Toplumsal hareketler, sulardaki dalgalara çok benzetilir; rüzgarın sallamaya başlayan koşulları ortaya çıktığında veya manyetik etkiler, kıpırtılar yarattığında, dalgaların hareketleri ve ivme hızı, sallantılara ve kıpırtılara cevap vermeye başlayacaktır; her şey hareketin duruma göre yeniden biçimlenir.

Dalgaların hızını ve etkisini azaltacak “kıranlar” olacağı gibi, “kıranları” da aşarak, önüne çıkan duvarları aşan, yıkan sertlikte dalgalar da olacaktır. Toplumsal hareketlerin çok benzetildiği bu doğal su hareketlerinin eylemleri, politik ve sosyolojik okumalara verimli alegorik malzeme sağlar.

Aaron Sorkin’in 2020 yapımı “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of the Chicago 7) filmi de böylesi bir toplumsal hareketin, yani ideolojik ve politik duvarlara karşı ivme kazanan muhalif bir “dalganın”, geleneksel ve resmi “kıranlara” karşı nasıl çarpıştığını anlatır.

Dünya Savaşlarının “ajit-prop kahramanı” ABD

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan tek galip ülke olarak çıktığını iddia eden Beyaz Saray retoriği, savaşı bitirdiğini ve Avrupa’da barış koşullarını sağladığını öne sürecektir. Bununla da yetinmeyen malum Beyaz Saray retoriği, Eski Kıta Avrupa’da demokrasinin de tesis edilmesi için çalışacağını iddia eder. Bu söylemler savaş sonrasının kapitalist kozmetiğidir; zira ABD, savaşlardan “yenilmeden” çıkan, güçlü emperyalist-kapitalist bir ülke olarak varlığını ortaya koyar. ABD kapitalizmi; sermaye birikimini, silah endüstrisi ve savaş ekonomisi sayesinde yükseltir ve daha önce uzanamadığı coğrafyalara uzanarak buralarda, ekonomik-politik ve kültürel etkinliğini artırır. ABD “kurtarıcı kahraman” rolünü sever ve “partideki en güzel kızı kapar…”

“Amerikan kültüründe militer kahramanlığa ilişkin sinemasal temsillerle ulusal özgüven duygusu iç içe geçmiş gibidir. Özellikle muhafazakar bakış açısına göre, ulusal azamet, askeri güç kullanımından geçer. Savaş sırasında, ulusal eril itibarı temsil eden askerlerin dayanıklılık ve cesareti sınanır ve kanıtlanır. (…) Amerikan askerini ezilmiş halkların yiğit kurtarıcısı ve özgürlük savunucusu olarak resmeden bir milliyetçi idealizm eşlik etmiştir.”[1]

Beyaz Saray bütün söylemini “kahramanlık” ajitasyonu ve propagandası üzerine kurar. Hollywood Sineması’nın bu söyleme nasıl hizmet ettiğini biliyoruz. Dolayısıyla, Beyaz Saray, mevcut toplumsal, siyasal ve kültürel yapı üzerinde “ajit-prop” nitelikli hegemonyasını oluştururken, bu ideolojik ve kültürel egemenliğin zarar görmesine, saldırıya uğramasına, çatlaklar oluşturulmasına tahammül göstermez. Dünyadaki savaşlara “son veren” bir ülke olarak ABD kendi sınırları içinde baş gösteren “iç savaşla” başa çıkmak zorunda olduğunu hisseder; malum “kahraman” bu kez kendi devletine karşı gelen ve saldıran “iç düşmanları” alt edecektir…

“Aslında Birleşik Devletler, savaşı hem Mekong (Vietnam Savaşı h.k.) hem de Mississippi vadilerinde kaybetmişti. Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra biçimlenen dünya ölçekli Amerikan imparatorluğunun aldığı ilk açık yenilgiydi. Bu yenilgi dışarıda devrimci köylüler, içeride ise şaşırtıcı bir protesto hareketiyle ortaya çıkmıştı.”[2]

ABD, Dünya Savaşı’nın sonuçlarına dayanarak kendisine biçtiği “özgürlükçü” imajı, ülke içindeki muhalif protestoları bastırırken maskesini düşürecek, gerçek sınıfsal kimliğini, iktidarın/devletin politik baskıları ve şiddetiyle yeniden ortaya çıkaracaktır: Irkçı, sağcı, muhafazakar-liberal, kapitalist, militarist, otoriter vb. niteliklerle şekillenmiş olan çehresi belirginleşecektir.

“Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” filmi, dönemin koşullarını şu dokümanlarla görselleştirir; Başkan Johnson, Vietnam’a asker gönderme sayısını artırma kararı alır. Bu kararı, “Amerika’nın bütünlüğünü ve güvenliğini korumak adına” aldığını öne sürer. Martin Luther King, “Amerika’nın ruhu tamamen zehirlenirse otopside Vietnam yazmalıdır” der ve öldürülür. Robert F. Kennedy, “ABD’nin ihtiyacı olan nefret değil sevgi ve birlikteliktir” der ve suikaste uğrar. Beyaz Saray, ülkedeki tüm protestoları “terörist” eylemler olarak tanımlar.

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması, Vietnam Savaşı merkezinde gelişen toplumsal ve politik olayları işliyor olsa da aslında, ülke genelinde yaşanan toplumsal muhalefet hareketlerinin çok sayıda başlık altında protestolar geliştirdiğini düşündürüyor. Politikleşmiş ve örgütlenmiş bir ABD halkı görüyoruz (bu ABD için önemli ve özel bir dönem, çünkü benzeri hâlâ yaşanmadı); anti-militaristler, barış örgütleri, sol muhalefet, özgürlükçü siyah hakları hareketi, kadın hareketi, ekolojik hareketler, bireysel haklar hürriyeti vb. birçok kimlik, muhalif olmakla beraber, örgütlü hareketin önemine de dikkat çekiyor.

O günün dünyasında, ekonomik ve politik ağırlığını kabul ettiren ABD, ülke içinde yaşanan protestoların itibarını zedelediğini düşünüyordu. Koca dünyada otoritesini kuran Beyaz Saray, nasıl oluyor da ülke içindeki bir grup “liseliler takımına” söz geçiremiyordu? Savaş sonrasında, savaştan zarar gören ülkelerin toparlanması için fon sağlamak adına kurulan Truman Komisyonu, “savaş sonrasında ortaya çıkan dünyadaki pozisyonumuz gelecek açısından o denli yaşamsal bir önem taşıyor ki, en küçük davranışımızın bile etkileri çok geniş bir alanda hissedilmekte…”[3] ifadelerini içeren bir rapor hazırlar.

Howard Zinn bu raporu şöyle yorumlar: “Birleşik Devletler artık daha önce hiç bulunmadığı bir biçimde dünya sahnesine çıkmış görülüyordu. Ortaya konan ödül büyüktü; dünya egemenliği sürülmüştü ortaya.”[4]

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması filminde, yeni seçilen Başkan Nixon’un Adalet Bakanı; “liseliler takımı” olarak tanımladığı protestocuları, “Savaşta işe yaramayan işsizler, bize savaşı nasıl yapacağımızı öğretmeye çalışıyor. 1960’lar geride kaldı ve yetişkinler iş başında. Nonoşları ulusal güvenliğe tehdit olarak görüyorum” yargısı içinde tarif eder.

Anlaşılan o ki film, Beyaz Saray’ın kapitalist ve emperyalist iştahını göstermek için önemli politik ve ideolojik detaylara dikkat çekiyor. Beyaz Saray, “pastanın tümünü yemek varken, neden bir dilimle yetineyim” diye düşünüyor; Dünya üzerinde ekonomik ve politik ağırlığını kabul ettirmiş ve sermaye birikimini artırmaya dönük hamlelerde bulunan ABD kapitalizmi, ülke içindeki “işe yaramaz liselilerin oyununa” girmeyeceğini gösteriyor. Bu oyunun bozulması için de Beyaz Saray’a görevler ve yetkiler biçiliyor.

Hollywood sinema sektörüne dayatılan anti-komünist baskıların benzeri, bu kez Şikago Yedilisi davası üzerinden, özelde protestoculara ve genelde toplum yapısı üzerinde, Beyaz Saray’ın baskısı ve otoritesi hissettiriliyor.

Dava: Hukuki mi yoksa politik mi?

Bu dikotomi, hem iktidar içinde hem de protestocular arasında kendisini çok sık ifade eder. İktidar/devlet yargısı bu davayı, kamu yasalarının çiğnenmesi çerçevesinde mi yoksa muhalefetin bastırılması hedefiyle mi ele alacak? Protestocular da bu davayı, politik iktidarla hesaplaşmak amacıyla mı yoksa demokratik bir eylemi organize etme hakkıyla ilgili usulsüzlüğü göstermek amacıyla mı ele alacaktı? İktidar, politik olanı tercih etti. Protestocular, ancak davanın sonunda politik olduğunu anladı. Filmde Abbie Hoffman, davanın politik olduğuna sık sık dikkat çekiyor; “yaptıklarımızdan dolayı değil, kim olduğumuzdan dolayı yargılanıyoruz” diyordu.

