“William’la pek çok ortak yönümüz var. İkimiz de Yale Üniversitesine gittik. O bir kitap yazdı. Ben de bir kitap okudum.”
George W. Bush

Albert Camus

Ölmesi gülmesinden kolay bir ülkede yaşadığımızdan olsa gerek, Camus’nün o meşhur sözü yılda en az birkaç kez karşımıza çıkar ve hilafsız hak veririz: “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, orada insanların nasıl öldüğüne bakın.” (Misal) Oysa aslında bu söze hak verirken aslında pek de Camus’ye hak vermiş olmayız, kısmî bir galat-ı meşhurdur zira bu alıntı.

Camus buna benzer bir sözü iki yerde kullanır. Biri Amerikan Günlükleri’nde: “Bir ülkeyi tanımanın bir yolu da orada insanların nasıl öldüğüne bakmaktır.” (Koyu vurgu bana ait – H.S.) Buradaki “nasıl” sorusu da esasen insanların hayatlarını kaybetme yollarına değil, son nefeslerini verdikten sonraki sürece (yas süreçleri, cenaze işlemleri, vs.) yöneliktir ama galat yarasını daha fazla deşip kangrene çevirmeyelim ve Camus’nün gerçekten de ölme biçimleriyle ilgilendiğini varsayalım. Yine de Camus’nün bir ülkeyi tanımanın başka yolları da olduğuna yönelik açık kapı bıraktığı aşikardır.

Alıntılanan sözün ikinci bir benzerineyse Amerikan Günlükleri’nden sonra tamamlanan Veba’da rastlarız. Söz artık şu hâli almıştır: “Bir kenti tanımanın belki de en kolay yolu, insanların orada nasıl çalıştığına, nasıl sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.” (Koyu vurgu yine bana ait – H.S.)

Günlüklerde açık bırakılan kapı sayesinde fikirler cereyan yapmış, çalışma ve sevme biçimleri de tanıma süreci içerisinde kendisine yer bulmuştur. Gelgelelim ifadenin her iki versiyonunda da Camus’nün tek bir bilme biçimine işaret etmekten kaçındığını, kendi önerisinin o yollardan sadece biri (belki de en kolayı ama, yine de sadece biri) olduğunda ısrar ettiğini görürüz.

Camus’nün bu ihtiyatlı tavrıyla ilgili hipotezim şu: Bir ülkeyi tanımanın aslında en az çalışmak, sevmek, ölmek kadar kolay –ve daha önemlisi “isabetli”, neticede işin ucunda kolay ama yanlış tanımak da var– bir yolu daha olduğunu hissetmiş ve hatta dilinin ucuna kadar gelmiş Camus’nün. Yıllar boyunca dilinin aynı yerinde bir çıkıp bir kaybolan bir pütürcük gibi gelmiş gelmiş gitmiş, bir türlü adını koyamamış. “Belki ansızın geliverir” umuduyla o kapıyı hep açık bırakmış. Yeri gelmiş ağlamış, yeri gelmiş histerik kahkahalar atmış ama basireti bağlanmış bir kere, deliliğin eşiğinde gülmekten gözünden yaş gelirken bile gözlerinin önündeki gerçeği yine görememiş: Bir ülkeyi tanımanın en kolay yolu orada insanların neye güldüğüne bakmaktır.

Belki de –ve yüksek ihtimalle– bunu da görmüştür ama felsefeci olduğu kadar (hatta “olduğundan çok”) edebiyatçı da olduğundan, teknik nedenlerden ötürü bu fazlalığı atmak zorunda kalmıştır Camus: Diğer eylemler sürece işaret eden “nasıl” parantezine alınabilirken, burada esas olan nesne olduğundan “neye” sorusunu eklemek ve cümlenin akışını sekteye uğratmak gerekecekti. Gelgelelim bunlar edebiyat tarihçilerinin bile değil, kurmaca edebiyat tarihçiliğinin konusu.

Bizse aynı zamanda profesyonel kalecilik tecrübesi de bulunduğundan Camus’yü bir de bu yönüyle de yazımıza meze edelim ve artık top çevirmeyi bırakıp kendisinden aldığımız pasla konunun esasına doğru driplinge başlayalım: Bir toplumun neye güldüğü ona dair ne söyler?

