Wilhelm Dilthey, doğa bilimlerinin belirleyici etkisinden tamamen kurtulmuş bağımsız bir alan olarak “tin bilimleri” inşa etmeye çalışmış ve bunun için tiplerin ve tekilleşmenin önemine dikkat çekmiştir. Bağımsız, kendi ilke ve yöntemlerini kendisi belirleyen tin bilimlerinin temeli Dilthey’e göre sanat ve edebiyat olmalıdır. Çünkü “sanat yaşamı ifade etmeye çalışır. İnsani-tarihsel dünyanın tüm tekilleşmesi, bilimin onu bilmeye çalışmasından çok önce, ilk kez sanatsal yaratmada anlamaya açılır.”[1]

Sosyal bilimlerin günümüzde Dilthey’in hayalinden çok uzakta olduğuna kuşku yoktur. Tek tek yaşanan olaylardan olguya varma, tekilliğine rağmen evrensel yasalar bulma uğraşı verme ve bu yasaları ödünç alınmış birtakım yöntemlerle bilimsel bir temele oturtma çabası hâlâ sosyal bilimlerin temel nitelikleri arasında sayılabilir. Sanat ve edebiyat, özellikle post-modern dönemde iyiden iyiye öznelliğin sınırlarına hapsedilmiş ve “hoş, haz veren bir uğraş alanı” haline dönüştürülmüştür. Doğa bilimlerinin katı otoritesi, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren insani-toplumsal yaşamın üzerinde maalesef bir gölge gibi durmaktadır.

Elias Canetti’nin otuz yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar adlı eseri, sosyal bilimlerin alışılagelmiş metodolojisinin dışında bir araştırma olması bakımından oldukça önemli bir yere sahiptir. Yazar incelediği alana tek bir açıdan yaklaşmak yerine birçok disiplinin –antropoloji, psikoloji, felsefe, tarih– sentezini yaparak yönelmeye çalışır. Kitapta sanat ve edebiyata doğrudan yer verilmez, buna karşılık Canetti’nin öncelikle büyük bir edebiyatçı olduğunu zaten biliriz. Bu bakımdan Canetti yaklaşımıyla Dilthey’in yaklaşımı arasında dolaylı olarak bir bağlantı kurulabilir.

Körleşme’nin Profesör Kien’i, Kitle ve İktidar’ın yazılmasından çok önce kurgulanmış bir karakterdir. Kien, sanki “insani-tarihsel dünyanın tüm tekilleşmesi”ni ifade eder. Her iki eseri de inceleyen okur iki çalışma arasındaki yakın akrabalığı rahatlıkla görebilir. Körleşme’nin son bölümünde anlatıcı, Kitle ve İktidar’ı haber veriyormuşçasına şöyle der:

Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. “İnsanlık”, bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok, çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaktayız.[2]

Elias Canetti bu satırları yazdığında henüz yirmi altı yaşındadır. Kitap Nazi Almanya’sı tarafından yasaklanmış, 1960’lı yıllara kadar da pek ilgi görmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın umutsuzluk ortamında kitle psikolojisi, devlet, iktidar ve güç ilişkilerine odaklanan yazar, kendisini uzun yıllar sürecek bir araştırmaya adamış, hatta bu nedenle diğer çalışmalarına ara vermek zorunda kalmıştır. Dilthey’in sosyal bilimler için sanat ve edebiyatın temel alınması gerektiği savı deyim yerindeyse Canetti’de vücut bulmuştur.

Körleşme’nin temel problematiği zamanla derinleştirip çok katmanlı hale gelir. Yazar elli beş yaşına geldiğinde Kitle ve İktidar’ı ancak tamamlayabilmiştir. Her iki kitabı da aşırı yoruma gerek kalmadan insan doğasına dair bir inceleme olarak kabul edebiliriz. Bu bakımdan Kitle ve İktidar’da “doğa” probleminin ele alınışının edebi bir temele dayandırıldığını söylemek abartı olmayacaktır.[3] İnsan doğasında şiddetin kökenini “emir”, “kaçış” ve “sızı” kavramlarıyla açıklayan yazar, ilgilendiği terimlerin tarih-öncesi dönemlerde ne anlama geldiği üzerinde durmuş ve bu kavramların dilden önce de belli davranışlarda açığa çıktığını iddia etmiştir.