Filmde Adalet Bakanı ve savcı, protestocuları hangi yasayla ve hangi gerekçeyle yargılayacaklarına karar vermeye çalışıyorlar çünkü mevcut anayasal haklar çerçevesinde, şiddet, saldırı vb. olaylar olmadığı sürece, protestolar basit demokratik eylemler olarak görülmektedir. H. Rap Brown adı verilen bir yasa bulunur; “1968 Yurttaşlık Hakları Yasası uyarınca ilk yargılanan kişi Şiddet Karşıtı Öğrenciler Eşgüdüm Komitesi’nin genç zenci liderlerinden H. Rap Brown’dı. Brown, Maryland’de bir ırkçılık olayının hemen öncesinde militanca, öfkeli bir konuşma yapmıştı. (Daha sonra bu yasa Chicago kentindeki savaş karşıtı göstericilere karşı kullanılacaktı.)”[5] Film, bu yasanın Kongre’deki Güneyli Beyazlar tarafından, siyah aktivistlerin konuşma özgürlüğünü kısıtlamak için çıkarıldığından söz ediyor. Bu yasanın cezai yaptırımı olmamasına karşın, Adalet Bakanı, savcıdan bu yasaya cezai bir hüküm oluşturmasını istiyor.

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması filminde de gayet net görüldüğü gibi, kapitalist sistem içinde adalet ve hukuk düzeni, iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tanımlanıyor ve sınıfsal çıkarlara göre yeniden düzenleniyor. Adalet sisteminin iktidar tarafından belirlenmesi, yasaların ve adli kurumların iktidarların organlarına dönüşmesi sonucunda, hukuksal yapının ideolojik ve politik bir kimliğe sahip olduğunu gösteriyor. Bu aşamadan sonra hukuk, egemen ideolojinin bir üstyapı aygıtına dönüşür. Ekonomik, sosyal ve politik iktidarın hukuksal gerekçelerini şekillendirmeye başlar.

Filmdeki özgürlükçü hareket özelinde bakıldığında, ulusal düzeyde, toplumun önüne güven ve umut veren bir toplumsal model sunulamayınca, iktidar/devlet bu davadan kazançlı çıkacaktır. “Liberal başarısızlığın bir yüzü de, liberallerin, özgüven kaynağı olarak kullanılan militer temsillerin yerine geçecek kurtarıcı ve telafi edici bir görüş sunamamış olmasıdır. Öte yandan muhafazakarlar, askeri canlanmayla benliğin onarılmasını birbirine eşitleme işini başarıyla gerçekleştirmiştir.”[6] Filmde söz konusu edilen davayla amaçlanan da budur: Özgürlük ve demokrasi söylemiyle ulusal sınırların dışına çıkan Beyaz Saray; savaş politikalarında, özelde Vietnam’da başarısızlığa uğrayınca, iç politikada devletin/iktidarın yeniden güven tazelemesine ihtiyaç duyuyor. Şikago Yedilisi davası bu güven arayışına cevap veriyor.

Filmin geçtiği dönemin ideolojik atmosferine bakıldığında, ABD ile SSCB arasındaki Soğuk Savaş döneminin koşulları, toplumsal ve politik yapıyı dış düşmanlar ve iç düşmanlar olarak ikiye bölmüştü. Hukuksal yapı da buna uygun şekillenmişti; anti-komünist, muhazakar, dindar, anti-demokratik, protestocuları “terörist” gören bir adalet düzeni işletilmektedir. Dolayısıyla, dava bir ceza davası değil, politik davadır. İktidarın muhalefeti bastırma davasına dönüşür. Muhaliflerin kriminalize edildiği bir davadır. Militarist devletin kendisini ispat etme davasıdır. Siyah Hareketi’ni bu davanın dışında tutma girişimi örtük bir ırkçılık göstergesidir. Çünkü bu dava “beyazların” arasında geçen demokratikleşme davasıdır.

