Selman Dinler

Belkıs Nur’u annesinin en sevdiği kızı yapan şey inancıydı. Ama sadece dini inançtan bahsetmiyoruz; Kübra Nur ve Şeyma Nur da tesettürüne düşkün, dini vecibelerine dikkat eden kızlardı çünkü. Kandillerde internetten buldukları tariflerle çeşit çeşit Osmanlı şerbetleri yapar, giyinip kuşanıp Üsküdar’daki komşularına ikram ederlerdi. Onlar kapıdan ellerinde gümüş tepsilerle çıkarken anne de gözünde bir damla yaş, arkalarından bakıp maşallah çekerdi.

Kızlarını böyle iki dirhem bir çekirdek takıp takıştırmış; kulaklarında, gerdanlarında, parmaklarında, bileklerinde takılarla şıkır şıkır gördükçe keyiflenir, kendi gençliğini hatırlardı. Gerçi o kızları kadar şanslı olmamıştı hiçbir zaman ama elindeki imkanlarla ve çağının şartlarına göre o da evden bir tepsiyle çıktığında arkasından annesi, kapının önünde oturan diğer komşu kadınlarla bir ağızdan maşallah çekerdi. Arnavut geliniydi o, düğününde üç ayrı elbise giymişti. Kızları da kendisine çekmişti çok şükür. Onun gibi uzun boylu, hokka burunlu birer Arnavut güzeli. Şerbet sunumunda kullandıkları yaldızlı bardaklar kadar zarifti üçü de fakat Belkıs Nur, annesine kendi yaşantısının devamı olduğunu hissettiren tek kızıydı.

Kübra Nur en büyükleriydi ve belki de ilk çocuk olduğundan, onu yaşlı gösteren bir ağırbaşlılık taşırdı. Doğrusu biraz sıkıcı bir kızdı. Yüzünü bönleştiren sabit bir bakışla önüne bakarken uzanıp onu çimdiklemek geçerdi annesinin içinden. Henüz yirmi dört yaşında olmasına rağmen ihtiyar bir kedi gibi bütün gün camın önünde pinekleyebilirdi Kübra Nur. Zaten bu hareketsizliği yüzünden şimdiden kalçaları genişlemeye başlamış, yanakları tombullaşmıştı. Annenin zamanında olsa bu yumuşak yuvarlaklık, muhtemel taliplerinin gözünde ekmek kadayıfının üzerindeki kaymak gibi ekstra bir cazibe katardı ona ancak şimdi zevkler değişmişti. Başı açık ya da kapalı, ince kızlara rağbet ediliyordu artık. Oysa Kübra Nur ince sayılmazdı.

Ortanca kardeş Şeyma Nur bu bakımdan daha şanslıydı. Uzaktan bakıldığında en güzeli oydu kardeşlerin. Ama ne yazık ki yaklaştıkça insanı ürküten, kendisine çeki düzen vermesine neden olan bir asabiyet bulutu içinde yaşardı Şeyma Nur. Her an bir şeylere bağırıp çağırmaya hazırdı bu kız. Sinir patlamaları sık sık iştahını kapatıp onu mecburi bir diyet içinde yaşatarak zarif figürünü korumasına yardımcı olsa da diğer yandan göz altı torbalarını şişiriyor, ağzının iki yanında onu yaşlı gösteren çizgileri derinleştiriyordu. Yirmi iki yaşında olduğu halde otuz görünüyordu bu yüzden. Şeyma Nur yanına yaklaşan iki ayaklı her şeyi ısırmaya hazırdı. Bu gidişle kucağına yayılıp kendisine doyasıya sürtünmesine izin vereceği tek erkek, kedileri Behlül olacak gibiydi. Yirmi ikisini doldurduğu halde kimse ona görücü gelmemişti daha. Şeyma Nur’un şirret mizacının komşu kadınların dilinde olduğunu biliyordu anne. Oysa cilvesiz abla Kübra Nur’a bile ilk görücüsü on yedisini bitirmeden gelmişti. Gerçi çulsuzun tekiydi isteyen ve kapıdan sokmamışlardı elçiyi. Ve peşinden zaman zaman, gittikçe seyrelerek devam eden taliplerin hiçbiri de annenin kriterlerini aşamamıştı. Anne durumun ciddi olduğunu düşünmeye başlamıştı artık.

Anneyi büyük ve ortanca kızlarına dair kaygılarından kurtaran tek şey, küçük kızıydı. Gonca gülü, inançlı kızı. Annesi ona inanıyordu ve o da kendisine inanıyordu. Gerektiğinde anahtar deliğinden giren, her yere nüfuz edebilen saf bir iradeydi bu kız. İstediği şeyi elde etmesini bilirdi. Reddedildiği zaman Kübra Nur gibi moralini bozup içine kapanmaz ve Şeyma Nur gibi gözlerinden alevler saçarak çemkirmezdi. Hayır, o kendisine hakim olmayı bilen ve kolay vazgeçmeyen bir kızdı. İnsanları manipüle ederek kullanmak konusunda adeta politik bir dehayla doğmuştu. Bazen tatlı bir ısrarla, bazen nazla karışık sitemle herkesin nabzına göre şerbet vermeyi bilir, inandığı şeyle arasına giren tüm engelleri tek tek, sabırla kaldırırdı. Her şeyin mümkün olduğuna, hakkı olanı alacağına saf bir imanla inanırdı.