Tabii bunun için önce insanın neden güldüğü, gülmenin ne olduğuna girmek gerek. Teorinin detaylarında boğulmadan iki hâkim görüşten söz edilebilir. Bunlardan biri “uyumsuzluk” teorisi: İnsanlar beklenen kalıpların dışında gelişen durumlara gülerek tepki verirler. Örneğin bir nikah memuru nikah salonuna cübbeyle değil tekvandocu kıyafetiyle gelir ve damada uçan tekme atarsa –belki masraflarının boşa gitmiş olabileceği endişesine kapılan düğün sahipleri bir nebze saldırganlaşabilir ama– davetlilerin arasında ister istemez gülenler olacaktır. Yiğit Özgür karikatürlerinin ve kelime esprilerinin çoğunluğu da bu psikolojiye yaslanır.

Bir de “üstünlük” teorisi vardır: İnsanlar kendilerini diğerlerinden üstün kılan/gösteren durumlara gülerler. Şapşili kedi videoları da, bedensel kusurlarla alay edilmesi de insanlara çoğu zaman bu yüzden komik gelir. Yani belki de damadın uçan tekme yemesi “saçma” olduğu için değil, tam aksine “anlamlı” olduğu için komiktir.

Üstünlük teorisi fazla kaçış alanı bırakmaz: Mizah yapıyorsanız ya iktidarlara hizmet eder ya da onları rahatsız edersiniz. Ya onlara güler ya da onlarla beraber gülersiniz. Osmanlı’da 1908–1918 arasında yayınlanan bir sosyalist gazetenin adına (“Amele”) bundan seksen sene sonra neoliberal dönüşümün eşiğinde tarikat sermayesiyle çıkan bayağı bir mizah dergisinde rastlamamız tesadüf değildir.

Uyumsuzluk teorisindeyse ilk bakışta siyasetten münezzeh bir alan var gibi görünür, sonuçta ünlü bir şarkıcının çok iyi bir taklidini yapmanın iktidarla ne ilgisi olabilir? Fakat ideolojiler alanı bu tür kaçışlara pek imkân vermez. Böylesi bir mizah, Titanik batarken çalınan kemanlar gibi rahatlatıcı işleviyle iktidarların emniyet supabı rolünü oynamakta mahirdir çünkü. Siz sadece “saçmalığa” güldüğünüzü sanırken iktidar da sizinle beraber gülüyor olabilir.

Epey tık alan bir komik videoda bir astroloğumuzun da isabetle öngördüğü gibi (işyerinde açmayınız) Türkiye 2022 yılına pek de iyi girmedi: Eş zamanlı olarak hem fahiş elektrik zammı geliyor, hem de Cem Yılmaz’ın o gece ilk gösterimi yapılan son stand up’ı güldürmüyordu.

Stand up’ın “tek adam”ı Cem Yılmaz’ın tahtı bir süredir dipten gelen dalgayla sallanıyordu zaten. Sadece içerik olarak değil, yöntemsel olarak da böyleydi bu. Sosyal medya kültürünün mizahın üretim ve dolaşım biçimlerini değiştirip zenginleştirmesi sayesinde, güldürü ihtiyacını karşılamakta “fıkra”ların arkaik gereçler olarak kalmasına benzer bir süreçten geçiyordu stand up. Yeni demokratik üretim zemini, tek adam komedisinin altını oyuyordu. Buna bir de kaçınılmaz olarak kuşak farkı ekleniyordu: Yeni gelen bir kuşağın güldüğü ilk şeyler arasında mutlaka eski kuşak da yer alır – “baba katli” çoğu zaman onu kahkahalara boğarak gerçekleşir.

Cem Yılmaz’ın “tek adamlığını” koruma içgüdüsüyle konumlandığı popülist zemin onu kâh Emine Erdoğan’ın elini öpen, kâh susarak rakı içen görüntüler vermeye zorluyordu. İlginç olan şu: Cem Yılmaz artık güldürmezken onun yerini alan “çoğulcu” ortam politik açıdan cesurlaşamıyordu. Bunun elbette hukuki gerekçeleri vardı: İktidar her fırsatta sopasını gösteriyor, halkımızın bir kısmı da politikleşen mizahı tutuklatmakta iktidardan bile daha hızlı davranabileceğini defalarca kanıtlıyordu. Mikro ve makro iktidar mücadeleleri içinde psikolojisi bozulan halk “Kahkahalara teslim ol” çağrısına ateşle karşılık veriyordu. Kendiliğinin sınırları belirsizleşip “şey”leştikçe, herhangi bir “şey”e yönelmiş bütün gülüşlerin “kendisine” yöneldiğini algılayabilen bir paranoya hâli söz konusuydu çünkü artık.

