Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun.
Tuğba Gürbüz

Hacer Kılcıoğlu

YAZARSIN DEDİLER, İNANMADIM…

İki binli yılların başıydı. Hayatımda şöyle bir dönemdeydim: Yirmi yıl İngilizce öğretmenliği yaptıktan, iki çocuğumu büyüttükten sonra emekli olmuş ama emekli olmak düşüncesini reddetmiş, bir çocuk evi açmıştım. İçimdeki yetişkin kadın, “dinlen artık,” diyordu, haylaz kız ise, hadi oynayalım havasında…

Onları birbiriyle anlaştırmaya çalışmaktan yorgun düşmüştüm.

Çocuk evimdeki çocuklar yetişti imdada. Her gün çılgın bir hikayeyle geliyor, beni neşelendiriyorlardı. Doğum günü için babasına ne almış Ceren biliyor muymuşum? Bilmiyordum. Bir şey almamış da, Tanrı’ya yalvarmış, lütfen babama saç gönder.

Hikayeler… Hikayeler… Ben onlarla neşelenirken içimdeki haylaz kız, kendi çocukluğuma dair neşeli hikayeleri anımsatmaya başladı. Harikaydı onlarla buluşmak. Unutulmasınlar istedim ve yazmaya başladım. Everest Yayınlarından Ben Eskiden Çocuktum ve Jale’yle Konuşmak çıktı ortaya. Okurlar, “yazarsın sen,” dediler, inanmadım. Çocuklar için yazmalısın, dediler, inanmak istedim. Çocuklar için yazmak epey riskliydi. Ne demişler, kediyle yaşıyorsan tırmığa razı olacaksın. Ürktüm başlangıçta, ne yalan. Ama kitaplarım harika yayınevleriyle buluşunca, çocuk okurlar kitaplarımı sevince… Dünyalar benim oldu. Günışığı Kitaplığıyla, Perşembeleri Çok Severim ile başlayan, (10. Kitap: İyi Günler Eczanesi) serüven çok iyi geldi bana.

Kitaplar beni çocuklara, ışıl ışıl günlerle dolu çocukluğuma ve kendime yaklaştırdı. Hayatın hüznüyle baş etmeyi öğretti.

Daha ne olsun? Dahası iyilik güzellik.