Yılmaz Sarı

Sorunsalın birinci fikir önermesi: Yolda yürürken arkadaşınla ona yeterince değer vermediğinle ilgili yoğun bir tartışma içindesiniz. Önünden geçtiğin kalitesiz malları ucuza sattığı için övünen market zincirine bir anda girip parasını ödediğin çiğ bir tavukla çıkıyorsun. Tüm isteksizliğine rağmen tüm tavuğu bitiriyorsun. Öyle ki geriye kalan kemikler bile imdat diyor artık, o derece ciddiyetle yemişsin… Verdiğin değere, arkadaşın göz bebekleriyle şahit olduğunda, zaman duruluyor. Birbirinize sarılıyorsunuz. Çevrede görenler alkışlıyor. Mutlu bir tablo. Kalabalık dağılıyor. Sen kusuyorsun. Hastaneye kaldırıyorlar. Et yiyemediğin için vejeteryanlıkla başladığın hikmetli yola, vegan bir kafe açarak etçillere vegan lahmacun itelemeye çalışarak devam ediyorsun. Bu kısmın çok da üzerinde durmayalım.

Sorunsalın ikinci fikir önermesi: Evde benzer bir tartışma içindesiniz. Daha önce de güven üzerine bir münakaşa yaşadığınız için buzluktan çıkardığın çiğ tavuğu bu sefer bir köşede bekletmişsin, çakal seni. Çiğ tavuğu mutfaktaki içi sıcak su dolu leğenden kapıp salona dönüyorsun. İlk ısırığını ısırdığında bi kötü oluyorsun bi fena, yapamayacak gibi hissediyorsun. Tam utanacakken kendinden… Şair, “hadi hadi biz daha neler yedik” dizesiyle sesleniyor sana. Toparlayıp kendini, ciddiyetle tümünü bitiriveriyorsun. Evet, kemikler imdat diyene kadar. Sarılıp ağlıyorsunuz, falan ve filan.

Sorunsalın üçüncü fikir önermesi: Şık bir restoranda arkadaşınla yemektesiniz. Kalp atışlarınızın birlikte tik takladığı bu engin yolun sis ve pususunu, gün ışığınızla aydınlatmak için gizli bir sözleşmeye davet etmek istiyorsun onu. Kararsız biliyorsun ve çekinceleri var… Servis tabağı geliyor. Kapağı bir açılıyor, çiğ bir tavuk. (Garsonlardan biri ahbabınmış. İşinden memnun değilmiş ve buradan bu şekilde kovulması sebebiyle işsiz kalıp açlıktan ölmeyecekmiş çünkü Green Card’a başvurmuş, kesin de çıkacakmış zaten.) Sen arkadaşının şaşkınlığına aldırmadan yemeye başlıyorsun çiğ tavuğu ama bu sefer işler başka ilerliyor çünkü yan masadaki çiftten biri yanına doğru geliyor. Sağ kulağının duyabileceğine emin olacak kadar sana yaklaşıp, “Biz herkesin ortasında çiğ tavuk yemeyi bilmiyoruz sanki,” diye söylenip masasına geri dönüyor. Sözlerini dikkate almadığına karar verdiğinde, hınçla sandalyesinin üstüne çıkıp “Bu adi şerefsiz çiğ tavuk yiyor!” diye kükremeye başlıyor. Diğer masadakiler de kükremenin gürültüsüyle ayaklanıyor. Lüks bir restoran olduğu için Dünya’nın farklı etnik ve dini gruplarından insanlar var. Başta çiğ tavuğu gören herkes kendi dillerine ve inançlarına has şekilde bağırıyor. Büyük bir uğultu oluşuyor. Sonra aralarından biri, “Bö!” diyor. Sessizlik oluyor bir anda. Aynı biri bir daha, “Bö!” diyor. Bu sefer diğerleri de Bö’ye eşlik ediyor. İki, üç, beş insan derken koca bir salon aynı anda Bö’lemeye başlıyor. Farklı ülkelerden insanlar tek bir Bö altında toplanıyor yani. Gülümseyerek arkadaşına bakıyorsun, durumun komikliğini anlatmaya çabalarcasına adeta. Aynı günışığına sahip olduğunuzun ağzından bir ses çıkıveriyor: “Bö.” Yanlış duyduğunu düşünerek o fırtınada ağzına dikkat kesiliyorsun ama bu dikkatine gerek kalmıyor çünkü bu sefer daha kocaman bir “Bö!” fırlıyor ağzından, tavanda çatlak oluştururcasına. Kalkıp koşarak kalabalığın arasına katıldığında duruluyor zaman, buzdan bir nehir gibi bu kez. Onunla daha büyük bir Bö oluyorlar. Tüm gücünle bu koca kalabalığa bağırarak avazın yettiği kadar yetmek istiyorsun. İrkiliyorsun, dayının biri seni dürtüklüyor…

Senin dikkat verdiğine kanaat getirince “Evlat,” diyor. “Bu tavuğun fiyatı doğru mu?”

“Hayır amca,” diyorsun. “O eski fiyatı, barkod makinesi etiket değiştirmekten bozuldu.”

Yılmaz Sarı