Yeni toplumsal hareketler: Alt-kimlik isyanı

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından, 1960’lara kadar uzanan süreçte, ekonomik ve toplumsal yapı sınıfsal ilişkiler üzerinden yorumlanıyor ve analiz ediliyor. Soğuk Savaş dönemi olarak adlandırılan ideolojik kutuplaşma sürecinde toplumsal, siyasal ve kültürel paradigmalara yönelik sorgulayıcı ve varoluşsal eleştiriler üretiliyor. Genel paradigmalar üzerinden siyasallaşma ve kimlik oluşturma tercihleri yerine, daha özel “sorunsallar” üzerinden birliktelikler, organizasyonlar, inisiyatifler, otonom yapılar ve geçici cepheleşmeler oluşturuluyor. Bu parçalı muhalif yapılar içinde, sınıfsal kimlikler yerine, “sorunsal” merkezli alt-kimlikler üretiliyor ve muhalefet bu kimliklerin etrafında şekillenmeye başlıyor; ulusal kimlik, etnik kimlik, gençlik kimliği, kadın kimliği, ekolojik kimlik, anti-militarist, barışçı vb. iktidarı hedeflemeyen, mevcut sorunların iyileştirilmesini amaç edinen organizasyonlar ve mücadele biçimleri şekilleniyor. Amaç, “eskiye” ait düşünceler, yapılar ve mücadele anlayışları yerine, daha yeni, daha özgür, daha özel, daha somut, daha “ben merkezli” muhalefeti yaratmak.

“Savaş sonrasının yeni kuşağı (Atom bombasının gölgesinde büyüyen Patlama döneminin çocukları), artık yetişkinliğe adım atmış ve tarih sahnesine büyük bir gürültüyle çıkmıştı. Sistemin bütününe başkaldırmak, 1968 olaylarının ortak noktasıydı.”[7]

Savaş sonrası kuşak, tek tek ülkelerdeki anti-demokratik yönetimlere isyan ederken, aynı zamanda dünyanın sömürgeleştirilmesine de karşı çıkıyor. Protesto alanları genişliyor ve protestocu kimlikleri de bu süreçte çeşitleniyor.

Sınıfsal mücadele tarihi ve kuramsal gelişkinliği Avrupa’ya göre daha zayıf olan ABD’de muhalefet, özellikle “yeni toplumsal hareketler” üzerinden şekilleniyor. Kimlik isyanları, hem politik anlamda hem de mücadele dinamiği olarak yüksek düzeylerde seyrediyor. Şikago Yedilisi’nin Yargılanması, bu politizasyonun ve mücadelenin bir kesitini vermiş oluyor. Filmdeki davalılar içinde, demokratlar, enternasyonalciler, savaş karşıtları, özgürlükçü siyahlar gibi belirgin kimlikler öne çıkıyor. Öyle ki, bunlardan daha fazlası duruşma salonun dışında, sokaklarda mücadelelerine devam ediyorlar.

Film, alt-kimlik isyanına dair önemli sayılacak nitelikleri görmemizi de sağlıyor. Kuşkusuz yönetmenin bu tür bir ideolojik analiz yürüttüğünü söyleyemeyiz. Sadece, olaylar ve olgular karşısında, isyancı kimliklerin takındıkları tavırlardan neler düşündüklerini söyleyebiliriz. Hepsi, Beyaz Saray politikalarına karşı muhalefet konusunda kararlılar. Bu anlamda, çok kimlikli mücadeleden yanalar; tek başına sınıf kimliğini ve sınıf alanını “dar” ve “baskıcı” görüyorlar. Bu nedenle olsa gerek, ideolojik tutarlılıkları zayıf olduğu için, düşünsel ve eylemsel hareketleri kaygan bir zemin üstünde ilerliyor. Kuramsal altyapı eksik olmasına rağmen, politik tepkileri ve hareketleri daha güçlü, dinamik ve doğaçlama gelişiyor. Bu yüzden de aşırı tepkisel davranıyorlar. Bütün kimlikleri bir araya toplayan, belirgin ve ortak bir amaçları yok. Savaş karşıtlığı için ortak amaç var denebilir, fakat bu konuda da farklı bakış ve tepkiler gösteriliyor. Sadece gündelik hayata dair “sorunsallar” ortaklaştırıyor, buna rağmen ortak mücadele verildiği söylenemez. Öyle ki, özgürlükçü siyah hareket diğer kimliklerden farklı durduğu gibi, siyah hareket de kendi içinde birçok alt-kimliğe bölünmüş durumdadır.