İlk başta tuhaf gelse de dini inanç da böyle bir şey değil miydi? İmkansız görülen şeylerin mucizeler yoluyla gerçekleşmesi. Olmazların oldurulması. Tüm umut kıran koşullara rağmen inancına sarılan ermişlerin, Allah dostlarının sonunda isteklerine kavuşması. Bu inanç sınavından başarıyla geçmenin mükafatı olarak ihsan edilen şan, şöhret, itibar, makam, saraylar, tahtlar, deve kervanları, sandıklar dolusu hazine, ipekli kaftanlar, uçan halılar, konuşan periler, lambadan çıkıp efendisinin her isteğini gerçekleştiren fesli cinler vs. vs.

Belkıs Nur dinin bu yorumunu annesinden öğrenmiş ve tereddütsüz benimsemişti. Görüldüğü üzere annenin hayallerinin sonu yoktu ve dini hikayelerin hasır üstünde yatılan kısımlarıyla değil, daha çok altlarından bal ırmakları akan, barok süslemeli köşklerde çekilen bölümleriyle ilgileniyordu. Bu manada anne de inançlı bir kadındı ve onu Bayrampaşa’daki gecekondudan Üsküdar’a getiren şey inancıydı. Rizeli bir despot olan kaynanasının zulmüne göğüs germişti yıllarca fakat dualarla geçen nice mutsuz geceden sonra yüce Allah kaynanasını küçük bir felçle oyun dışı bırakmıştı. Zehirli dili, her şeyi karıştıran eli ve en ufak toz zerresini gören gözü bu ilahi müdahaleyle taşlaşmıştı kadının. Eskinin zorbası, götürülüp bırakıldığı çekyatın üzerinde birkaç yıl daha salyalarını akıttıktan sonra öte aleme transfer olmuş ve anne, Üsküdar’daki dairenin tek sahibesi ve kocasının yeni efendisi olarak mükafatlandırılmıştı.

Belkıs Nur’u anlamak için, bir çocuğun karakterinin oluşmasında annesi kadar büyük payı olan babasından da en azından birkaç kelimeyle bahsetmeden geçemeyiz. Gerçi Belkıs Nur’un özel durumunda babanın varlığından daha çok yokluğu mu şekillendirici olmuştur, diye düşünmek zorunda hissediyor insan kendisini. Çünkü baba, “ölmeden önce ölünüz” hadisi şerifini yanlış anlamış gibi salonun bir köşesinde, beyin ölümü gerçekleşmişçesine otururdu. Evin içindeki diğer saksı bitkilerinden çok da farklı değildi. Hiçbir konuda fikir beyan etmez, onun ne düşündüğü merak da edilmezdi. Nadiren konuştuğu zamanlarda daha çok “evet, doğru, yaa, öyle mi, hımm, bence de” gibi kendi başına bir anlam içermeyen ses öbekleriyle diyalog kurmaya yardımcı olurdu. Hiçbir zaman Belkıs Nur’u karşısına alıp kızım şunu şöyle yap ya da bunu böyle yapma gibi bir nasihat vermiş değildi.

Baba, karısının seçtiği diziler bitince oturduğu tek kişilik koltuktan kalkar, gider yatakta kendisine ayrılan yere uzanır ve hemen uykuya dalardı. Cinsel birleşme teşebbüsleri üçüncü kızlarından sonra kendiliğinden sona ermişti zaten. Babanın ailedeki tek –ama vazgeçilemeyecek derecede önemli– fonksiyonu, eve para getirmesiydi. Belki tam olarak tatmin edici bir meblağ değildi bu ama yine de annenin üç ya da dört yılda bir salondaki parlak taşlı kadife perdeleri ve Neo-Osmanlı üslubundaki varaklı mobilyaları yenilemesine olanak sağlayacak kadar para kazanmayı beceriyordu bu bitkisel adam. Mahmutpaşa’da bir eşarp dükkanı vardı. Dükkan bile sayılmazdı aslında, duşakabin boyutlarında, küçücük bir büfe. Orada bir tabure üzerinde oturur, zararsız ölü görüntüsünden ürkmeyen kadınlara markalı eşarpların çakmalarını satarak geçindirirdi temiz ailesini.

