaybolursa insan dediğimiz türe dair elimizde hiçbir şey kalmayabilir. Anlamları aşınmış, hayata dair tüm değerleri hiçleşmiş bir tür ise yokluğunu ilan eder. Hele ki kapitalizmin krizlerinin yarattığı felaketler çağında yaşarken ve insani olanı kaybetmemenin kıymeti gittikçe daha mühim hale gelirken. Bana kalırsa, Cavalli’nin kitabının alt metinlerinden biri bu.

Metinde dikkat çeken ve hakkında düşünebileceğimiz bir diğer mesele, “başkası”nın ölümünün anlamı yani aidiyet hissedilen biz kimliğinin ya da çoğunluğun dışında kalanın ölümüne bakış. Kitapta, ortada binlerce ceset varken kimsenin bu ölülerin kim olduğuna, neden oraya geldiklerine, bu olağan dışı durumun nasıl gerçekleştiğine dair pek soru sormaması ve herkesin kendi hayat çabasının peşine düşmesi aslında hakkında düşünecek epey malzeme veriyor. Dünyada her gün tanık olunan ölümlere karşı tavrımızı da anımsatıyor. Ölüm çoğunluktan birini bulduğunda verilenle, “başkasının” bedenine geldiğinde verilen tepki arasındaki farkı ve bunun anlamını da sorgulayabiliyoruz böylece. Bu açıdan kıyıya vuran ve kenti kaplayan cesetlerin zarar verdiği, DF sakinlerinden on dört kişi hakkında kurulan şu cümlelere bakalım:

“DF’nin on dört sakini işkencenin görünen kısmı, olayların acı reçetesi, trajedinin garnitürü gibi her tarafa yayılacak vesikalık fotoğrafların ön dört çehresi, o dalganın kanıtı olmuştu…”

Ölülerin öldürdüğü on dört kişi dünyaya DF’nin içinde bulunduğu durumu göstermenin bir aracıydı, onlar yeri yurdu tanıdıkları olan ölülerdi bu nedenle trajedinin bir parçası, acının ortaklaştığının göstergesi olma işlevi görüyorlardı. Dalgalarla gelen binlerce ölü kimsesizler mezarlığında unutulup giden, batan göçmen teknelerinden kurtulamayan, sistemin kustuğu diğerleri gibi, sadece bir balıkçı kasabasının hayatını alt üst eden felaket göstergeleriydi, ölümlerinin nedenini soracak kimseleri olmadığı için sadece şeyler olarak ölenler hiyerarşisinin en altını oluşturuyorlardı. DF için onlardan kurtulmak, görünmez olmalarını sağlamak, yaşamlarını etkilemesini engellemek, onların bir zamanlar yaşayan olup olmamasını sorgulamanın çoktan önüne geçmişti. Ancak metindeki ifadesiyle “şeyler mezarlığı” sakinleri nesneleştirildikçe henüz farkında olmasalar bile DF’nin yaşayanlarının bir parçası eksiliyordu, ölüler, yaşamdan, insana dair olandan eksiltiyorlardı ve hayatın üzerine gölge gibi çöküyorlardı.

Giulio Cavalli’nin “Dalga”sı insan türünün ölümle değişen ilişkisini sorgulamaya vesile olabilecek bir metin. Ölümün siyasallaştığı, mezar hakkının bile tartışılabildiği bir coğrafyada yaşarken, ölüme dair binlerce yıllık belleğin, ona yüklenen anlamın yıkıldığına çok sık tanık oluyoruz. Yaşadığımız çağ ölümlere gebe bunun da farkında olmak gerekiyor fikrimce, iklim değişiminin sebep olabileceği krizlerin kapıda olduğu da aşikâr. Böyle bir zamanda insana dair olanın korunması elzem ve ölene dair etik bunun başında geliyor. Bu nedenle metne dair son olarak şunu söyleyebiliriz, insan türü ölüm karşısındaki tarihsel tutumunu tamamen kaybederse, neler olabileceğini düşünmek için “Dalga” kitabının mekânı olan DF’de kurgulanan dünya, bize türümüzün yolunun nereye çıkabileceğine dair soru sorma imkânı veriyor.

Emek Erez


[1] Dastur, F., “Ölümle Yüzleşmek”, s. 8, (Çev. Sinan Oruç), İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

[2] “Ütopya Distopya: Tarihsel Olasılığın Koşulları”, (Der. Michael D. Gordin Helen Tilley Gyan Prakash), (Çev. Esma Kartal, Cem Kayalıgil, Ayşegül Turan), KÜY.