Dava özelinde bir araya gelen grupların içinde, somut olarak beliren politik farklılık bir konuda kendisini net olarak ifade ediyor. Bu farklılık iktidara bakış konusunda kendisini gösteriyor; ABD’deki iktidar değişimi “kültür devrimi” ile mi yoksa “demokratik seçim” yoluyla mı gerçekleşecektir? Tüm dünyada, o gün için yürütülen en ateşli tartışma konusu budur; iktidar değişimi hangi “devrimci stratejiyle” gerçekleşecektir? Şikago Yedilisi’nin Yargılanması filmi sayesinde bu tartışmanın o gün için ABD’de de hararetli bir şekilde gündemde olduğunu görüyoruz. Hangi politik ve ideolojik program başarıya kavuşturacaktır: Kültür Devrimi başlığıyla, muhalif ve düzenle uyumsuz olan siyaset tarzı mı kazanacak? Yoksa muhalif ama düzenle uyumlu olan, demokratik seçim yolu mu kazanacak? Son tahlilde, hem film ekseninde hem de dünya siyaseti ekseninde iki yöntemin de iktidarları değiştirebilecek etkiye erişemediğini, ne yazık ki, görmüş olduk.

Bu bölümde dikkat çeken bir diğer ideolojik ve politik ayrışma kuşaklar arasındaki farklılıkla kendisini gösteriyordu. Şikago Yedilisi’nin Yargılanması filminde, sosyolojik ve kültürel değişimin, siyaset tarzındaki dönüşümün göstergelerini filmde bol bol görebiliyoruz. ABD toplumuna dair geleneksel, muhafazakar, otoriter ve militarist zihniyetin (eski anlayışın) çatırdadığını ve buna karşılık, özgürlükçü, muhalif, yeni ve başkalaşmış politik kimliklerin toplumsal düzlemde yer aldığını görüyoruz. Bu anlamda, film “eski” ve “yeni” arasındaki çatışmayı da bir takım sembollerle yansıtıyor; eski kafalı yargıç ile yenilikçi adalet anlayışı, geleneksel devlet merkezli kurumlar ile birey odaklı özgürlükçü yönetim anlayışı gibi…

Korporatizm

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması filminin en radikal duruşa sahip kimliği olan Abbie Hoffman (Uluslararası Gençlik Partisi; Yuppie çevresinden), filmdeki en korporatist tavrı sergileyen kişi oluyor. Muhalif ve eleştirel stand-up gösterisi yapan Hoffman, filmin en dramatik anlarında, üzerinde ABD bayrağı baskılı gömleğiyle görülüyor (bu imajı Türkiye gibi bir ülkede bile sergilediğinizde sol-muhalif çevreden ömrünüz boyunca duymayacağınız kadar yargılayıcı eleştirici alırsınız). Hoffman, öyle ki, davadaki demokratlarla yürüttüğü sert tartışmada ülkenin “kültür devrimine” ihtiyacı olduğunu söyleyen politik kişiliktir. Yanısıra, İncil’den yapılan alıntılar, Abraham Lincoln’e yapılan atıflar vs. tüm bunlar, Hoffman’ın derdini ABD toplumuna anlatma çabası olarak da yorumlanabilir.

Buna tipik olan bir örnek, orduya bakışta kendisini ifade ediyor. Türkiye’de olduğu gibi, iktidarın resmi ordusu ve ordu yönetimi ile “memetçik” retoriği farklı bağlamlarda anlam yüklüdür. Şikago Yedilisi’nin Yargılanması filminde de benzeri retoriği görebiliyoruz. Beyaz Saray’ın ordusu ile ulusal sınırların dışında “ölüme” gönderilen askerler farklı bağlamlarda anlamlandırılır. ABD’deki muhalif hareketin orduya bakışı konusunda geliştirdiği korporatist eğilim, ordu ve iktidar arasındaki sınıfsal ilişkiyi silikleştiriyor.

“Liberal görüş, ordu benzeri bir kurumun vazgeçilmezliğini verili kabul eder. Liberallerin göremediği şey, bir kurum olarak orduyu kendiliğinden babaerkil toplumsallaşma kalıplarına bağlayan ve savaştan kısmen sorumlu olan derindeki yapısal kökler ve sistematik ilişkilerdir.”[8] Dolayısıyla, ulusal kenetlenme adına gösterilen “memetçik” retoriği; aslında ordunun hakim sınıfın bir iktidar aygıtı olduğunu görmezden geldiğini ve militarist politikalardaki sınıfsal çıkarları göz ardı ettiğini gösteriyor. Kısacası ordu, tek başına bir “baba ocağı”, “peygamber ocağı” ya da bir “aile” değildir.