İşte Belkıs Nur babasının dükkanında gördüğü Givenchy, Vakko, Versace ve Prada’ların arasında büyüdü dersek yanlış olmaz. Bu ucuz şeyler birkaç yıkamada dağılan başarısız taklitler olsa da annesi ve ablaları hepsini sahici gösterecek şekilde, son derece zevkli kombinlerle taşımayı biliyordu eşarplarını. Mahmutpaşa, Laleli ve Merter’de dört kadın yan yana gezer, ihraç fazlası sepetlerini karıştırır, inançlı hazine avcıları gibi, orijinalinden ayırt etmenin güç olduğu kaliteli taklitlerin peşine düşerlerdi. Oralardan ucuza bulup çıkardıkları bir bluz, çanta ya da eşofman altını hemen evdeki diğer kıyafetleriyle deneyerek kendilerini bu parçanın orijinal olabileceğine inandırmaya çalışırlardı. Elbette gerçek bir Prada’yı asla bu fiyata bulamayacaklarının farkındaydılar. Ablaları için bu çok da büyük bir sorun değildi, onlar bulundukları seviyede rahattılar, komşu kadınlar gerçek Prada’yı sahtesinden ayıramıyordu ki. Ancak Belkıs Nur için komşu kadınların hayranlıkları yeterli değildi. Instagram postlarında, mütevazı boyun açısıyla kombinlediği kendinden memnun gülümsemesinin altında, çok derinlerde, üzerindeki Prada’nın gerçek olmadığı, kendi hakkı olan gerçek Prada’yı ise başka bir kadının giymekte olduğu düşüncesiyle yaşıyordu. Bir gün o kadının üzerinden çıkarıp alacaktı kendisine vaat edilmiş olan Prada’sını. İnanıyordu.

Bir hayali vardı, yatmadan önce her gece onu düşünürdü. Ayaklarında uzun çizmeler, yandaki Prada logosunu gösterecek kısalıkta ama tenini de göstermeyecek uzunlukta bir ipek etek giyiyor. Çizmelerin kalın tabanı boyunu daha da uzatmış. Zar zor kucaklayabildiği koca bir gül buketi taşıyor. Siyah deri çizmeleri ve dirseğinden sarkan siyah deri Prada çantası kırmızıyla çok şık duracak. Çiçek desenli ipek eteği de Prada elbette. Adım attıkça eteğin uçları çizmenin üzerinden kayarak marka logosunu ortaya çıkarıyor. Arkada slow bir müzik, Mustafa Ceceli olabilir ya da Sami Yusuf. Nişanlısı Çamlıca’daki kule restoranın bir katını kapatmış o akşam. Işıklar kapalı. Geçeceği yerde iki sıra halinde yanan mumlar onu daha çok mum ve daha çok çiçeğin öbeklendiği cam kenarındaki muhteşem masaya götürüyor. Parmağında ikinci bir güneş gibi ortalığı ışıtacak tek taşlı yüzüğü bu masada kendisine sunulacak.

Masada kendisini bekleyen adamın nasıl görüneceğini bilemiyor. Aslında her konuda olduğu gibi bu konuda da bazı fikirleri var ama şimdiden hayallerine net bir biçim vererek kendisini sınırlamayacak kadar akıllı Belkıs Nur. Nişanlısının görüntüsünden daha önemli şeyler var, bu bakımdan esnek olabilir. Asıl önemli olan, adamın kule restoranın üst katını kapatacak kadar parası olması ve kendisini Prada’lar içinde gördüğünde güzelliği karşısında ağzının açık kalması. Sınırsız bir hayranlıkla bakmalı Belkıs Nur’a. Tüm kaynaklarını ona akıtmak için çırpınmalı. Bu noktanın altını kalınca çizdikten sonra, yatakta diğer tarafına dönüp hayal kurmaya devam edebilir.

Daha serbest bir hayal sahasına geçti şimdi Belkıs Nur. Burada nişanlısı bir doksan boyunda, yapılı bir erkek. Haftada iki akşam spora gitmesine izin var. İpini çok kısa tutarsa ceketinin kollarını dolduran, göğsünü kalkanlaştıran kasları lapalaşır, babası gibi salonda otura otura yuvarlak, hımbıl bir şey olur. Buna izin vermeyecek Belkıs Nur. Fiziği düzgün olmalı. Kaşı gözü de öyle. Domuz kılı gibi sert sakalları o narin beyaz boynunu dalasa da buna dayanacak. Çevresinde korkuyla karışık bir saygı uyandırmalı adam. Holding’in kayan cam kapılarından girince altında çalışanlar ürpermeli, bankoya dirseklerini dayamış sekreter kızla flört eden insan kaynakları müdürü, patronu fark edince hemen kendine çekidüzen vermeli. Çünkü nişanlısı (onu nişanlısı, kocası ya da sözlüsü olarak farklı safhalarda hayal etmekten hoşlanır) kızdığı zaman bir aslan gibi kükrüyor, eline geçirdiği ufak tefek şeyleri yere atarak, duvarlara çarparak kırıyor. Ama nadiren oluyor bu öfke patlamaları, çevresindekiler onun sinirinden korktukları için böyle şeylere yol açmayacak ölçüde dikkatliler. Dolayısıyla hafifçe somurtuk yakışıklı suratı, altındakileri hizaya getirmek için yeterli.

