Bir gün Ts’ai Lun adlı saray kâtibi bir rüya görmüş. Rüyasında çocukluk haliyle, büyüttüğü peygamber devesi konuşuyormuş. Peygamber devesi ona artık ömrünün sonuna geldiğini, bundan sonra döngüyü onun tamamlaması gerektiğini söylemiş. Çocuk, peygamber devesinin döngü kavramı ile ne anlatmak istediğini anlamamış. Peygamber devesi ona doğanın matematiğini, yaşlı kanatlarındaki yaldızlı ve gizemli cebri anlatmış.

O esnada pencereden sızan güneş ışıklarıyla birlikte odada bir arı belirmiş. Arı T’sai Lun’a onun seçilmiş kişi olduğunu ve o güne dek hiç kimsenin bilmediği bir formülü göstermeye geldiğini söylemiş.

Bu formül altından, demirden, ipek böceklerinden, doru atlardan daha değerli, sanki tanrının lütfu, doğanın mucizesi, güler yüzlü güneşin insanlığa bir selamıydı.

Peygamber devesi bunun üzerine Lun’a arıyı takip etmesini söylemişti. Çocuk şaşkın şakın arıya bakmış ve birden ürpermişti. Bu sırada omuzlarında bir çift kanat pırpır etmeye başlamış, arının hemen arkasından hayretle uçmaya başlamıştı. Altı günlük bir yolculuğun sonunda kovanların yanına geldiler. Burada arılar yorgunluk bilmeden, kalp atışlarının ritmiyle çalışıyorlar ve bal peteklerinin içinde sanki bir mucizeyi örüyorlardı. Mucize modern zamanlarda sanayiyi ve iletişimi ayağa kaldıracak olan ve bugün kâğıt adını verdiğimiz maddeden başka bir şey değildi.

Arılardan birisi bu garip nesneyi Lun’a göstermiş ve iğnesinden bir sıvıyı bu maddeye bırakmıştı. Ts’ai Lun bu sıvının madde üzerinde iz bıraktığını görmüştü.

Genç saray kâtibi bu rüyadan uyanır uyanmaz ilk işi uşaklarından birisine onlarca arı getirtmesini emretmek olmuştu. Sonra sarayın marangozuna gidip bir sürü kovan çaktırdı. Sonra arıları her gün gözlemeye başladı. Artık arılarla yatıp arılarla kalkıyordu.

Hatta bir gün üç telli çalgısıyla ritim tutarak arıların çizdiği dairelerin döngüselliğini keşfetmişti. Aslında keşfettiği tümevarım ve tümden gelimdi. Hatta rutinleri ve koşullandırmayı bulmuştu.

Ts’ai (Cai) Lun

Lun arılarla tam 6 ay geçirdi. 6. ayın sonunda arıların nasıl kâğıt ürettiğini çözmüştü. Kabaca şöyleydi:

Önce odunu kazıyarak onu bir un haline getiriyorlar sonra kendi yaptıkları yapışkan bir sıvıyla karıştırarak selülozu elde ediyorlardı. Lun bu yapışkan yerine süt kullanılabileceğini düşündü. Bu icadını hükümdar hariç herkesten saklamaya karar verdi. Bunun için kaplumbağa kabuklarına kendi şifreli diliyle üretim aşamalarını yazdı. Sonra bu buluşunu hükümdara anlattı. Ona ulaşmak için kaç kişiyi atlatması gerekmişti. Neyse ki saraydaki hizmetçilerden Jang-geum ona hükümdarla halvet olmaya gitmeden önce görüşme olanağı sağlamıştı. İnci gibi dişleri, süt teni ve ay gibi yüzüyle bu hizmetçi artık bir melekti.

Hükümdar Lun’un bu kâğıt işini saklamasına, işliğini herkesten gizlemesine karar verdi. Ancak kâğıt üretilecek ve denenecekti. Fakat ülke dışına asla çıkmamalıydı. Çünkü tekel olmanın üstünlüğünü sonuna kadar kullanmak istiyordu.

Ts’ai Lun büyük bir endişeyle ve bir yandan da ümitle yeni buluşu üzerinde çalışmaya devam etti. Ancak işler hiç de iyi gitmeyecekti. Lun’un sarayda terfi almasını, hükümdarla görüşmesini kıskanan dostu Hua-Wei bu sırrı Jang-geum’dan öğrenmiş ve hemen hayvan derisi satıcıları loncasına yetiştirmişti.

İşlerini kaybetmekten korkan tüccarlar Wei’nin aklına uyup Lun’u zehirlemeye karar vermişlerdi. Lun güneş battığında işliğinden çıkmıştı. Olacaklardan habersiz olduğu yüzünden okunuyordu. Karşıdan nefes nefese bir ulağın koştuğunu gördü. Ulak ona Wei’nin kendisini meyhaneye davet ettiğini, hükümdarla görüşmesini ve terfi almasını kutlayacaklarını söyledi. Lun, her ne kadar Wei’yi sevmiyorsa da bu teklifi reddedemez, ona yüz çeviremezdi. Mecburdu gitmeye. Ancak haberciyle meyhanenin yolunu tutmadan evvel işliğe girip çıktı, haberci Lun’un koynuna bir şey koyduğunu görse de onun ne olduğunu anlayamadı.

Lun, meyhaneye girer girmez iki taze süt tenli Lun’un koluna girdi. Wei onu tezahüratlarla karşıladı ve diğer tüccarlar tedirgin bakışlarıyla ayağa kalktılar. Hepsi Lun’u sevinçle karşıladılar. Wei ilk konuşmayı yaptıktan sonra kadehleri hızla yuvarladılar. Sonra diğerleri sırayla söz alarak Lun’a iyi dileklerini sundular.

Dördüncü kadehe geldiklerinde Lun’un gözleri hafiften kanlanmıştı. Zaten alkole dayanıklı değildi, zehirli alkole hiç katlanamazdı. Wei, şüphe çekmemek için Lun’un içkisine koyduğu zehri seyreltmişti. Sürahileri ayrı olduğundan kendileri zehirlenmiyorlardı. Hatta Wei bir karışıklık çıkmaması için yanındaki tüccarlardan en genç olanını içkileri koymakla görevlendirmişti. We’nin bu planına göre Lun gece herkes gittiğinde hayata veda etmiş olacaktı.

Sekizinci kadehe geldiklerinde Lun artık daha fazla dayanamadı. Tüccarlar çoktan dışarı çıkmış, Hancı tavan arasındaki odasına çekilmişti. Her şey planlandığı gibiydi ya da Wei öyle sanıyordu. Lun kollarında ölürken gülümseyerek göğsünü işaret etti. Wei o anda kendisinin lanetlendiğini anlayamamıştı.

Lun’un göğsünden hayvan derisine yazılmış bir mektup ve mektubun arkasında şifreli bir metin yazılmıştı. Derinin içinde bir deri daha vardı ve bunda da şifreli metnin anahtarı yazılıydı.

Wei, beyninden vurulmuşa döndü. Demek ki Lun, buraya gelirken ne olacağını biliyordu ve bu mucizenin asırlar boyunca sürmesi için canını feda etmişti.

Wei, o gün ömrünün sonuna kadar işliği çalıştırmaya ve bu sırrı Çin topraklarından dışarı çıkarmamaya ant içti. Ta ki 9. yüzyıldaki o vahim savaşa kadar.

İşte kâğıt böyle bir ihanet masalıyla dünyaya geldi.

Gözen Esmer