Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 242. Gün: 

DOĞUNUN KADEHİNDE BATININ ŞARABI

Oğuz Atay’ın düzene tutunabilecekken tutunmak istemeyen Tutunamayanlar’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı doğulu toplum anlayışı içinde batılı kültür edinmiş aydının veya bireyin kendine koza örmesini anlatır; ne var ki, sonu kelebekleşmek değil, kaynar sudur; ya da kısaca, doğunun kadehinde batının şarabı.

Atay, aralarında olduğu Cumhuriyet döneminin batı kültürü almış bireylerini eleştirmekten çok, onların akli değerlerinin, içinde yaşadıkları “yarım yamalaklıkla” yürüyen toplum değerleriyle olan çelişkisini konu eder. Sonunda olan bireye olur.

Oğuz Atay, ne 80’lerin ve 90’ların serbest piyasa ekonomisinin bizdeki ‘Kapitalist Yol’unu görebilmiş ve ne de 2000’lerin yarı sömürgeciliğinin alt yapısı olan ‘Küresel Kapitalizm’e tanık olabilmiştir. Yani, daha kötüsünü göremeden 1977’de hayata gözlerini yummuştur. Ne ki, bu bile ona yetmişti. Onun, bize özellikle “Beyaz Mantolu Adam” öyküsüyle kenarından köşesinden gösterdiği “Türkiye’nin Ruhu”, 70’lerden beri değişmeden durmaktadır. Yalnızca sözcük değişti: Atay’ın “yarımyamalak” dediğine bugün “mış gibi” diyoruz, o kadar. Öykünün kahramanı ne yaşar ne yaşamaz. Var mıdır, yok mudur belli değildir. Hayalet kahramanın görevi, bizi yalnızca İstanbul’un semtlerinde değil, insanımızın tipolojik karakterlerinin düşünce ve davranış labirentlerinde dolaştırmaktır.

Atay, bir bakıma kendi deyişiyle “Geri kalmış bir ülke insanının iç dünyası olamaz”ı yalanlamak için yazar. Romanlarında ve öykülerinde sık rastladığımız, eleştirmenlerce postmodern çerçeve içinde ironi olarak dile getirilen şey, aslında günlük yaşamdaki yarım yamalaklığı, eğretiliği ve geçici çözümleri iğneleyen ince bir serzeniş, başta aydınlar olmak üzere toplumun her kesiminden, her sınıfından insana bir sitemdir. Yazar, hayatıyla ve kendi rasyonel düşüncesiyle bağlantı kurulamayacak irrasyonel karakterler yaratmakta ustadır. 

Kadın-erkek ilişkilerindeki onmazlığın sık sık öne çıktığı Tehlikeli Oyunlar’ın İkinci Bölüm’ü okuma zevkini edinmiş okurlara adeta bir ödül niteliğindedir.

Oğuz Atay, hacimli kitaplarında her aklına geleni yazmış gibi görünse de, yakın arkadaşı saydığı Halit Refiğ’in üzerinde durduğu gibi, “Karmaşık ama sağlam kuruluşlu roman mimarisi, dil ustalığı, zekâ ve duyarlığın incelikle dengelediği bir ifade gücü, geniş bir kültür, bu kitaplara olağanüstü özellikler kazandırmaktadır.

247. Gün:

ÖZETLE

Kısa öykülere düşkünlüğümüz neden? Birden fazla sebebi var kuşkusuz. 

Geçen yüzyılda edebiyat dünyasını sarsan Borges, neden hiç roman yazmadığını açıklarken, romanda dolguya gereksinme olduğunu, boş boş şeylerle sayfa doldurmak istemediğini söyler. Bu yanıt şüphesiz bazı yapıtlara yönelen alaycı bir yaklaşımdır, ama bir gerçeğin yayına da teğet geçmiyor mu? 