Yürürken önüne çıkanları kenara çekilmeye zorlayan heybeti ve asaleti, çatık kaşları ve delici bakışları, bir tek Belkıs Nur’un karşısında yumuşamalı. Rakip holdinglerle, iç ve dış düşmanlarla çetin savaşlarda pişmiş bu yorgun savaşçının huzur bulduğu, gevşediği tek yer Belkıs Nur’un kucağı. İri bir aslan başına benzeyen geniş çeneli başını eşinin dizlerine koyduğu zaman alt dudağı bir bebek gibi sarkıyor. Belkıs Nur o zaman ojeli parmaklarıyla onun keskin çene çizgisini okşayacak, damarlı şakaklarını ovacak.

Villalarının önündeki havuzun kenarını dolaşan aydınlatmalar otomobillerinin kaportalarında parlıyor, hayalinde. Kocası için spor bir Porsche (modeli ve rengi kendisi seçebilir) Belkıs Nur için siyah bir Range Rover Vogue.

Onun dışında, en önemli hususu tekrar hatırladı: kocasının mutlak bağlılığı yalnız kendisine olmalıydı. Her şeyini getirip ayaklarının dibine serecek bir adam. Vurduğu ördeği getirip ayak ucuna bırakan, okşanmak için hevesli, kuyruğu pat pat eden bir tazı gibi ama daha büyük ve havalı bir şey. O çeşit bir bağlılıktı Belkıs Nur’un hayal ettiği. Elbette hiçbir peri masalı ya da dizi, bu kadar günlük güneşlik, bu kadar dikensiz gül bahçesi olmazdı. Hikayeyi bir noktada bozmaya yeltenen cadaloz bir kaynana ya da kıskanç, mendebur görümceleri olsa bile, eninde sonunda onları egale edebileceğinden kuşkusu yoktu Belkıs Nur’un, onlardan da korkmuyordu.

İyi de, nereden geliyordu Belkıs Nur’un bu inancı? O da ablaları gibi Kız İmam Hatip Lisesine gitmişti. Hiçbirinin öyle uzun boylu bir flört deneyimi yoktu. Okulda erkek namına gördükleri tek şey badem bıyık, tuvaletten kumaş pantolonlarının paçalarını kıvırarak çıkan kılıksız hocalardı. Onlara o yaşta bile erkek gözüyle bakmamıştı. Renault arabalarını çizilmesin diye bahçe duvarının yanına dizer, kıçları leke yapmasın diye sürücü koltuklarının üstüne halı parçaları koyarlardı. Mahalledeki erkeklere gelince, Üsküdar’ın çapkın İslamcı delikanlılarıyla çocuk parklarında, çay bahçelerinde dondurma yemiş, çekirdek çitlemişti evet ama hayallerindeki erkek bu çekingen, kompleksli vitaminsizlerden çok başka bir canlı değil miydi?

Bir bakıma evet, bir bakıma da hayır, erkek değil mi, hepsi birdi. Belkıs Nur Allah vergisi yeteneğine güveniyordu. Bu hayvanları terbiye etme ilmi ona bahşedilmişti, zamanı gelince doğru hamleleri yapacağından ve hedeflerine ulaşacağından kuşkusu yoktu.

Henüz ergenliğe yeni adım attığı on iki, on üç yaşlarında bile bir çocuktan ziyade çekici bir kadın aurası taşıyordu. Diyelim bir marketten çikolata alacak, kasiyer çocuk Belkıs Nur’u görünce içine cin girmiş gibi kontrolünü kaybeder, çikolatanın yanına hediye olarak bir de sakız vermek zorunda hissederdi kendisini. Erkeklerin karşısında böyle tuhaflaşmasına, ellerini nereye koyacaklarını, ne diyeceklerini bilemeden şapşallaşmasına bayılırdı Belkıs Nur. Bir çeşit doğaüstü gücü varmış gibi hissediyordu böyle zamanlarda. Erkekler onun karşısında çaresizdi. Bütün kuzenleri, komşu çocukları ve hatta bazı yetişkinler bile dışa vurmaya çekindikleri kısa ya da uzun dönemli sevdalarla tutulmuşlardı bu küçük prensese.

