Doğuş Benli

İlk kitabımın yayımlanmasının üzerinden neredeyse altı ay geçti. Edebiyat dünyası kitabımı birkaç röportaj, bir iki tweet ve instagram hikâyesi dışında sakin karşıladı. Edebiyata yeni bir soluk getirdiğime ilişkin herhangi bir yazı kaleme alan olmadı. Aksine, daha önce denenmiş şeyleri tekrarladığıma ve öngörülebilir öyküler yazdığıma dair yorumlar aldım. Öngörülebilir olmayan bir öykü yazmaya bu yorumları okuduktan sonra karar verdim. En azından deneyecektim.

Bilirsiniz büyük bir hikâye için ya kahramanın yolculuğa çıkması ya da şehre bir yabancının gelmesi gerekir. Günlerdir süren miskinliğim göz önüne alındığında yolculuğa çıkacak gibi değilim. Hatta otel ve bilet fiyatlarını düşündükçe akşamları pineklediğim kanepeye her gün biraz daha gömülüyorum. Yurt dışına çıkmak uzun süredir zaten hayal. Dün akşam kapı çaldığında da yine tembellik yapıyor, salonda, televizyon karşısında uyukluyordum. Yazmak istediğim öykünün başlayabilmesi için şehre gelecek yabancıyı bekliyordum da denebilir. Zili duyduğumda kapıdakinin o beklediğim yabancı olabileceği geldi aklıma. Bir an için umutlandım. Sonra kapıdakinin yabancı olması durumunda bunun beklenen bir şey olacağını yani kendi hikâyemin o şehre yabancı birinin geldiği hikâyelere benzeyeceğini bu nedenle de yine “öngörülebilir” yaftası yiyeceğini anladım. Terliklerimi sürüye sürüye kapıya giderken gelenin yabancı biri olmamasını diledim. Belki büyük bir hikâye çıkmazdı ama öngörülebilir olmasından her türlü daha iyiydi. Kapıyı açıp, yan komşum Nihal Teyze’yi karşımda görünce normalden daha fazla sevinmemin sebebi buydu.

Aa, Nihal Teyze.

İyi akşamlar, yavrum.

İyi akşamlar Nihal Teyze, hoş geldin, ne iyi ettin de geldin. Buyurmaz mısın?

Yok yavrum hiç girmeyeyim.

Girseydin.

İbrahim’i duydun mu?

Duymadım, ne olmuş?

Kuşları bahane ediyor, diyorlar.

Kim diyor? Ne kuşu?

Güvercin beslemiyor mu bu üst katta?

Evet.

Kuşları göstereyim diye kandırıp eve kız atıyormuş. Kaç defa eve girerken görmüşler.

Yani… Genç adam sonuçta.

Olur mu öyle şey. Aileler var.

Doğru söylüyorsun.

Yalnız, kızları evden çıkarken kimse görmemiş.

Gizlice çıkıyorlarsa demek.

Ben kaç defa sabaha kadar özellikle bekledim. Hiç çıkan olmadı.

Yani?

Yanisi, kesin kümeslerin altına gömdü bunları. Belki de parçaladı, azar azar hayvanlara yediriyor.

Bir sürü kuşu var, yem masrafı çoktur tabii.

Efendim?

Şaşırdım, İbrahim’den beklemezdim böyle şeyler.

Uğrayıp bir bakıversen.

Nasıl bakayım Nihal teyze.

Kuşlara geldim dersin ya da banyo akıtmış dersin. Yazar değil misin uydur bir şeyler.

Bilmem ki.

Evladım, apartmanda çoluk çocuk herkes tedirgin.

Ya bana da bir şey yaparsa.

Yapmaz, senin kitabın var. Ortadan kaybolsan nerede bu yazar demezler mi?

İlk kitabından sonra kaybolan bir sürü yazar var aslında.

Bak, işte sen biliyorsun kaybolduklarını. Cesaret edemez. Kaybolmazsan da sana hikâye çıkar.

Tamam, o zaman yarın ben bir yoklarım.

Sağ ol yavrum. Uğrarım yine.

(Diyaloglar akmıyor. Elden geçmeli. Nihal Teyze’ye ilişkin detay verilebilir, camın önünde oturup geleni gideni gözlemesi, kocasının vefatı vs.)

