Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Ekin Deniz Kuzu

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Selam. Ne kolaydı ne zordu. Bilirsiniz. Yazmaya başlarsınız ve önünüzde iki yol vardır. Ya sadece kendinize yazarsınız ya da yazar ve başkalarının da buna ortak olmasını umut edersiniz. Ben hiçbir zaman sadece kendine yazan biri olmadım.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Ben de birçoğumuz gibi politik bir hayvanım. Hayatımızda aldığımız her kararın politik olduğuna inanıyorum. Öykü de bunun bir yansıması. Hayat artık çok hızlı, çok pahalı, başa çıkılması çok zor. Çoksatar değilsen, senede ya da iki senede bir roman yayımlayıp geçinmek imkânsız bu memlekette. 8/25 çalışmak zorundasın. Kendine ayırdığın ufacık tefecik vakitlerde de yazmaya çalışıyorsun. Üretim biçimimizi de politika belirliyor. Öykü daha pratik. Tüketmeye bile pek kimsenin vakti yok, internet artık yeni bir vücut organımız. Aç, oku-izle, bitir-bir sonraki beş saniye sonra. Şu aç-bitir salamlar gibi. Bu aralar aklımı felaket kurcalayan şeylerden birini paylaşayım, konuyla bağlantılı bir örnek olsun: Çok değil, 2010’ların başında gazeteler internet üzerinden yayın yapmaya başlayıp da vites artırdığında inanılmaz bir dönüşüm yaşadığımızı hissediyorduk. Kim artık basılı gazete okur ki, deniyordu falan. Şimdi, internette gazeteler arasında dolaşıp haber kovalama diye e-posta kutuna gündem özeti çıkaran yayın organları var. Olaya bakar mısınız? Hıza verilen ehemmiyet beni dehşete düşürüyor. Hal böyle olunca ister istemez öyküye yoğunlaşıyorsun. Tabii bunların dışında, demek ki öykü yazmayı da seviyorum.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Buna en doğru yanıtı nasıl verebilirim bilmiyorum. Sıkıcı olmadan denemeye çalışayım: Yazmaya başladığımda çocuk yaşlardaydım ve ilk sorunun yanıtında da ifade ettiğim gibi, her zaman yayımlanma kaygım vardı. Kolları o yaşlarda sıvamaya başlayınca birçok handikap yaşıyorsun. Çünkü henüz olgun değilsin ama diğer yandan kendini de inanılmaz yetenekli görüyorsun, falan. Taşı sıksan suyunu çıkarırsın, hesabı. İşte, sonra şöyle güzel bir keseden geçmen gerekiyor ki kirlerini atasın ve hemen doğru tencereye, pişmeye. Dolayısıyla uzun süre pişmem gerektiğini duydum. Hep kendini kanıtlamış, bilinen, editörleriyle, yayın programlarıyla ilgimi çeken yayınevlerinin peşindeydim ve Notos da özellikle dergisi vasıtasıyla, aralarında olmayı en çok istediğim yayıneviydi. Kapısını birkaç kere aşındırdım. Sonunda Semih Gümüş bu fırsatı bana sundu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Elbette. Kitabımın her köşesinde değer verdiğim bazı editör ve yazar abi-ablalarımın emeği vardır illaki. Kaldı ki Semih Gümüş’le, sağ olsun, yayıma giderken son derece kolay çalıştık, anlaştık, hızlı yol aldık. Kendisine bir de buradan kocaman teşekkürlerimi sunmuş olayım.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Bilmiyorum ki. Pek bir şey değişmedi. Yakınlarımın mutluluğunu görmek güzel şey. Bunun dışında bir şey umdum mu, ondan da emin değilim. Tekrar etmek gibi olacak ama istediğim bir yayınevinin yayın kataloğunda yer almak son derece memnun edici. Belki de en büyük umduğum ve bulduğum da buydu zaten.

Telif aldınız mı?

Aldım. Kendime kırmızı şarap ve beyaz leblebi ısmarladım sonra, söylemesi ayıptır…

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Kafa, Ot, Kafkaokur… Şaka şaka… (Tüyler ürperdi.)

2017’de Oggito’yu keşfettim. Biliyorsunuz, Oggito da Notos’un internet platformlarından biri. Öykü ağırlıklı. Her gün öykü yayınlıyorlardı ve bu da genç yazar adayları için bulunmaz bir fırsattı. Yanılmıyorsam o yıllarda öyle bir işi, öyle bir süreklilikle yapan tek platform da onlardı. Şimdi yayınevlerinin öykü aplikasyonları bile var, ne güzel. Nihayetinde daha önceden bazı dergilerde ya da fanzinlerde görülmüştüm ama Oggito’yla düzenli bir ilişki kurduk. Sevdik birbirimizi yani, anladık, saygı duyduk. Kısa süre sonra öykülerimi düzenli yayımlamaya başladılar. Bu dosyama kadar etki eden bir meseleydi benim için. Dosyamı, Oggito’da öykü yazarak kurmayı başardım. Hayat işte, oluyor böyle şeyler.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Yakın çevrem her zaman bu konuda ne kadar ciddi olduğumu biliyordu. Özellikle rahmetli anneannem, çok desteklerdi beni. Başka kadındı valla, cumhuriyet öğretmenlerinden, toprağı bol olsun. Sonra teyzem. Yıllarca yayınevlerinde çalışmış bir kadın, çevirmen ayrıca. Bunlar en önemlileri. Bu desteklerin karşılığını verebilmek güzel.

Peki, bundan sonra?

Herkes gibi işte. İş-güç. Kiralar, faturalar, vergi borçları, kredi kartı borçları, taksitler. Mücadele, mücadele. Senaryo yazma hedefim var. Deneye yanıla göreceğiz, artık ne çıkar ne çıkmaz.