Dolayısıyla Belkıs Nur’un günün birinde babasının Mahmutpaşa’daki komşularından bir esnafla görüşmeye başladığını ilan etmesi ailede çok da şaşkınlıkla karşılanmadı. Ne evlilikte töresel olarak ilk sırada olan ağırkanlı abla Kübra Nur ne de sinirli iki numara Şeyma Nur küçük kardeşlerinin teamüllere aykırı olarak önlerine geçmesine ses çıkardılar. Herkes onun gücünü bilirdi. Onunla istekleri arasında durmak istemezdiniz. Ayrıca, küçük prensesin öne geçip yolu açması onların da menfaatineydi. Çünkü doktorlu diziyi izlerken annenin bilgece açıkladığı gibi, dünürleri zengin ve geniş bir aileydi. Daha doğru ifade etmek gerekirse, düğünlerinde gelinlere boyun fıtığına neden olacak kadar çok altın takılan Siirtli bir aşiret. Damat adayının bir sürü kardeşi, kuzeni ve hemşerisi vardı. Bir sürü varlıklı bekar. Siyah, slim fit takım elbiseleriyle harikulade halay çeken sakallı delikanlılar. Üstelik dinine diyanetine düşkündü bu Siirtliler. Belki diğer kız kardeşler için de uygun birer kısmet çıkardı oralardan. Daha ilk günden aşiret kasa Passat esprileri yapıldı ve Belkıs Nur detay vermediyse de, aklındaki modellerin çok daha lüks şeyler olduğunu ima ederek ablalarının ağzını açık bıraktı.

Yalnızca baba, bu konunun ilk kez açıldığı o akşam, ehem ehem diye birkaç kez öksürüp boğazını temizleyerek lisanı hal ile söz istedi ancak kimse onun ne diyeceğini merak etmiyordu. Yine de lafa karışma teşebbüsleri devam edince ağzına arka arkaya birkaç dilim portakal sokularak susturuldu. Gerçekten de bu konuda yorum yapmaya hakkı var mıydı? Kendi dükkanı duşakabin kadarken müstakbel damadın hac kıyafetleri satılan dükkanı o duşakabinin içinde olduğu tripleks bir villa ebatlarındaydı. Detayları daha sonra, kadın kadına irdelemek üzere mevzuyu kapattılar ve televizyonun sesini açtılar. Televizyonda yarısı konakta, yarısı plazada geçen bir dizi vardı. Bahçıvanın kızının patronun oğlunu evliliğe ikna etmek üzere olduğu geçen haftaki bölümün özetini, ilk kez görüyorlarmış gibi yeniden meraklanıp heyecanlanarak izlemeye daldılar. Baba hâlâ ağzına tıkılan portakalı emiyordu kendi köşesinde.

Damat adayı çiçeği çikolatasıyla birkaç hafta sonra kapıdan girince yüzlerde belirmek üzere olan hayal kırıklığı ustalıkla gizlendi. Saçları seyrelmeye başlamış, orta yaşa merdiven dayamış, ufak tefek bir beyefendiydi bu. Çirkin bir adam değildi, kızıla çalan sakalları ve terbiyeli, muhafazakar, hoş bir gülümsemesi de vardı. Kahverengi yeleğini, kısa, dar paça bir pötikareli pantolonla kombinlemiş, bunu Oxford pabuçlarla tamamlamıştı. Kıllı bileğinden ince, arpa kesim kehribar bir tespih sallanıyordu. Ne derseniz deyin, giyinmeyi biliyordu adam. Ne de olsa aileden tekstilciydiler, atölyelerinde yüze yakın Suriyeli çalıştırıyorlardı. Belkıs Nur beğeniyordu müstakbel eşini ama aklının bir köşesinde, bir doksanlık yarma holding patronunun hayali de, uzak bir kıyıdaki fener gibi zaman zaman titreşiyor, bulutsuz gecelerde kendisini hatırlatıyordu.

İşler hızla ve beklendiği gibi yürüdü. Aileler tanıştı. Delikanlı (çok da delikanlı sayılmazdı ya) yumuşak başlı, ince sesli, kibar bir kişiydi. Bağırıp çağırmadan sırayla konuşmayı, oturup kalkmayı bilen, yaşlılarına saygılı bir aileydi dünürleri. Söz kesilirken büyük anne Siirt’ten bir Mercedes’in arka koltuğunda getirildi, eli öpüldü, hayır duası alınıp geri götürüldü.

Genç çiftimiz artık geceleri birbirine kalpli, kedili videolar gönderdikleri, İstanbul’un kalburüstü kebapçılarını sırayla dolaştıkları romantik bir sözlülük dönemine girmişlerdi. Birbirlerine “sözlüm” diye hitap ediyorlardı ve bunu başkalarının yanında da yapıyorlardı.

