Ülker Abla bu aralar çok tanıdık, çok bildik bir kadın. Öldürülürse belki gazetelerin ilk sayfalarında, ana haber bültenlerinin ilk sırasında, cinayetten kurtulup sadece bıçaklandıysa, yüzüne kezzap atıldıysa, sakat ama hayatta kaldıysa bu sefer üçüncü sayfada, haber bültenlerinin sonlara doğru haber sıralamasında karşımıza çıkan bir kadın.

Aslında her gün karşılaştığımız bir kadın. Sadece gazetelerle haber bültenlerinde değil, sağımızda solumuzda kulağımıza çalınan hikâyelerde, gece gündüz sokaklarda, parklarda, belki uzak ya da yakın akrabalarda, alt kat komşuda, iş yerindeki yan masada, hatta belki aynada karşımıza çıkan, görünür duyulur değilmiş gibi yaptığımız, kafamızı kuma, burnumuzu kahvelerimize gömerek kaçabileceğimizi sandığımız bir kadın.

Belki de Ülker Abla bize sandığımızdan daha yakın.

Ülker, baba şiddetinden kaçıp kurtuluşu kocada arıyor ve duvara tosluyor. Babadan sonra kocadan da hastanelik olana kadar defalarca dayak yiyince sadece kimliğini alıp evden kaçıyor. Mecburen yanında taşıyor ama o kimlik ifşa olacak diye ödü kopuyor. Kimliği hiç sorulmayacak şekilde hayatın kıyısında kalırsa, kocasının onu bulamayacağını düşünüyor.

Daha önce dayak yemiş, merdivenlerden itilmiş, bıçaklanmış olarak defalarca girdiği hastaneye bu sefer refakatçi olarak sığınıyor. Hastane yemeği yiyor, refakatçi koltuğunda uyuyor, musluklarda saçlarını yıkıyor, çay otomatlarında unutulmuş bozuk paraları topluyor.

Ülker, çok korkarak hayatta kalmaya çalışıyor. Korktuğu şey ölüm değil. Kocası onu öldürürse askerdeki oğlunun babasına bıçağı takıp hapislerde çürümesinden korkuyor. Oğlu için korkuyor. Bir tek oğlunu çok seviyor ama ona göre annelik boynuna bir taş bağlayıp suya değil de sağa sola savrulmak, bir nevi gönüllü intihar. Yine de tüm anneler gibi o da diri kalmaya çalışıyor. Şimdilik.

Ülker’e göre “şimdi” en büyük ıstırap. O şimdinin arka kapısını arıyor. Bulsa çıkacak. Korkmadan sokaklara, insana karışacak. Kıçına don, eline iş buldu mu mutlu bile olacak.

Çok sıkılıyor Ülker. Kendini eylemeye çalışıyor. Hastaların ilaç alsınlar diye eline tutuşturduğu paralardan artanlarla kendine yün ve şiş alıyor. Durmadan örüyor. İki ters örüyor, bir düz örüyor. Hele televizyonsuz bir odada refakatçiyse daha çok örüyor. “Hayatı boyunca babayı tamamlamaya çalıştığını” söyleyen Froyd’a delleniyor bir gün. Ne olur ne olmaz diye elinden şişlerini alıveriyorlar. Ondan sonra o Froyd denen adama daha çok kızıyor.

Ülker 47-48 kiloluk bir ufacık kadın. Ama “abla”lığa sığınıyor. Bir de deliliğe. Abla olmanın, kadınlığa bir büyüklük, bir ağırlık yükleyip erkeklere hatta diğer kadınlara karşı bir nevi koruyucu kalkan görevi gördüğünü fark ediyor.

Diyor ki; “Erkekler deli karıdan çok korkar. Ama kadınları delirtmekten korkmaz!” O da kocasının delirttiği bir kadın. Deliliği emniyet şeridi olarak görüyor. Dayanabilmek için, tuhaf bakışlara, uzak durmalara aldırmadan hep “delimsirek” davranıyor.