Aslında tüm bu korporatist söylemin temelinde barınan problematik, ABD’deki muhalif ve radikal politik çevrenin kuramsal formasyonunun yetersiz oluşundan ileri geliyor. Yetersizlik yanında, aynı zamanda geliştirilmemiş, özgün, bağımsız, kendi içinde tutarlı düşünsel yöntemi olan bir teorik altyapının olmayışının sonucunda, toplumsal ilişkiler oluşturma ve politik dil geliştirme konusunda geleneksel veya kültürel normlara başvurmak zorunda kalınıyor. Bu durumda, en radikal kimliğe de sahip olsanız, ister istemez ABD toplumunun anlayacağı dilden ve göstergelerden hareket etmek zorunda kalırsınız. Bu da, belki de korporatizmin sol-protest-radikal ifadesidir.

ABD toplumunda vatanseverlik hissiyatı ve ulusal dayanışma ruhu her koşulda büyük bir destek görüyor, kenetlenme motivasyonunu artırıyor. Popüler ideoloji bu motiflerin kullanılmasına geniş olanaklar sunuyor; ırkçılar, demokratlar, solcular, yeni toplumsal hareketler vs. her kesim bu “tarlaya” dilediği görüşün “tohumlarını” ekebiliyor. Bağımsız teorik ve ideolojik bir kimliğin oluşturulmaması sonucunda, mevcut iktidar koşulları değişmediği sürece, geliştirilen korporatist eğilimler, zaman ve mekan değişince radikal kimliklerin aleyhine dönüyor. Muhafazakarlık ve otoriter iktidar, protest-korporatizmi de absorbe edebiliyor.

“Muhafazakarlığın ideolojik stratejisi, kahramanı toplumsal bağlamından tecrit etmek ve onu idealleştirmektir.”[9] Hollywood sinemasının temel ilkelerinden sayılan bu yöntem, aklın ve eylemin özgürlüğünü toplumsal görünümüyle değil, öznel bireysellikle ifade etmeye çalışır. Bu durumda protest kimlik, aslında korporatist söylem içinde sönümlenip eriyebiliyor.

Sonuç

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması her anlamda bir dönem filmidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasının kutuplaşan ideolojik coğrafyalarına karşı geliştirilen özgürlükçü kimlik dönemini ifade eder. Büyük paradigmaların arasından sıyrılan bireyin kendini görme ve bireyselliğini keşfetme dönemini anlatır. Tarih, toplum, ulus, devlet, iktidar, aile vb. kategori ve statülerden özerkleşme, özgürleşme arayışlarını gösteren bir dönemdir. Bireyin kimlik ve anlam aradığı dönemdir. Filmin bu arayışlarla denk düşen tarihsel bir ortaklığı vardır; hem özgürleşen kimliklerin pratiğini toplumsal meseleler üzerinden işler hem de bu süreçte özgürleşen bireyin varoluş sorgulamalarını ve koşullarını yansıtır.

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması kişisel düzeyde, bireylerin “protest evrelerine” dair bir dönemi anlatır. Klişe ifadeyle, “gençken biz de ne eylemler yaptık” söylemini hatırlatan bir hikayenin anlatıldığını görüyoruz. Altmışlı yılların başından sonuna kadar geçen bu muhalif dönem, kişilerin heyecanlarına ve umutlarına yanıtlar aradıkları evredir. Tüm dünyada olduğu gibi, filmin hikayesindeki dönem de sona erdiğinde, yanıtların bir çoğu toplanamadan hareketler ve protestolar sönümlenir. İktidarlar sarsıntılar geçirmiş olsa da yıkılmazlar. Devletler otoritelerini yeniden tesis ederler. Kapitalizm, neo-liberal döneme evrilmiş olur.

Şikago Yedilisi de “normal” gündelik hayatına döner…

Hamdi Karaşin


[1] Politik Kamera, Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan – Douglas Kellner, Ayrıntı Yay. Çev: Elif Özsayar, syf: 302, 1. Basım, Eylül 1997, İstanbul.

[2] Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, Howard Zinn, İmge Kitabevi, Çev: Sevinç Sayan Özer, syf: 530, 1. Baskı 2005, Ankara.

[3] A.g.e. syf: 475.

[4] A.g.e. syf: 475.

[5] A.g.e. syf: 488.

[6] Politik Kamera, Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, syf: 305.

[7] Marksist Dünya Tarihi, Neandertallerden Neoliberallere, Neil Faulkner, Yordam Kitap, Çev: Tuncel Öncel, syf: 355, 1. Basım 2014, İstanbul.

[8] Politik Kamera, Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, syf: 320.

[9] A.g.e. syf: 83.