Nişana kadar olan beş ay mücevherler, hepsi de orijinal Prada ayakkabılar, çantalar, kıyafetler, ayrıca mutfak tezgahını kaplayacak ölçüde çikolatalar, çiçekler, tepsi tepsi baklava ve böreklerle su gibi akıp gitti. Belkıs Nur’un hayalindeki mum ışığı altındaki evlilik teklifi, ablalarının prodüksiyonu ile gerçekleştirildi, videoya alındı. Yemek odaklı bu yoğun süreç, çifte kebapçı ziyaretlerinde sık sık refakat eden büyük abla Kübra Nur’un beline bir iki santim daha ekledi, sinirli kardeş Şeyma Nur’un bile yanaklarındaki o ürkütücü çukurluğu biraz doldurdu. Fakat Belkıs Nur düğününü aklından çıkarmıyor, tereyağıyla parlayan üstü nar gibi kızarmış baklavalardan bir tanecikle nefsini kandırmayı biliyordu. Söz kesme seremonisindeki fotoğrafları instagramda dört yüz otuz iki beğenmeye ulaşmış, takipçileri iki bini aşmıştı. Kendi çapında bir fenomen sayılırdı artık. Nişan ve düğün fotoğraflarında da kusursuz görünmekte kararlıydı. Hele İstinye Avm’de kardeşlerinden bile gizlice gidip denediği Pronovias gelinliği düğün gecesi üzerine geçirip Çırağan Sarayı’nın merdivenlerinden inerken, muazzam pozlar verip sosyal medyada sansasyon yaratacağından kuşkusu yoktu.

Her şey planlandığı gibi gitti, genç çiftimiz artık birbirine “sözlüm” değil, “aşkısı” diyordu çünkü nişanlanmışlardı. Evde aile arasında takılan nişan yüzükleri Belkıs Nur’un kafasındaki resme tam olarak uymuyordu ama bu çiftimiz arasında bir mesele yaratmadı. Asıl zirve noktası düğündü çünkü. Çırağan Sarayı’nda dünya evine girildikten sonra nişan olmuş, olmamış, çok da mühim değildi. Hatta böyle sade bir nişan töreni, düğüne ayrılacak bütçenin daha yüksek olmasına da izin vermeliydi. İlk kavgalarına da bu neden oldu. Belkıs Nur’un Çırağan Sarayı önerilerine kulak asmıyordu damat bey, düğünü bir hemşerilerinin Şile tarafındaki mekanında yapmak konusunda ısrarcıydı. Düğünün Mayıs başlarında yapılması kararlaştırılmıştı, o halde Şile’de, ormandan kaçak kesilerek açılan nefis bir bahçede yapılacak dillere destan bir kır düğününe neden karşı çıkıyordu Belkıs Nur? Hem çok daha uyguna halledeceklerdi işi.

Belkıs Nur bunun evliliğinde bir dönüm noktası olacağının farkındaydı. Kendisinden on iki yaş büyük nişanlısını bu noktada hizaya getiremezse bütün planlarının suya düşeceğinin tam olarak bilincindeydi. İnandığı değerlerden ödün veremezdi. Henüz yirmi yaşındaydı, gerekirse birkaç kişiyle daha nişanlanıp ayrılacak kadar vakti vardı önünde. O akşam konuyu tatlıya bağlayamayınca müdavimi oldukları Kuruçeşme’deki nargileciden apar topar kalktılar ve Belkıs Nur, Prada çantasını kapatırken nişandan sonra ilk kez adama ismiyle hitap etti. Anlaşılmamaktan şikayet ederek gözyaşlarına boğuldu. O gece eşinin hediyesi olan elma logolu telefonunu kapattı, ertesi gün de adamı birkaç kez reddettikten sonra sessize aldı.

Sonraki gün adam bir hamle yapmayınca Belkıs Nur’un içine bir kurt düştü. Yanlış mı yapmıştı acaba? Ayağına kadar gelen güzel bir kısmeti kaçırıyor muydu? Belki de bir daha böyle uygun bir aday çıkmayacaktı karşısına. İyi anlaşıyorlardı. En azından bunca zamandır hiç kavga etmemişlerdi. Bir fikir ayrılığına düşmemişlerdi. İkisinin de herhangi bir konuda, herhangi bir fikri olmadığından mıydı bu? Yo, bunu böyle ifade etmek haksızlık olur, fikirleri vardı elbette ancak farklı alanlarda fikirlere sahiptiler ve bu alanlar neredeyse hiçbir noktada örtüşmüyordu. Belkıs Nur’un futbol ya da ticaretle ilgili herhangi bir meselede nişanlısına itiraz etmesi söz konusu olamazdı çünkü bu mevzulardan anlamazdı. Aynı şekilde nişanlısı da ev dekorasyonu ya da moda konusunda Belkıs Nur’a itiraz etmezdi. Kesişmeyen kürelerde yaşıyorlardı. Siyaset ve yaşam tarzı konusunda da tartışamazlardı çünkü ikisi de muhafazakar nehrin sürüklediği bir saman çöpü kadar akışa teslim olmuşlardı. Bu konulardaki fikirlerini aynı tezgahtan satın alıyorlardı diyelim.

Pişmanlık, sinsi bir yılan gibi Belkıs Nur’un ayak ucunda tıslamaya, ümitsizlik üzerine çökmeye başlarken uzaklardan bir ışık göz kırptı. Neye üzülüyordu ki? Bir doksan boyundaki holding patronu muydu yani, kimdi bu adam? Çelimsiz pinti! Kendi bilirdi, Belkıs Nur’u kırmızı kuşağıyla kucağında zifaf yatağına taşımak istiyorsa, bedelini ödeyecekti. O sıradan bir semt kızı değil, Belkıs Nur’du. Sıkı bir direniş sergilemeden Çırağan hayalinden vazgeçmek kendisine ihanet etmek olurdu.

