Kıbrıs Harekâtı esnasında bir Türk askeri bölüğünden ayrılıp kaybolmuş. Ada coğrafyasına da tamamıyla yabancı olduğundan yanlış yöne, yani Rum mevzilerine doğru ilerlemeye başlamış. Yaklaşmış, yaklaşmış, yaklaştıkça kendi bölüğüne değil, düşman karargâhının tam kalbine yürüdüğünü fark etmiş ama içinde korkudan eser yokmuş. Daha da tuhafı attığı her adımda bir başka Rum askeri silah bırakıp ellerini havaya kaldırıyor, teslim olup aman diliyormuş. Böylece bir tek Türk askeri koca bir Rum tümenini esir almış ve gerisin geri Türk tarafına götürüp teslim etmiş. Esirleri gören Türk komutan “Bir Türk dünyaya bedeldir” şiarına inanmasına rağmen nedense yine de hayretler içinde kalmış ve askerini tebrik ettikten sonra dönüp Rum mevkidaşına sormuş: “Demek şu bir tanecik askerden korktunuz öyle mi?” Rum komutanın cevabı tüyler ürperticiymiş: “Biz ondan korkmadık ki… Arkasındaki yeşil sarıklılar ordusundan korktuk!”

Faydalı Bilgi: Bir evliyayı vurmanın mı yoksa “dahi anlamındaki de”yi ayırmanın mı daha zor olduğu konusunda İslam âlimleri arasında ihtilaf bulunmaktadır.

Vaktiyle İslamcı camia içinde anlatıldığına şahit olduğum bir hikâyeydi. Böylesi daha onlarca, belki yüzlerce daha “ibretlik” kıssa olduğunu biliyoruz. “Çanakkale’de savaşan evliyalar” sözgelimi, bu yukarıda anlattığımdan çok daha fazla bilinen, hâlen anlatılagelen bir hikâyedir. Geçtiğimiz hafta paylaşılan bir arşiv videosundan anlaşıldığı kadarıyla benzer hikâyelerin güncel bağlamlara yönelik uyarlamalarının dolaşıma sokulmasında da fayda görülmüş (Videoyu açamayanlar olursa diye özet: STV ekranlarında yayınlanan bir dizi sahnesinde, PKK militanları tarafından işkence edilen bir grup Türk askeri gökten inen yeniçeriler tarafından kurtarılıyor. Fakat öncesindeki gök gürültüsü ve şimşek yoğunluğuna rağmen sağanak yeniçeri bastırmaması, azıcık çiselemesi oldukça şaşırtıcı). Sahtekârlığın her türlüsünde oldukları gibi bu tür “menkıbe kalpazanlığı”nda da tartışmasız bir numara olan Fethullahçılar eğer tasfiye edilmeselerdi muhtemelen bugün hâlâ bu yöndeki üretimlerine devam ediyor olacak, mesela kıta sahanlığımıza giren Yunan gemilerinin yoluna mayın döşeyip Mavi Vatan destanı yazan gökten inmiş beyaz şnorkellilerin hikâyesiyle yüreklerimizi titreteceklerdi. Türk milliyetçi mukaddesatçılığı için büyük kayıp.

Bu sağ hayaletçiliğin şifrelerini çözmek çok zor değil elbette. Tanrının ihsas-ı rey yaptığının “delilleri” sayesinde, kendini savaşın içinde bulan insanların “Acaba doğru safta mıyım” şüphesine düşmesine engel olunuyor bir kere. Dahası, doğru safta olmanın getirdiği kudret sayesinde şartların en olumsuz göründüğü anda dahi aslında zaferin muhakkak olduğu inancıyla moral ve motivasyon yükseltiliyor. Kurulan Osmanlı sürekliliği ile de bugünün meşruiyeti dünden, dünün meşruiyetiyse bugünden devşirilmiş oluyor. Bir şimşekle iki yeniçeri.

Hayaletlerin gücüyle bugünü değiştirme tahayyülü Türk sağına özgü bir kültürel fenomen değil tabii. Yüzüklerin Efendisi’nde bile var: Vaktiyle kötülüğe karşı savaşmaya yemin eden ama iş başa düşünce tüyen ve bu yüzden lanetlenen, Aragorn’un savaşı kazanmasına yardım ederek ruhları huzura kavuşan meşhur Yeminbozanlar. Evet, yardım eden ve alan arasında süreklilik olmayışıyla Türk sağındaki örnekten biraz ayrılan bir varyant bu, ama esas tema aynı: Geçmişle kurulan haklılık bağı bugünü de kazandırır.