Sokaktaki kadınları fark ediyor. Güneş gözlüğü, kulaklık takarak ya da ellerinde kahve bardakları taşıyıp telefonla konuşarak diğer herkesle aralarına mesafe koymaya çalışan kadınlar bunlar. O mesafeyle kendilerini korumaya çalışan kadınlar. Aslında hepsi korkuyorlar ve hayatta kalmaya çalışıyorlar. Ülker’in güneş gözlüğü, kulaklığı, telefonu yok. O ablalığa kaçıyor.

Kadınlar bir de “annelik”le korunuyorlar. Anne olan kadınlara hele de yanlarında çocukları varsa daha az ilişiliyor. Ülker anneliğinin tadına hiç varamamış şansız annelerden. Bir hamileliğini narkozsuz kürtajla sonlandırmak zorunda kalan, doğurduğu çocuğunu da askere uğurlamış, nerede olduğu bulunur diye telefonla bile arayamayan bir anne.

Ülker Abla çaresiz. Çaresizliğin insanın alnında yazdığına inanıyor. Gidecek yeri yok, yatacak yeri yok, bir kuruş parası yok, yedek donu bile yok. Ölen hastaların donlarını yıkayıp giyiyor. Bayılacak kadar aç kalıyor. Başkalarının iğrenen bakışlarına aldırmadan, tuvalet musluklarından içtiği suyla doymaya çalışıyor. Hastane tuvaletlerinde sifonu yastık, mescitte rutubet kokan seccadeleri yorgan yapıyor. Uyuyan güzel masalındaki güzele çok özeniyor. Hayır, bir prens tarafından uyandırıldığı için değil, yüz yıl deliksiz ve rahatsız edilmeden uyuyabildiği için.

Şimdilik ölmemeye, ertesi günün gazetelerinde üçüncü sayfa haberi olmamaya çalışan Ülker Abla, ihtiyacı olan bir şey verildiğinde almak zorunda olduğu için, yardım mı ikram mı, hediye mi, borç mu, karşılık mı, bağış mı olduğunu bilemediğini söylese de aslında biliyor. Her şeyin farkında. Ameliyata girmeden önce bazı hastaların ya da hasta yakınlarının cebine para sıkıştırmalarının, evlerini bedavaya temizlettirmek için eski komşusunun boş evini ona açmasının bir nevi Allah’a rüşvet olduğunu fark ediyor. Göstere göstere yapılan iyilikler denize atılmıyor da göze sokuluyor, sonra da mutlaka karşılık bekleniyor. Ondan değil belki ama Allah’tan.

Başkalarına akıl vermelerin, önünü sonunu bilmeden yargılamaların hepsini insanın kendini aklamak için yaptığını da biliyor. İnsanları sevmeye devam etmek için bazılarını gözden çıkarmayı tercih ediyor.

Ülker Abla çaresiz ama hayatta kalmanın bir yolunu hep buluyor. Düğün salonlarına sızıyor, pasta yiyor, limonata içiyor, tanımadığı gelin ve damatla fotoğraf çektiriyor. Ama en çok karşılıklı göbek atmayı seviyor. Düğün curcunasında istediği gibi çığlık atıp içindeki ufuneti atıyor.

Bir de gülmeyi seviyor. Gülmenin ağlamanın bir çeşidi olduğunu söylüyor. “Gülmek, nefsi müdafaadır!” diyor. “Ağlayanın bir, gülenin bin derdi var demişler.”

Ülker Abla, her şeye rağmen, Allah’a rüşvet niyetine de değil, iyi kalıyor, iyilik yapıyor. Yine erkek şiddetiyle hastaneye düşmüş Çiğdem, kocası tarafından öldürülünce çok üzülüyor. Cebinde kalan son parayla Çiğdem’in ruhuna döner yaptırıp parkta erkeklerle çalı arkasına geçen kadına yediriyor. “Bugün” diyor kadına, “kimseye müdana etme!”

Konuşur gibi yazmış Seray Şahiner. Biz de dinler gibi okuyoruz. Onca acının ve çaresizliğinin içindeki incecik mizaha, ironiye hayran kalıyoruz.

Kitabın Dante’den alıntılanan açılış cümlesiyle bitirelim: “Çevrene iyi bak, söylense inanmayacağın şeyler göreceksin!”

Berrin Yelkenbiçer