İki gün sonra adam, arabayı (gerçekten de ablalarının dalga geçtiği gibi siyah bir Passat’ı vardı) evin önüne park edip taşımakta zorlandığı dev bir gül buketiyle kapıya dayanınca buzlar eridi. Belkıs Nur nişanlısını balkona alıp gümüş tepside iki Türk kahvesi getirdi. Birer de sigara yakarak yorgun ama mutlu gözlerle, kumrular gibi bakıştılar. Düğün Çırağan Sarayı’nda yapılacaktı. Bu uğurda Pendik’te deniz manzaralı bir daire satılacaktı. Adam, babası, iki abisi ve amcalarını karşısına almak pahasına (kadınlara görüşleri sorulmamıştı fakat onlar da ne dedikleri tam anlaşılmasa da hoşnutsuzlukla mırıldanmıştı) nişanlısının yanında durmuş, hayalini savunmuştu. Mirastan düşülebilirdi daire, ne de olsa başka evler ve arsalar vardı İstanbul’un çeşitli yerlerinde ama başka bir düğünleri olmayacaktı.

Belkıs Nur duygulu bir titreyişle büzüldü, balkonun kör bir noktasında nişanlısını ilk kez dudağının kenarından öptü. İnanmış ve kazanmıştı. Bu büyük badire atlatıldıktan sonra işler yine Belkıs Nur’un planladığı gibi ilerledi. Aylar su gibi aktı, yeni Prada’lar, gelinlik provaları, geç vakitlerde gidilen çorbacılar, kebapçılar, eve mütemadiyen taşınan kandil bohçaları, bayram bohçaları, baklavalar, börekler, çiçekler, çikolatalar, vs.

Kına gecesi bir teknede yapıldı. Belkıs Nur beş kez kıyafet değiştirerek annesinin ve diğer Arnavut kadınlarının gözüne girdi. Teknede bu muhafazakar organizasyona özel olarak kaptan ve garsonlar dahil herkes kadın olduğu için o akşam iki tarafın hanımları tesettürlerini bir kenara attılar, şaşırtıcı ölçüde dekolte kıyafetlerle gerdan kırdılar, kurtlarını güzelce döktüler. Hem Arnavut ezgileri hem de Kürt halayları çalındı. Tekne nefis bir doğu-batı senteziydi adeta. Sezen Aksu’nun yalısının önünden geçilirken kaptan bunu yolculara duyurdu. Orada birkaç dakika oyalanıp yüksek sesle Rakkas şarkısına hep birden, bağıra bağıra eşlik ettiler. Minik serçenin balkona çıkıp el sallaması bu muhteşem geceye unutulmaz bir anı daha eklerdi ama yalının perdeleri kıpırdamadı. “Kısmet değilmiş, Sezen Hanım müsait değil herhalde,” denilerek yola devam edildi.

Nihayet büyük gün geldi. Çırağan Sarayı’ndaki düğün dillere destan oldu desek abartmış olmayız. Belkıs Nur öyle güzeldi ki annesi ve ablaları makyajlarını bozacak kadar ağlamaktan alıkoyamadılar kendilerini. Pronovias gelinlik Fatih’teki bir terzide modifiye edilerek tesettüre uygun hale getirilmişti. Yeni bir tasarım kadar emek vardı gelinlikte. Belkıs Nur’un nefis fiziğini gösterecek kadar dardı gelinlik, üstelik omuzlarda biraz dekolte kalmıştı, o zarif dantelli pencereleri kapatmaya kıyamamışlardı ama bu ufak taşkınlık yaşlılar tarafından göz ardı edildi. Bütün olarak bakıldığı zaman herkesin içine sinen, yeterince muhafazakar bir düğün oldu. Şatafat, debdebe, havai fişekler ve konfetiler. Belkıs Nur’un fotoğrafları yine büyük sükse yarattı, takipçi sayısı beş bini aştı.

Geceyi Çırağan’da geçiren çift ertesi gün Antalya’daki bir muhafazakar otele uçtu. Aile plajında haşema zorunluydu, genç çiftimiz genellikle orada, palmiyelerin altında el ele oturdu. Kızıl günbatımlarını izlerken cep telefonundan arabesk şarkılar dinlediler. Birbirlerine “aşkısı” diye hitap ederek, hazla sarhoş geçirdiler günlerini. O haftanın sonunda İstanbul’a, damadın Fatih’teki aile apartmanında kendilerine ayrılan daireye, şimdilik kaydıyla döndüklerinde ayılır gibi oldu Belkıs Nur.

