Adına Notos’taki çeşitli öykülerinden aşina olduğumuz Aziz Avcı’nın ilk kitabı geçtiğimiz Ağustos ayında okuyucularla buluştu. İnceldiği Yerden Başlamak, on sekiz öyküden oluşuyor. Eserin adı, öykülere dair ipucu taşıyor aynı zamanda. Hayatta ilişkiler arasındaki görünmez bağlar bir yerde kopacak denli inceliyor fakat tam o anda başka bir koldan hayat devam ediyor ya da etmek zorunda kalıyor. Bu açıdan, inceldiği yerden kopmayan ya da kopamayan öyküler kaleme almış diyebiliriz yazar için.

Günlük hayatta türlü türlü sebeplerle sıkça kullandığımız inceldiği yerden kopmak deyimi, bu öykülerde ana tema olarak karşımıza çıkıyor. On sekiz öyküde de hayatın sillesini yemiş kadın ve erkekler karşılıyor bizi. Bu kişiler hakkıyla yaşamayı beceremiyorlar ama bir şekilde de devam ediyorlar hayatlarına ya da buna mecbur kalıyorlar. Genellikle kadın erkek ilişkileri yoğunlukta bu kısa öykülerde. Kadınlar biraz küskün, biraz edilgen; erkekler biraz yorgun, biraz bıkkın. Hatta bir bölümü de politik sebeplerle çeşitli sorunlar yaşamışlar fakat hayat koşulları politik hallerini sürdürmelerine artık uygun değil. Arada küçük çocuklar da görünüp kayboluyor öykülerde fakat onlar da anne babalarının yapıp ettiklerinden sebep karşımızdalar hep. Örneğin “Trenin Penceresinden Geçen Ağaçlar” adlı öyküde birlikte yolculuk ettiğimiz Yusuf, trende tek başına bir çocuk. Nereye gittiğini bilmiyoruz –kendisi de tam bilmiyor aslında– fakat neden gittiğini, neyden kaçtığını anlıyoruz okudukça öyküyü. Gitsin istiyoruz bir anda; kaçsın, kurtulsun. Çocukların anne babalarının yaşadıklarından bağımsız kalamadığını gösteren öykülerden biri bu. Dağılan bir ailenin ardında çocuklar kaldığında bari kendi hayatlarını onarıp devam etsinler diye düşünüyoruz istemsizce. “Lego” adlı öyküde de görüyoruz benzer durumu. Bir bireyin henüz çocuk olduğu bir dönemde, annesiyle babasına ne kadar muhtaç ve aynı zamanda yaşananlardan da ne kadar bihaber olduğunu derinden hissettiriyor yazar. Neticede bu hikayelerdeki anne babalar ve diğer öykülerdeki karakterler her şeyden önce kendi başlarına bir insan. Dolayısıyla insanların çocukları da olsa, eş olarak birbirlerine karşı sorumlulukları da olsa önce kendilerini kurtarma, kendi hayatlarında bir tutamak bulma derdinde olduklarını söyleyebiliriz.

Değinmek istediğim bir başka nokta, karakterlerin birçoğunun benzer sosyoekonomik çevreden olduğu. Çoğu zengin değil; aldatanlar, ayrılanlar, hapse girenler, kaçıp gidenler hep yoksul. Dolayısıyla ipler bir yerde kopsa da düğüm atıp kaldıkları yerden devam etme mecburiyetleri bu yüzden. İnceldiği yerden ipi koparabilenler başkaları, onlar alttan almak zorundalar. Gelecek kaygısı, geçim sıkıntısı bir yerde ipi kopacak yerlerinden uç uca getirerek ek yapmayı gerektiriyor. Bu sebeple, onlar için değil bu deyim. O yüzden kitabın isminin İnceldiği Yerden Başlamak olması boşuna ya da tesadüf değil. Ara ara karakterlerin de canına yetiyor bu durum ve usançla bu minvalde cümleler kuruyorlar; “Suratına Şöyle Bir Yumruk” adlı öyküde şöyle geçiyor mesela:

“Ayten için her şey normaldi. O çocukken kurduğu hayali bozmadan, kırmadan, dökmeden yaşıyordu. Çünkü sözünü sakınmıyordu. Nereden inceyse oradan kopsundu.” (s. 81)

“Dikili Bir Ağaç” adlı öyküde ise şöyle çıkıyor karşımıza:

“Halıyı yıkasa da on gün rakı kokusu çıkmadı. Tabi bu kokuyla birlikte Macide de çıkmadı salondan. Sonunda salonda koku bitince Macide de bitti gitti. İp inceldiği yerden kopmuştu.” (s. 123)

İpi aşındıran etkenleri alıntılardan bile sezmek mümkün. Görülüyor ki kopma, daha doğrusu kop(a)mama bir metafor olarak kullanılmış çoğu yerde. Öyküleri okurken benzer bir metaforun kullanıldığı İnceldiği Yerden romanı geldi aklıma. Aslı Biçen’in bu ironik romanı ile bu öyküler arasında elbette ki içerik açısından bir benzerlik yok fakat karayla olan incecik bağı zamanla incelip kopan bir ada üzerinden anlatılan hayatlar, bu öyküdekilerle ortak bir paydada buluşuyor yine de.

Kitabın kapağından da bahsetmek gerek. Tasarımının Virginia Elena Patrone’a ait olduğunu gördüğümüz kapakta birbirinden ayrı ama yan yana iki tekli karyola görüyoruz. İkisinde de aynı nevresim var; bu sebeple çift kişilik bir yatağın ortadan bölündüğü izlenimi yaratıyor bu görüntü zihnimizde. Yatağın biri derli toplu, bir çift kadın terliği düzenli bir şekilde yatağın önünde duruyor. Diğer yataktaki yastık, çarşaf ve yorgan ise dağınık. Yatağın çevresindeki erkek terlikleri ise dağılmış; bir teki yatağın altına girmiş, diğeri başka yerde. Böyle detaylı bir görsel, ortak bir temele oturan öykülerle oldukça uyumlu. Sanki öykülerin çoğu kapak resmindeki odada geçiyor. Düşünülmüş ve dolayısıyla atlanmaması gereken bir detay olduğunu düşünüyorum bu kapağın.

Toparlamam gerekirse, Aziz Avcı benzer paydada birden çok hayatı toplamış ve birbirine yakın duran hayatları incelikle anlatmış. Bir ilk kitap olmasına rağmen yazarın dili oldukça yetkin. Devamının gelmesini temenni ediyorum. Önümüzdeki günlerde dilerim yazardan daha çok öykü okuruz.

Nagihan Kahraman