10.Ocak.2022

Nobel Ödülleri’nde kayıtlar elli sene sonra açılıyormuş. Birkaç gün önce öğrendik ki 1971 yılının Nobel Edebiyat Ödülü için adı geçenler arasında Fazıl Hüsnü Dağlarca da varmış.

1971 yılına ait Nobel kayıtlarının bir bölümü

Bugün Pazartesi. Cuma akşam yemeğinde yeşil mercimek yerine sardalya yeseydim, bu bile hayatın akışında bir şeyleri değiştirirdi. Hele böylesi büyük bir olayda, Ödül Komitesi’nin seçimi farklı olsaydı dünya edebiyatının, en azından Türk edebiyatının seyri farklı gelişirdi. 1971’de Neruda yerine Dağlarca almış olsaydı ödülü, tam bilemesek de çok şey farklı olurdu.

Çok büyük ihtimalle, Türk edebiyatı bugün daha fazla çevrilmiş olurdu. Biz nasıl Nevada’yı, Petersburg’u filan ezbere biliyorsak, dünyanın farklı halkları da Cemil Kavukçu’nun İnegöl’ünü biliyor olurdu.

13.Ocak.2022

Aziz Gökdemir’in “Yangından Sonra” adlı kitabını, künyedeki yazıldığı gibi “öykü” olarak değil de bir anlatı, bir roman olarak okudum ben. Elbette bağımsız olarak okunabilecek metinler, tek başlarına öykü olan bölümler de vardı kitapta. Ve fakat hepsi, kitabın başındaki tarih çizelgesi dahil, bir bütünlük oluşturuyor. Aziz Gökdemir, bir ailenin yıkımını anlatıyor Yangından Sonra’da. Her bölümde [ya da her öyküde] bir fotoğraf eşlik ediyor metne. Bir tanesi müstesna tüm görseller de yazara ait.

Çok göndermeli, katmanlı bir metin Yangından Sonra. Aile bireyleri ve hatta aile bireylerinin hayatına bir biçimde dahil olmuş kişiler bile söz alıyor. Bir olaya ya da bir kişiye dair “tek bakışlı” bir anlatı yok. Yeri geliyor, diyelim bir bölümde Baba’yı kendi ağzından dinliyorsak başka bölümlerde başkalarının gözünden görüyoruz onu. Bu anlamda, çoğulcu, demokratik bir metin diyebiliriz Yangından Sonra için.

Ailenin Amerika’ya savrulmuş bireyi, “büyük abi” Ferhan’ın başına gelen bazı olayları ve Gezi Parkı eylemlerinde ölen “küçük abi” Cihan’ın ölümünü anlatırken, okuru başka “sırlara” götüren ipuçları sarkıtıyor yazar. Bu toprakların, herkes bildiği halde “sır” olarak görülen ya da her nasılsa bilinmeyen acı tarihine, eğer okur da isterse, gidebiliyor böylece.

Kapanışı “Ben, Selin”, yani ailenin en küçük bireyi Selin yapıyor. Artık herkes bu dünyayı terk-i diyar eylemiştir. Geriye bir tek o kalmıştır. Perdeyi o kapatır: “Ben, Selin”. Küçük abi, büyük abi gibi ifadeler de zaten Selin’e göre.

Sıkı örülmüş bir metin Yangından Sonra; şarkı sözleri, göndermeler, görseller, epigraflar ve alıntılarla okuru zenginleştiren, çoğaltan ve dahi çoğulcu bir metin.

14.Ocak.2022

Anaokulu Öğretmeni [The Kindergarten Teacher, 2018] kederli şeyler anlatan naif bir film. Şiir söyleyen beş [pardon, beş buçuk] yaşındaki velet ve özel hayatında gelgitler yaşayan, çıkışsızlık içinde bunalıp kalmış anaokulu öğretmeni…

Dünyanın, sonraki yıllarda bu küçük şairin canına okuyacağı çok belli. Öğretmen bunun farkında, hem onu hem kendini kurtarmak istiyor dünyanın hoyratlığından. Dediğim gibi, kederli şeyleri kadife yumuşaklığında anlatan bir film olmuş The Kindergarten Teacher.

“Aklıma şiir geldi.”

15.Ocak.2022

Mehmet Hakkı Suçin, Ecinniler’in yeni sayısında Riyad Salih el-Huseyn’den “Ay” diye bir şiir çevirmiş. Enfes.

Bir kuplesini buraya bırakıyorum:

Konuşmaktan yoruldum, borçlardan, işten
Ama hiç yorulmadım özgürlükten
Şimdi tek düşüm var ya da tekten fazla biraz:
Kelimelerim ekmek ve üzüm olsun
Kuş ve yatak
Sol kolumu senin omzuna atayım
Sağ kolumu dünyanın omzuna
Ve aya şöyle diyeyim:
Çek şimdi resmimizi.

16.Ocak.2022

Sözcükler’in yeni sayısı Cevat Çapan özel sayısı olarak çıkmış. Bu kalibredeki ve kıdemdeki şairler için yapılacak en şık şey bu. Yoksa ödül vermek değil.

17.Ocak.2022

Okurun elli-altmış yıl önce kalem oynatmış yazarların bazılarını halen okuyor, bazılarının ise ismini bile bilmiyor oluşu yalnızca yayıncıların tercihleriyle açıklanamaz elbette.

