Şarap, coşku ve neşenin tanrısı Dionysos bir gece yine iti çakalı etrafına toplamış, yedirmiş içirmiş, tuzlusuydu tatlısıydı, rakısıydı cilasıydı derken cümbür cemaat bir güzel kelle olmuşlar. Köylüler ve en azından köylü hısım akrabası olanlar bilir: Kırsalda bir bölük erkeğin kafayı tütsüledikten sonra ne yapacağı üç aşağı beş yukarı bellidir. İpi çözülmüş balonlar gibi, olabildiğince saçma sesler çıkararak amaçsızca etrafa dağılır ve pilleri bitmiş hâlde rastgele bir yerlere yığılıncaya değin hayhuya devam ederler. Mevzubahis gece de piizci tayfanın içinden bir aklıselim vatandaş çıkıp “Beyler aramızda tanrı var, ağır olalım” demeyince –zaten söz konusu tanrı Dionysos olduğu için dese de kendini rezil ettiğiyle kalırmış– gece yine aynı şekilde sonlanmış. Kimi küfür kıyamet, kimi şarkı türkü söyleye söyleye sarhoşların her biri ayrı bir yol tutmuş.

İçlerinden biri, Silenus adıyla biliniyormuş, gecenin şanına yakışır bir iş yapmış ve evine gidip sıcak yatağında mışıl mışıl uyuyacağına içinden geçerken gözüne kestirdiği bir gül bahçesine uzanıvermiş. “Haydi abi kalk, bak burda yatılmaz, alttan yel alırsın,” diyen biri ya olmamış, ya da olmuş ama o kaşlarını çatıp “Iııhh” diyerek ve başını yastık diye koyduğu taşa daha sıkı sarılarak inat etmiş. Velhasıl yattığı yerde kalakalmış Silenus.

Her sabahki gibi sarayının bahçesinde yürüyüşe çıkan Kral Midas, Silenus’u işte o halde bulmuş. Ama bu izinsiz ziyaretçiyi cezalandırmak şöyle dursun sarayına buyur etmiş, unvanının hakkını verip krallar gibi ağırlamış.

En sevdiği kırıklarından birine gösterilen izzet ve ikramın haberini alan Dionysos “Krallık öyle yapılmaz, böyle yapılır” dercesine Midas’a bir dilek hakkı sunmuş. Tuttuğu dilek de unvanıyla uyumlu cinstenmiş Midas’ın – ama bu kez tersten: Bütün iktidar sahiplerinin o doymak bilmezliğiyle “Tuttuğum her şey altın olsun” demiş. Yapacağı bu anlaşmanın sebep olabileceği bir sürü olumsuz sonuç bulunduğunu düşünmemiş o an. Bilgisayarına program yüklerken çıkan metne hızla “next next” der gibi onaylamış dileğini.

En başta her şey güzelmiş tabii. Perdelerden yastığına, bardağından aynasına varıncaya kadar gerekli gereksiz bütün ev eşyalarını Malatyalı sanayiciler gibi altın kaplamaya çevirdikçe mest oluyormuş. Fakat sonradan sonraya işin rengi değişmiş: Böldüğü ekmeğin de avcuna doldurduğu suyun da altına dönüştüğünü fark edince hayat Midas’a zehir olmuş. Bir de sonunda boş bulunup öz kızını da altına çevirince, ellerini bin pişman vaziyette göğe açıp dileğini geri alması için Dionysos’a yalvarmış. Muhtemelen o esnada “Ulan acele mi ediyorum acaba, son bir iki şeyi daha altına çevirmese miydim” kararsızlığından elleri terliyor, göğe açtığı avuçlarından sarı sarı buharlar tütüyormuş. Neyse ki neşenin tanrısı Dionysos bu ıstıraba kayıtsız kalmamış, Midas’a ellerini bugünkü Manisa Salihli sınırları içinde kalan Sart Çayı’nda yıkarsa büyünün bozulacağını söylemiş. Midas denileni yapınca altına çevirdiği her şey de eski haline dönmüş. Sart Çayı’ndaysa o gün bugündür altın tozları bulunur olmuş.

Güzel bir masal. İnsana dair çok şey söylüyor.

Ama devamı daha güzel, insana dair daha çok şey söylüyor: Midas’ın ellerini yıkadığı çayın kıyılarında yaşayan Lidyalılar zenginlik tutkusunun nasıl da insanın en büyük felaketine dönüşebileceğine dair en güzel hikâyelerden biri olan bu mitten çıkara çıkara –sanki öz be öz atalarımız olduklarını kanıtlamak istercesine– “Sart Çayı’nda bol altın var, kapanın elinde kalıyor” mesajını çıkarıyor ve buldukları o altınlarla da parayı icat ediyor çünkü.

Tarih laboratuvarda yinelenemiyor, bu yüzden Lidyalılar Midas mitini kıçlarından anlamasaydı dünya bugün nasıl bir yer olurdu sorusuna asla kesin bir cevap alamayacağız.

Don’t Look Up oldukça basit, “çerezlik” tabir edilebilecek bir film olsa da dünyayı yok etmek üzere olan meteordaki zengin maden rezervlerinden ağzı sulanan ultra-milyarder figürü bence bu açıdan önemliydi. Bu korkunç riski alabiliyordu o, zira işler planladığı gibi yürümezse diğer zenginlerle beraber kapağı başka bir gezegene atma şansı vardı. Yukarıdakiler kendilerini kurtarırken, dünyada kalan aşağıdakilerse tevekkül içinde ölmeyi bekleyecekti.

Hayır, beklemeyecekti. Don’t Look Up yanılıyordu.

Dünya genelinde milyonların Don’t Look Up izlediği saatlerde Niğde Kalesini gezen bir kadın altı metrelik bir çukura düşmüştü. O sırada altın sevdasına kapılmış bir grup defineci kalenin altında tünel açmaktaydı çünkü. Yaralı kadın ambulans beklerken defineciler kayıplara karışıyordu. Yapılan incelemede definecilerin kalenin altını iki yüz metre kadar oydukları ortaya çıktı.

Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’sı bu açıdan ilginçtir. Dünyayı sömüren fillere karşı gariban karıncaların mücadelesi anlatılır bu masalda. O koskoca cüsseli egemenlere karşı sonunda dâhiyane bir çözüm bulur karıncalar: Yerin altını öyle bir oyarlar öyle bir oyarlar ki sonunda fillerin ayakları altındaki zemin çöker, saltanatları başlarına yıkılır.

Acaba Niğdeli defineciler Yaşar Kemal’i okumuş muydu? Kayıplara karıştıkları için bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Okudularsa bile, tıpkı Lidyalılar gibi bir masaldan çıkarılabilecek en kötü sonucu çıkardıkları kesin. Acaba doğru mesajı almayı başarsalar bu ülke bugün nasıl bir yer olurdu, bu soruya da asla kesin bir cevap alamayacağız.

Gelgelelim sadece yukarı bakıp yaklaşan felaketi görmekle bitmiyor mesele, orası kesin. Aşağıya bakmadan, egemenlerin değil kendi zeminlerinin altını oymaya hevesli aşağıdakilerle yüzleşmeden hiçbir felaketten kaçamayacağız, orası da kesin. Neticede üstyapıyı da altyapı belirliyor, ve “Lidyalılık ruhu” altımızı oymaya devam ediyor.

Hakan Sipahioğlu