Kapıyı kapadıktan sonra nasıl yaparım diye düşünmeye başlamıştım. İlk iş banyoya gidip tavana baktım, maalesef temiz görünüyordu. En iyisi kuşlarla ilgili bir öykü yazdığımı söyleyip bilgi almak olacaktı. Bu sayede kümesleri de gezebilirdim. Gece geç saatlere kadar ön çalışma yaptım. Netflixteki kuşlar belgeselini izledim. Renksiz, çirkin dişi kuşları etkilemek için türlü düzenekler hazırlayan, taklit yapan, dans edip şekilden şekle giren rengarenk erkek kuşları izlemek beni üzdü. Çoğu da boşa gitti yaptıklarının. Dişi kuş hiç yüz vermedi, verdiğinde de erkek kuş birkaç saniye üstüne çıktı, sonra dişi kuş pır, uçup gitti. Ya güzellik algımızda bir sorun olmalıydı ya da kuş da olsa ezik oluyordu demek ki erkekler. İbrahim’in kadınlar karşısında benzer durumlara düştüğü için onları öldürebileceğini düşündüm. Ama sürekli giydiği kuş pislikleri içindeki gocuğu, dizi yamalı açık kahverengi kadife pantolonu gözümün önüne gelince bu düşüncemi mantıksız buldum. İbrahim’in kuşlardan başka hiçbir şeye ilgisi yoktu sanki. Düşüncem mantıksız olsa da mantıklı bir olay örgüsüyle kurulan hikâyelerin öngörülebilir olduğunu bildiğimden, öykümde illa ki mantıksız bir şeyler de olsun istiyordum. Peki ama öngörülemeyen olma hedefiyle yola çıkan bir metnin içinde mantıksız düşüncelerin yer alması mantıklı olmaz mıydı? Bu durum onu yine öngörülebilir mi yapardı? Kafam, ne yazacağını bilemeyen, konu bulmakta zorlanan bir yazar kadar karışmıştı. Başka şeyler düşünmeye çalıştım, erkek kuşlarla empati yapmaya çabaladım. Bir ara kollarımı kuşun kanatlarını açtığı gibi yanlara açtım. Kanat çırparak ayna karşısına gidip bir sağa bir sola sallandım. Bunu yapsam bir şey değişir miydi? Kuş olsam kesin terk edilirdim. Öyle renkli biri değilim, çiftleşmek için ettiğim dans da bir şeye benzemiyor. Birkaç dakika sürecek bir zevk uğruna, o kadar zahmete girmek ister miydim, emin değilim. Ayna karşısında yorulunca yine kanepeye geçtim. Gözlerimi dinlendirirken uyuyakalmışım.

Uyanır uyanmaz masaya oturdum, neredeyse hiç kalkmadan güvercinlerle ilgili araştırma yapıyorum. Bu işin hastası çokmuş. Çoluk çocuğu boşlayıp kendini kuşlara adayan, malını mülkünü bu uğurda harcayan kuş manyaklarıyla doluymuş ortalık. Birbirinin kuşunu çalanlar, kuşu çalındı diye olay çıkarıp adam yaralayanlar. Bir sürü böyle şey izledim. Taklacı güvercin videolarında saatler nasıl geçti anlamadım. Az önce birinde kahkaha atıp kendi sesimi duyunca yaptığımın farkına vardım, sonra da Nihal Teyze’ye verdiğim sözü hatırladım. Birazdan kalemimi defterimi alıp boynumda fularımla kuşlarla ilgili bilgi almak için yukarı çıkacağım. İbrahim evde, televizyonu açık, duyuyorum. Kapıyı açmak istemezse, filmlerdeki gibi, aç kapıyı içerde olduğunu biliyorum falan derim, heyecanlı olur.

(Yukarı çıkmadan önce birkaç gün İbrahim’i gözleyebilir. İbrahim hakkında daha fazla bilgi lazım. Şüpheyi artıracak, korkutucu, garip bir şeyler düşünmeli. Çok hızlı geçiyor.)

Dediğim gibi az sonra yukarı çıkacağım. Eğer bu hikâye burada biterse başıma bir iş gelmiş demektir. Yani devamını yazmamışsam diyorum. Kitabımdan biliyorum, bazı şeyleri açık açık yazmayınca herkes farklı anlıyor. Ağaçla baba arasında anoloji kurduğum bir öykümde ağaç babasının üzerine mi devrildi, niye öldü diye soran oldu, karısının adını unutan adama maalesef alzheimer başlangıcı galiba deyip kederlenen okuyucularım da oldu. Bu kez ölüm kalım meselesi diye açık açık yazmak istiyorum. Bu öykünün devamında İbrahim’in evine gittim, şöyle yaptı, böyle yaptı diye anlatmıyorsam başıma kesin bir iş gelmiştir. Ya da daha kolayı, yukarıda beyaz zemine yazılı notlar hâlâ duruyorsa bilin ki bu hikâye yarım kalmış, edebiyat dünyamızda ilk kitabından sonra ortadan kaybolan yazarlara biri daha eklenmiştir. Öyleyse lütfen vakit geçirmeden polisi arayın. Cesedimi kuşlara yedirmeden yetişsin. Bir de unutmayın emi beni. Ardımdan dua falan istemem, kitabı alın, okuyun, severseniz tavsiye edin, yeterli.

Artık yukarı çıkıyorum. Kalın sağlıcakla.

Doğuş Benli