Bu bozuk psikolojik atmosferde mizaha kalan seçenekler ya Güldür Güldür benzeri ana akım şovlardaki gibi yozlaşmak ve toplumun en düşük zekâ seviyesine hitap etmek, ya da yapılan mizahı bir “üstünlük” okuması imkanına tamamıyla kapatmak, “Neye gülüyorsunuz” sorusunu hükümsüz kılan bir muğlaklığa yerleşmek oldu. Bu ikinciye örnek olarak KALT ekibinin ve Feyyaz Yiğit’in işleri ayrı ayrı örnek gösterilebilir. (Belki bu ikisinin öncülü olarak, kolundan tutulup bu dünyanın gerçekliğine çekilme ihtimaline karşın bir ayağını absürd bir evrenin sınırlarında, “çocuksuluğa” kaçış hakkını sürekli saklı tutan Leyla ile Mecnun da sayılabilir.)

Feyyaz Yiğit’in son projesi Gibi’nin ve KALT ekibinin bizzat adlandırma tercihleri bile bu mizahın nesnesizliğinin göstergeleri olarak okunabilir. Bir benzetme edatı olan “gibi”, yanına benzetileceği o ismi almadan, bir “şey” olarak okunabilecek her şeyden kaçarak sunuyor kendini. Terry Eagleton’ın “gibi” kelimesinin işlevine dair gözlemi de bu açıdan ilginçtir: “Gibi” kelimesinin Amerikan gündelik hayatında patolojik ölçülerdeki yoğun kullanımını dogmatizmden postmodern kaçışın simgesi olarak görür Eagleton. “Gibi” edatını kullandığınızda doktriner olmayan, belirsiz bir şekilde konuşmuş olursunuz, der Eagleton. KALT’ın çağrışımı ise biraz daha dolaylı. Almanca’daki “soğuk” kelimesinden alıyor adını KALT. Esprinin kalitesizliğini belirtmek için kullanılan bir ifadenin “marka adı” olarak belirlenmesi değil burada sadece mesele. Kelimenin İngilizce karşılığı olan “cool”un belirli bir mesafeyi öngörmesi, (McLuhan’ın medya teorisinde de yer aldığı haliyle) o mesafeyi kapatmanın, mesajdaki boşlukları doldurmanın sorumluluğunun alıcıya yüklenmesi.

Cem Yılmaz ve onun temsil ettiği kuşak artık güldürmüyor, güldüremiyor, doğru. Gibi ve KALT’ta ise yeni bir mizahı bulmuş gibiyiz. Ne var ki bu mizah bizi güldürse bile artık neye güldüğümüzü tam olarak bilmiyoruz sanki. Zizek’in “kendini alkışlayanlara katılan Stalin” örneğindeki gibi, halkla beraber kendi esprilerine gülen Cem Yılmaz’a kontrast oluşturacak şekilde, Feyyaz Yiğit’in ve KALT’ın Ozan Akyol’unu asla gülerken görmememizin sebebi de “neye gülüneceği” sorusunun cevabının bizzat kaynağındaki yokluğudur belki.

Bir ülkeyi tanımak için neye gülündüğüne bakmak, bugünün Türkiye’si için pek mümkün değil sanki. Bu yüzden onu tanıyamıyoruz. Camus’nün eksik tanımına tutunup ölümleri incelemeye bir müddet daha devam öyleyse.

***

Titanik batıyor, biri hariç bütün kemancılar yerlerini almış, sakin bir klasik müzik girmeye hazırlanıyorlar. Bir tanesiyse şimdiden okyanusu boylamış bile, buz gibi suyun içinde takır takır titreyen dişlerine aldırmaksızın “Tavukları Döndermişem” çalıyor. Gemi öyle ya da böyle batacak, yolcular da suya atlıyor. Biraz eğlenmek onların da hakkı.

Hakan Sipahioğlu