Ortaokuldayken Varlık dergisine aboneydim. Yazın tütün tarlasından vakit bulduğumda bir ağaç gölgesine çekilip yutarcasına okurdum bu dergiyi. Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Osmanlı kahramanları ve Nihal Atsız’ın Orta Asya çizgisinden sonra düşünsel gelişimimde Varlık önemli bir rol oynamıştı. Varlık’ta edebiyat yanında ağırlıklı bir Kemalist ideoloji taraftarlığı hissediliyordu. En fazla aklımda kalan Oktay Akbal’ın yazılarıydı. O sıralar bayılıyordum Oktay Akbal’a. Bu yüzden, Adalet Partili olan babamla sık sık tartışıyorduk. Bir gün, yine tütün kırarken babam dedi ki: “Anadolu uşağı çakmak çaldı, Selanik uşağı parsayı topladı!” Deliye döndüm. Uzun bir süre babamla konuşmadım. Hâlâ merak ederim, acaba babam nereden duydu bu sözü diye. Alttan alta Sabetayizm tartışmaları ta o zamanlarda bile vardı demek ki… Siyasi olarak CHP’ye yakın çizgideki Varlık’ta belki de Güneş-Dil teorisinin bir devamı gibi Öztürkçecilik eğilimi de vardı.

Lise yıllarımın başlarında Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı Türk Dili dergisini okumaya başladım. Böylece aşırı bir Öztürkçeci oldum. Dergide, o zamanlar sağcı Tercüman gazetesinin başını çektiği Öztürkçe karşıtlarının iddialarına cevaplar da yayınlanıyordu. Genellikle Türk Dil Kurumu “Yazmanı” Ömer Asım Aksoy imzasıyla çıkıyordu bu yazılar. Bu cevaplardan (“yanıtlardan” mı deseydim yoksa) hâlâ aklımdan çıkmayan birisi şöyleydi: TDK, Arapça kökenli “sebep” kelimesinin yerine “neden”i öneriyordu. Öztürkçe karşıtları ise buna karşı çıkıyor, “Ne yani, o zaman ‘sebep olmak’ yerine de ‘neden olmak’ mı diyeceğiz?” diye soruyorlardı. O zamanlar, yeni türetilmiş “neden” kelimesi bile yeteri kadar kulak tırmalayıcıydı, hele “neden olmak” artık tahammül edilemez bir saçmalık gibi görünüyordu. (Açıkçası ben hâlâ her ikisine de ısınabilmiş değilim. Tıpkı “yanıt”a bir türlü alışamadığım gibi.) Ama usta dilci Ömer Asım Aksoy, epeyce haklı görünen bu itirazı harika bir vücut çalımıyla atlatmıştı: “Yahu, ‘sebep olmak’ yerine elbette ki ‘neden olmak’ demeyeceksiniz, onun yerine Türkçe’mizin çok hoş bir deyimini kullanabilirsiniz: yol açmak.” Ama maalesef, o sevimsiz “neden” kelimesinin yıllarca zorla dayatılmasından mıdır nedir, şimdi bir de bakıyorum ki artık o katlanılmaz gibi gelen, Ömer Asım Aksoy’un da kabullenemediği “neden olmak” bile yavaş yavaş tedavüle giriyor, tıpkı uygunsuz bir “galat-ı meşhur” gibi.

Tabii o zamanlar “Öztürkçecilik akımı” konusundaki görüşlerim böyle değildi. Liseden üniversiteye geçerken yavaş yavaş içine kaydığım sol siyasal akımların hemen hepsinde de bir Öztürkçe “sözcük” kullanma titizliği seziliyordu. Bu da bana gayet doğal geliyordu. “Devrimci” değil miydik, elbette ki dilde de devrimci olacaktık!

Ama bir taraftan da kafam gitgide karışıyordu. İki sebepten dolayı:

1) Bizim esas hedefimiz “dil”i değil, “toplumsal düzen”i değiştirmekti. Bunun için mümkün olan en fazla insanla ilişki kurmamız gerekiyordu. Ama henüz toplumda tam anlamıyla dolaşıma girmemiş “utku”, “belgi”, “tanıt” gibi kuşdili kelimelerle bu işimizi daha da zorlaştırıyorduk. Dili değiştirmek siyasetçilerin işi değildi ki, şairlerin işiydi, usulünce, yavaş yavaş…

2) Öztürkçecilik akımının temelinde yatan şey, yani toplumun iyice benimsedikleri de dahil olmak üzere bütün yabancı kökenli kelimeleri atıp yerine mutlaka Türkçe kökenden gelen kelimeler koyma merakı biraz “şovenizm” kokmuyor muydu? Oysa biz “sol” görüşlüler olarak her türlü şovenizmin karşısında değil miydik?