Yine aynı şey değil evet, fakat esas konuya gelmek için faydası muhakkak olan benzer bir temaya Derrida’nın “hauntoloji”si, yani “hayaletbilim”inde rastlarız. Derrida da tıpkı hayaletler gibi çoğunlukla ne dediğini anlamak için medyumlardan yardım alınması gereken beyaz bir varlık olduğundan, başvuracağımız kavramı yanlış anlamış olma ihtimalimiz için baştan özür dileyerek, “hayaletbilim”i en kısasından şu şekilde özetleyebiliriz sanırım: Ölü bir geleceğin hayaletlerinin, yaşanmamış zamanların nostaljisinin şimdiki zamana musallat olması.

Gücünün zirvesinde ve alt edilemez görünen otoriter neoliberal kapitalizmin karşısında tarihinin nicel ve nitel olarak en zayıf dönemlerinden birini yaşayan ilerici/özgürlükçü/sol hareketin içinde yer alan bireylerin bir kısmı salt “tutunabilmek için” Derrida’nin hayaletleriyle Türk sağının yeşil sarıklıları arasında bir yerlerde bocalıyor görünüyor uzun süredir. Sayısal olarak çok ama çok dezavantajlı oluşuyla yüzleşmekten kaçınmak için ikili bir psikolojik strateji yürütüyor:

1) Ya çoktan yitip gitmiş kalabalıkların yas sürecini bir türlü tamamlamayarak, cenazeleri bir türlü kaldırmayarak, saplantılı bir şekilde eski anıları tekrar tekrar canlandırarak kendini o hayaletler vasıtasıyla güçlü hissediyor (Bunun son ve belki de en iyi örneği Kulüp dizisinde Türk’ü, Yahudi’yi ve Rum’u, eşcinseli ve heteroyu aynı sofrada buluşturan nostaljik ütopyaydı diyebiliriz),

2) Ya da kendini kopyalayıp çoğaltarak, boşluğa doğru bağırınca gelen yankıyı başka seslere atfederek, hayali kalabalıklar uydurarak çoğaldığını sanıyor.

Bu ikinci dinamiği elbette en iyi sosyal medya besliyor. Her yeni politik gündemde “Kitap isimlerini X’le değiştiriyoruz” akımları, “Ben X diyorum, sen de X diyor musun sevgili Y” zincirleri oluşturarak tekrarlanan etkileşimler sayesinde özgüvenler tazeleniyor, sayısal olarak ezilmişlikle yüzleşme korkusu bir süre daha ötelenebiliyor.

Her iki psikolojik strateji de anlaşılabilir sınırlar içerisinde cereyan ediyordu ki, şu son Sezen Aksu vakasındaki “Avcı” şiirini diğer dillere çevirme furyasında konunun artık “patolojik” denebilecek bir yere vardığının ciddi bir emaresi görüldü: Şiir Terstenceye çevrilmişti.

Bir eylem olarak çeviri esasen anlaşılır bir şeydi. Yukarıda ele alınan “kalabalık hissetme” psikolojisine hizmet etmesi yönüyle de değil sadece, tekçi iktidar diline karşı çoğulculuğu ön plana çıkarmasıyla sembolik de olsa güçlü bir politik muhteva içeriyordu, doğruya doğru. Fakat Terstence’ye çevirmek, yani salt Türkçe kelimeleri tersten yazarak çevrilen dil sayısını kabartmak, Gogol’ün Ölü Canlar’ında ölmüş serfleri satın alarak kendini zengin göstermeye çalışan Çiçikov’unkinden bile daha acınası bir eylemdi. Dilimize deyim olarak bile kazandırılabilecek bir iş: “Ohoo, senin iş de Terstenceye şarkı çevirmeye döndü!”

Terstence konuşanlar özgürlük mücadelesine sembolik olarak iliştiriliyordu ama Terstence konuşan bir Allah kulu yoktu! Bir “gelecek nostaljisi” olarak bile anlamsız, hayali arkadaş edinen çocuklar kadar azgelişmiş, “gökten inen yeniçeri” inancıyla eşdeğer bir fanteziydi o.

Hoca da demiş ki, Rum tümenini esir alan yeşil sarıklılar hikâyesine gülüyorsun da, Terstence konuşan kalabalıkların iktidarı korkutmasına niye gülmüyorsun?

Hakan Sipahioğlu