“Emir” ile ilgili bölümün hemen girişinde şöyle denir:

“Emir dilden eskidir. Böyle olmasaydı, köpekler emirleri anlamazdı. Hayvanlar dili anlamaksızın kendilerinden istenilenin ne olduğunu anlamaları için eğitilebilirler. Eğiten kişi isteğini onlara kısa ve net emirlerle bildirir; bu emirler öz olarak insanlara yöneltilen emirlerden hiç farklı değildir.”[4]

Canetti’ye göre emrin en eski sonucu kaçıştır. İki hayvan arasındaki kuvvet eşitsizliği kaçışı doğurur ve güçsüz hayvan –doğal olarak– kaçması gerektiğini hisseder. Herhangi bir kovalamaca olmaması durumunda dahi “emir” zayıf olanı kaçmaya zorlar: Güçsüz hayvan, “yalnız başına tehditten, bakıştan, sesten, dehşet veren görünüşlerin hepsinden kaçar.”[5]

Canetti, bütün emirlerin esas itibariyle kaçıştan türediğini düşünür. Emirle ilgili ilk dikkat çeken şey emrin bir eylemi başlatmasıdır:

“Belirli bir yönü işaret ederek uzatılmış bir parmağın emir etkisi olabilir: Burada söz konusu olan tek şey verili bir yöndeki hareketle, belirli bir eylemin başlatılmasıdır. Parmağı gören bütün gözler aynı yöne çevrilir. Sanki emir için en önemli şey, yönü belirlenmiş harekettir.”[6]

Güçlü olanın verdiği emir ve bunun sonucunda gerçekleşen eylem, diğer bütün eylemlerden öz itibariyle farklıdır. Nitekim böyle bir emir yabancı, bize ait olmayan bir şeydir ve dolayısıyla diğer eylemlerimizden de bütünüyle ayrı muhtevaya sahiptir. Kişinin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği eylem ile irade dışı gerçekleşen eylem arasında devasa bir fark vardır. İnsan zihni “yönü başkası tarafından belirlenmiş hareket”i –maalesef– acı bir hatıra olarak saklar.

Profesör Kien’in hikayesi de benzer şekilde seyreder. Romanın birinci bölümünde okuyucu Kien’i dünya dışı bir varlıkmış gibi düşünür. Maddi kaygısı olmayan ve yalnızca kitaplarla dolu bir odada kendini bilgiye adayan Kien, aslında güçten yoksun bir karakterdir. Arkadaşı ya da sevgilisi yoktur. Yapayalnızdır. Evindeki temizlikçi ile evlenmeye karar verdikten sonra tüm hayatı değişmeye, altüst olmaya başlar. Karısı Kien’e sürekli emirler verir ve güçlü olduğunu hissettiği anda onu evden kovar. Profesör Kien artık dış dünyaya düşmüştür; yaşadığı her şey ona fazlasıyla acı verir. Hayatta kalmak, “sızı”yla yaşamak gerçekten çok zordur.

İnsan hayatta kalmak için emirlere uyar, çünkü güçsüz olanın savaşarak kazanması imkansızdır. Karşı tarafın gücüne mecburen boyun eğilir ve “itaat” kendiliğinden temel düstur haline gelir. Emri veren bir iktidar alanı kazanmıştır ve bu durum güç ile iktidarın aynı anda ortaya çıktığı sonucunu doğurur. “İktidar, emirleri büyülü bir ok yağmuru gibi boşaltır; bu emirlere hedef olanlar kendilerini teslim etmek zorundadır. Emir onları yaralar, iktidar makamına teslim olmaya çağırır ve yol gösterir.”[7]

Canetti’nin burada emirleri “ok” benzetmesi yaparak açıklaması tesadüf değildir. Çünkü yazar, itaat edilsin ya da edilmesin emrin muhatabında zorunlu olarak bir sızı oluşturacağını söyler. Sızı, insanın psikolojik yapısında değişmeden kalan bir öğedir, yani sızının en temel özelliği kalıcı olmasıdır. “Emrin içeriği –gücü, derecesi ve tanımı– verildiği andan itibaren yarattığı sızıda ebediyen sabitleşir ve bu sızı ya da emrin kesin imgesinin minyatürü emri alanda sonsuza kadar kalır; tekrar gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca gömülü olarak kalabilir.”[8] Bu sızının hiçbir zaman ortadan kalkmayacağını anlamak önemlidir. Güçsüz olan emri yerine getirir fakat mesele daha da karmaşık hale gelerek devam eder.