Birinci şüphemin izalesi için İstanbul’da Sosyal Yayınlar’ın bir yöneticisi ile giriştiğim bir tartışma etkili olmuştu. Sanırım 70’li yılların sonlarındaydı. O zamanlar kalabalık yerlerde sergi açmak en yaygın kitap satma yöntemlerinden biriydi. Sosyal Yayınlar da Taksim’de bu amaçla kendi kitaplarından oluşan bir sergi açmıştı. Uzun süre kitapları inceledikten sonra serginin başında duran adamla konuşmaya başladım. “Çok güzel kitaplarınız var, ama çevirilerin dili kötü,” dedim.

Adam kızdı, “Ne demek o?” dedi, “Neden kötüymüş?”

“Kitaplarınızda kullandığınız sözcükler çok eski, Arapça kökenli,” dedim. “Onların yerine Öztürkçe sözcükler kullansanız daha iyi ve anlaşılır olmaz mı?”

Adam itiraz etti: “Hayır, esas anlaşılmaz olan Öztürkçecilerin kullandığı dil. Hem yeni uydurdukları kelimelerin çoğunu sıradan insanlar bilmiyor hem de dilde yenileşme gerekçesiyle çoğu zaman anlam kaymalarına ve yanlış anlamalara yol açıyorlar.” Bunu ispatlamak için de bana kendi yayınlarından birini tavsiye etti: Jean Baby’den Kapitalist Ekonominin Tenkidi. Gerçekten de bu kitabı okurken ekonomi politik hakkındaki bilgileri çok daha berrak bir şekilde anladığımı hissettim. Adam haklıydı.

İkinci konuda ise şöyle düşünüyordum: Türkiye’de birçok şeyde olduğu gibi bu dil tartışmalarında da tepetaklak duran bir şey vardı. Öztürkçe hevesi genellikle “şovenist” anlayışa sahip olan sağcıların savunması gereken bir şeyken tam tersi oluyor, bunu sol görüşlüler sahipleniyordu. Siyasi olarak halka ulaşma çabasındaki solcuların günlük dili savunmaları gerekirken bunu da sağcılar üstleniyordu. Tıpkı mutena semtlerde solcuların, gecekondu bölgeleri ve köylerde ise sağcıların daha fazla oy alması gibi bir terslik…

12 Eylül döneminde çıkan Yeni Gündem isimli dergide yayınlanan bir röportaj bu açıdan beni çok sevindirdi. Derginin 1-15 Ekim 1984 tarihli 11. sayısında Osman Balcıgil tarafından yapılan röportaj, o zamana kadar hiç rastlamadığım çok ilginç bir içeriğe sahipti.

Osman Balcıgil’in anlattığına göre, “Tophane’den Karaköy’e giderken Kuledibi durağının arkasında, içiçe iki küçük dükkân vardır: Küçük bir anahtarcı ve küçük bir büfe.” Ama bu dükkânların birinin tabelasında “AÇKICI İŞLİĞİ”, ötekinde ise “KIMIZ BESİLİĞİ” yazmaktadır. Osman Balcıgil, bu garip durumu merak ederek gidiyor ve “iyi giyimli, uzun boylu, dinç ve heyecanlı bir ihtiyar” olan Sadi Danişmentoğlu isimli dükkân sahibine soruyor, “Ne iş?” diye. Sadi Bey cevaplıyor: “Açkıcı İşliği, anahtarcı dükkânı’nın tam Türkçe karşılığıdır. Kımız Besiliği’ndeki besilik terimini de büfe’ye karşılık olarak kullanıyorum.”

Sadi Bey devam ediyor: “Devlet adamlarının da, aydınların da bilmediği bir şey var, halk Rumca konuşuyor. Ispanak, lahana, marul, pırasa gibi sebze isimleri, izmarit, istavrit, lüfer gibi balık isimleri, masa, sandalye, kiler, ambar gibi eşya ve yer isimleri hepsi Rumca. Kiremit sözü Rumca, ninni sözü bile Rumca, 60’a yakın şehirin ismi Rumca. Türkçe’ye sözcükler Latince’den, Arapça’dan, Asurca’dan, Gerdanice’den, Hititçe’den girmiş. Velhasıl bugün Türkiye’de Türkiye halkının kendi dili yok.”

Röportaj devam ediyor:

“Peki Sadi Bey, Türkiye’de halkın Rumca konuştuğundan yakınmıştınız, azınlıklarla ilgili görüşleriniz nedir?

“Namuslarıyla yaşarlarsa bir diyeceğim yok. Onlar bizim bayrağımıza boyun eğmişler, bizim reayalarımız.”

“Bağışlayın ama bu yaklaşımınız bende Hitler’i çağrıştırdı.”

“Hitler’in Almanlar için söylediğini ben Türkler için söylüyorum. Türkler farklıdır. Ben Türk’ü bir bakışta diğerlerinden ayırırım. Ben Türk’ü kokusundan tanırım.”

Ha şöyle! Yani anlaşılan Sadi Bey katıksız bir ırkçı. Katıksız Öztürkçecilik de ne kadar yakışıyor o zaman kendisine.

Mehmet Aslan