Tıpkı TV’deki dizilerde, programlarda olduğu gibi bir ikilem: Okur mu bu yazarları okumak istiyor, yoksa “önüne konanlar” bu yazarlar olduğu için mi onları okuyor?

Yalnızca en iyi olanlar mı kalıyor geleceğe? Unutulmuşluğun küf kokulu loş odalarında kalanlar, kötü yazarlar mı?

TV’de, Netflix’te, MUBI’de önümüze ne konuyorsa onları izlediğimiz gibi, yayınevleri hangi kitapları yayımlıyorsa onlara teveccüh gösteriyoruz. Çok büyük bir kitleyiz biz, sanat sevicileriz, [amiyane tabirle] ipimizi nereye bağladılarsa oradan otluyoruz.

18.Ocak.2022

Hiç unutmuyorum, ara ara da düşüyor akıl tasıma. 2018 yılının sonlarına doğru Ruanda’ya gittim. Bir iş gezisiydi. Mecburi hizmet. Gitmemeyi beceremedim. [Yanlış anlaşılmasın, Afrika diye değil, ben hiçbir yere gitmek istemem genelde. Fakat bugünlerde Leman Sam’ın ırkçı paylaşımlarıyla tekrar hatırladım, o zamanlar Ruanda’ya gideceğimi öğrenenler neler demişti neler. Irkçılık bizde sanıldığından çok daha fazladır, iliklerimize işlemiştir. Bu kadarını söyleyeyim.]

İki hafta kadar kaldık Ruanda’da, başkent Kigali’de. Herhalde bir haftayı devirmiştik ki bir şey dikkatimizi çekmişti: Hiç köpek yoktu sokaklarda, caddelerde. Rastlamamıştık. Hiçbir yerde, tek bir köpek dahi görmemiştik. Türkiye’den Ruanda’ya beraber gittiğimiz iş arkadaşlarım Meraklı Melahat olduğundan sorduk. [Ben gerçekten merak etmiyordum nedenini, işin aslı bu köpek yokluğu dikkatimi de çekmemişti hiç.] Mihmandarımız Klein’e sordum mecburen. Arabadaydık. Şöförle birbirlerine baktılar önce. Bir şeyler gevelediler. Bizimkiler ısrarcı olunca Klein, mırıldanır gibi, “Soykırım sırasında cesetler sokaklarda kalmış günlerce…” deyiverdi. Bu kadarı yetti. Sonrası sessizlik. Herkes ve her şey adına utanmanın getirdiği o ağır sükûnet.

20.Ocak.2022

Deniz Poyraz’ın ikinci kitabı Dünya Unutuna Kalır dört öyküden oluşuyor. Dört uzunca öykü. Uzun zamandır bu kadar politik, politik olanla bireysel hikayeleri bu kadar dengeli biçimde harmanlayan öyküler okumamıştım.

Rahat bir dili var Deniz’in, okuru zorlayan, bilmece çözmeye mecbur bırakan “kasıntı” bir dil değil.

Kitabın ilk öyküsü “İstila” en sevdiğim oldu benim. Bir ailenin bir “yabancı” tarafından istila edilerek yıkıma doğru sürüklenmesini anlatırken fonda da memleketin istilasını anlatıyor sanki. İstilanın ilk başladığı zamanlara götürüyor bizi, 2000’lerin başına.

“Nasip’in Günahı” öyküsünde ufak bir zamanlama hatası çarptı gözüme, o kadar. Bunun dışında su gibi aktı öyküler. Öfkelendirdi, hüzünlendirdi, güldürdü.

Deniz Poyraz’ın doğup büyüdüğü Trakya’da geçiyor öyküler. Yazarın iyi bildiği yerler. Bu yüzden olsa gerek yerel sözcüklerin, ağzın kullanımını da iyi kotarmış. Orada da iyi bir denge tutturmuş.

Dünya Unutuna Kalır yakın tarihimizin, 2000’li yılların başlarının, Trakya’dan çekilmiş ama bütün memleket sathını kadrajına alan bir fotoğrafını koyuyor ortaya. Memleket fotoğrafı.

21.Ocak.2022

Dün akşam Rize Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileri ve İsmail Şimşek hocamla bir online söyleşi yaptık. Doğrusu, bilen bilir, söyleşi söz konusu olduğunda “yazılı” olanı tercih ederim. Konuşma, söyleşi tekliflerini genelde üzülerek reddetmişimdir. Bunda hem konuşmayı pek sevmememin hem de konuşurken ağzımdan kocaman laflar çıkacağına dair endişemin etkisi var. Ve fakat, İsmail hocam söyleşi yapmayı teklif ettiğinde severek kabul ettim. Çünkü genç arkadaşlarla bir araya gelme fikri çok heyecan vericiydi. Nitekim öyle de oldu. Heyecanlı ve benim açımdan keyifli geçen bir söyleşi oldu. Bir buçuk saat kadar muhabbet ettik. Efsa Sıla, Sena, Nisa, Belinay, İrem ve Ecrin hem “kazık” hem de güzel, derinlikli sorular sordular. Bazı edebiyat meseleleri ve kendi yazdıklarım üzerine düşünmeye sevk ettiler beni. [Söyleşinin kaydını izlemek isteyenler buradan buyurabilir.]

Adını saydığım arkadaşlarım, İsmail Şimşek ve [23 yıldır Mavi Yeşil dergisini çıkaran] Hasan Öztürk’ün rehberliğinde, bana edebiyatın sosyal medya kısırlığından ibaret olmadığını bir kez daha hatırlattı. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Onur Çalı