Örneğin; Orhan Pamuk’un sayfa doldurma yöntemi tekrarlardır. Aslında, tekrarlar yoluyla anlatımda bir ritim yaratmak Oğuz Atay’ın, Pamuk’tan önce avangardça denediği bir üsluptu. Bu yönelimi Pamuk, kendisinin yalnızca üslubu değil, nerdeyse imzası yapmıştır. Romanlarında benzer durumların yinelenmesi bir nüansla, sözcükler ve cümle yapısındaki küçük farklarla sürer de sürer. Okurun sabrını zorlayan bu tarz, 465 sayfalık Masumiyet Müzesi’nde doruğa çıkar ve daha kısa romanı Kırmızı Saçlı Kadın’da devam eder. O şanssız Kar romanından sonra, yeni kitaplarını sevinç ve merakla beklediğim bir yazar olmaktan çıksa da, kendi adıma tereddütsüz söyleyebilirim ki Orhan Pamuk’un en iyi romanı, bugün de sessizce uzak bir yıldız gibi parlayan Sessiz Ev’dir (1983).

Konumuza döneyim: Kısa metinlerin yazarları önemliyi önemsizden ayırma yetisiyle donanmışlardır ve bu nitelikleriyle okuru da bir anlamda eğitirler. Kısa öyküleri seviyor olmamız bir şans. Öğretmen olsam, öğrencilere birkaç sayfalık metinlerin tek paragraflık özetlerini yazdırırdım. Uzun bir mektupta geçen ünlü sözdür: “Kusura bakma, kısa yazacak kadar vaktim yok.”

251. Gün:

NASIL ANLATMALI?

Danimarkalı filozof, yazar Soren Kierkegaard’ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nde bir öykü anlatım şablonuna rastladım. Okuduğum sözel anlatımla ilgili, ne ki dinleyen insanın yerine okuru koyar ve her okurun farklı episodik belleğe (belirli zaman ve mekân içinde anımsanana ilişkin özyaşamsal bellek) sahip olduğunu hatırda tutarsak, kahramanın şu açıklaması kısa öykü yazarlığı için de denenebilir bir kurgu kılavuzu olabilir:

“Sanırım bir hikayeyi ana fikri kaybolmaksızın, ama vaktinden önce de meydana çıkmadan anlatabilecek benden başka biri yoktur. Burada arzu ettiğim husus dinleyenleri şüphede bırakmak, episodik hareketlerine dikkat ederek arzu ettikleri sonucu tespit etmek, onları arada şaşırtmak; usta olduğum husus ise söylediklerimin kelime anlamlarına ilaveten ‘çift anlamlılık’ yardımıyla bambaşka bir anlama da sahip olduğunu görmelerini sağlamak.”

256. Gün:

YALNIZLIK ÇIKIŞI OLMAYAN BİR LABİRENTTİR

Octavia Paz, Yalnızlık Dolambacı’nda, İspanya İç Savaşından örnek vererek insanı yalnızlıktan kurtaranın ortak bir düşmana karşı beraberlik duygusu olduğunu söyler. Mantıklı da geliyor. O halde, bir ülkede iç ve dış düşmanlar hiç eksik olmayacağına göre yalnızlıktan kaçış kolaylaşıyor. Peki, yalnızlıktan kurtulmak için bir çatışma hali yeterli mi? Eğer öyle olsaydı, düşmanı bireyin içine yerleştirmekte usta olan modern yaşamın yarattığı –kendisiyle çalışan değil çatışan, uyumlu değil uyumsuzluğa alıştırılmış, kendi yaşama gücüne engel olan– türev insanın yalnızlıkla bir sorununun olmaması gerekirdi. Ama, biliyoruz ki böyle değil. Benliğimizdeki bölünme de bizi yalnızlıktan kurtaramıyor.

İster, yalnızlığa baş eğelim, ister kendi özgür irademizle yalnızlığı seçelim, onun acı veren bir gerçekliğe dönüşmesi nedendir? İlkel dönemlerimizdeki sürü kültürümüz yalnızlığa olanak tanımıyordu. Ne kadar evrimleşirsek evrimleşelim, genlerimizde taşıdığımız topluluk içinde var olma duygusunu sıfırlamak hiç mi hiç olası değil: Gen tarihimize ihanet girişimimizin yarattığı utanç duygusunun silik varlığının, yalnızlığımızın hem hüzün hem de haz veren melankolisine karışıyor olması bundandır. 

259. Gün:

Geçmişimi kazanmak için geleceğimi kaybetmeye hazırım.