Kişi, emrin sonucunda oluşan sızıyla yaşayabilir mi? Eğer Canetti’nin bahsettiği şekilde insan yüreğindeki sızı kalıcıysa, bundan kurtulmak için çeşitli yolların aranması da normal karşılanmalıdır. Nitekim hiç kimse böyle bir yükü ömür boyu taşıyamaz.

Canetti’nin “karşıtına dönme” olarak tanımladığı ve sonsuz döngünün tamamlandığı nokta burada başlar: Emre maruz kalanda oluşan sızı, ancak başkasına verilen emirle geçebilir. Başka bir ifadeyle, kişi sızıdan kurtulmak için indirgenmiş emir durumundan, ergin emir durumuna yeniden kavuşmalıdır. “Çünkü bunun olması için orijinal emir durumunun tamı tamına tekrarı, ama karşıtına dönmüş tekrarının olması gerekir.”[9] Emir alan, aynı şeyi başkasına yaparak sızıdan kurtulmaya çalışır ve döngü böylece tamamlanmış olur.

İnsan doğasının karanlık yanlarını ön plana çıkartan Canetti, tarihsel ilerlemeciliğin ve “eşit, adil bir dünyanın” yaratılma girişimlerinin olduğu dönemde gerçekçilikten uzak iyimserliğe karşı çıkmıştır. Toplum ya da tarihin yönü Canetti’ye göre ileriye dönük değildir; aksine kitle ve bireylerde döngüsel bir kötülük-şiddet söz konusudur. Buna müdahale edilmediğinde veya tüm olumsuz özellikler sisteme, devletlere, iktidarlara atıldığında, var olan kötülük çok daha karmaşık, tehlikeli bir hale dönüşecektir. İnsanlık, yüreğimize kazınan sızıların nasıl giderebileceği üzerinde durmak zorundadır.

İnsan doğasında şiddetin kökeni olarak değerlendirilebilecek Canetti’nin yaklaşımı, yukarıda da gösterilmeye çalışıldığı gibi Kitle ve İktidar’dan otuz beş yıl önce kaleme alınan Körleşme’de edebi anlamda işlenmiştir. Körleşme’deki temel problematik 1960 yılında sosyal bilimlerin neredeyse tüm alanlarını kuşatacak genişlikte yeniden ele alınmıştır. Doğrudan referans gösterilmese de Kitle ve İktidar’ın ortaya çıkışında edebiyatın temel bir rolü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Doğa bilimlerinin katı otoritesinin günümüzde de etkisini sürdürdüğü göz önüne alındığında, çalışmanın değeri ve sosyal bilimler için ne kadar ufuk açıcı olduğu çok daha iyi anlaşılacaktır.

Barış Karakuş


[1] Wilhelm Dilthey, Hermeneutik ve Tin Bilimleri, Notos Kitap, İstanbul, 2012, çev.: Doğan Özlem, s. 46.

[2] Elias Canetti, Körleşme, Sel Yayıncılık, İstanbul: 2018, çev.: Ahmet Cemal, s. 500.

[3] Olivier Agard, Kitle ve İktidar’ın “şiirsel sosyoloji” olarak tanımlandığını ve Canetti’nin her şeyden önce bir yazar olduğunun gözden kaçırılmaması gerektiğini vurgular. Çünkü Agard’a göre Canetti evrensele varmak için kavramdan değil, kendi varoluşundan yola çıkmaktadır. Bkz. Olivier Agard, “L’anthropologie politique d’Elias Canetti”, Teoria Politica, 2017, Annali VII, s. 272.

[4] Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 2019, çev.: Gülşat Aygen, s. 327.

[5] Age, s. 328.

[6] Age, s. 328-29.

[7] Age, s. 330.

[8] Age, s. 330.

[9] Age, s. 353-54.