Peri masalının sona erdiği kısım burası sayılabilirdi. Üst katlarında kayınbabası ve kayınvalidesi, altlarında kocasının ağabeyi, eşi ve dört çocuğu yaşıyordu. Diğer iki katta da yine akrabalar. Hayalini kurduğu havuzlu villa için bütçelerinin yetersiz olduğunu söyledi eşi. Üstelik Mahmutpaşa’daki işine yakındı Fatih, öyle bir villa için Çekmeköy ya da Büyükçekmece taraflarına taşınmaları gerekecekti ki, İstanbul trafiğinde bu, her gün fazladan iki saat demekti. Ayrıca neden ailesinden ayırmaya çalışıyordu adamı?

Dişini sıktı Belkıs Nur. Sabredecekti. Arnavut börekleriyle, terbiyeli tavırlarıyla kendisini sevdirecekti yeni ailesine. Beş ay kadar sonra, hamile olduğunu öğrendiğinde, ayaklarının altında yeniden karayı hisseden bir deniz kazazedesi gibi rahatladı. Sağlam bir dayanağı vardı artık. Karnındaki bebeğin erkek olması için ablaları ve annesiyle, defalarca Eyüp Sultan’a ve Yuşa Hazretlerine gittiler, adaklar adadılar, çaputlar bağladılar. Dualarını karşılıksız bırakmadı Rabbim ve o an geldiğinde, bebeğin cinsiyetinin erkek olacağını müjdeledi doktor. Artık kocasıyla birbirlerine “ömrüm” ve “gülüm” diye hitap ediyorlardı.

Çocuk doğmadan Belkıs Nur, dikkatlice planladığı bir drama sahneledi. Kaynanasıyla olmadık sebepten bir kavga çıkartıp baba evine döndü. Yine karşılıklı restler çekildi, telefonlar sessize alındı. Bu kez damat daha agresifti. Bir kez kapının önünde Belkıs Nur’a tokat attı, bir kez de araya girmeye çalışan Şeyma Nur’a küfretti. Ne var ki bir oğlan, bir şehzade girmişti artık büyük resmin içine. Belkıs Nur muazzam bir güce kavuşmuştu. Torunlarını göstermeyeceğinden korktukları gelinlerine boyun eğdi Siirtli anne ve baba. Oğullarını saran çelik pençelerini gevşetmek zorunda kaldılar. Belkıs Nur da biraz geri adım attı ve havuzlu villadan vazgeçti. Ortada bir yerde buluştular. Yaldızlı Rüyalar dizisinde Yalınç’ı oynayan çocuğun geçenlerde rezidans aldığı Zeytinburnu sahildeki projeden bir daireye razı oldu karnı burnunda gelin ama bir şartla: bundan sonra kira köşelerinde sürünemezdi, evi satın alacaklar, tapusunu da onun üzerine yapacaklardı. Bunun için Hadımköy’de bir sanayi arsası elden çıkarıldı, bu satışın hırgürü bir süre devam etti damadın ailesi içinde.

Genç çiftimiz oğullarını beklerken taşınma işleri halledildi. Aralarında yeniden cennet meltemleri esiyor, gözlerinde mutluluk ve aşktan başka bir şey okunmuyordu. Hamileliğin yepyeni bir ışıltıyla biraz daha güzelleştirdiği yüzü gülüyordu Belkıs Nur’un. Prada’larını kuşanıp, kocasına yeni aldırdığı BMW ile (Porsche için çok ısrarcı olmamıştı, her şeyin bir zamanı vardı) yeniden lüks kebapçılara gitmeye başladılar.

Doğumdan sonra Belkıs Nur’un annesi bir süre onlarda yaşadı, minik Cahit Yasir’in bakımında kızına yardımcı oldu. Hayat yeniden zorlaşmıştı. Her şeyden önce Belkıs Nur bedeninin bozulmasından çok rahatsızdı. Hamilelik kilolarını bir türlü veremiyordu, üstelik geceleri bebeğini emzirmekten doğru düzgün uyuyamadığı için yüzü gözü de şişmişti. Her an sinirliydi artık, şişman bir Şeyma Nur’a dönmüştü. Kocası hâlâ ona “gülüm” diye seslense de o artık kocasına “ömrüm” demez olmuştu.

Çocuk nihayet yürümeye başladığında bir değil, on yıldır bu on ikinci kattaki dairede kalmışlar, bu daracık yerde gençlik çiçeği solmuş gibi hissediyordu Belkıs Nur. Çocuğun yürümesini de bahane ederek şu eski villa meselesini yeniden gündeme getirdi. Cahit Yasir’in çimenlere basarak büyümesini istiyordu. Bu küçük evde çocuk enerjisini yeterince atamıyordu. Oradan oraya koşarken Allah korusun yarın bir gün balkondan aşağı bile düşebilirdi. Kendisi de burada altın kafese kapatılmış bir bülbül gibi neşesizdi. Instagram’da bir şey paylaşmayalı bir ayı geçmişti. Halbuki şöyle bahçeli bir villa olsa güneşlenmeye çıkar, havuzda Cahit Yasir’i oynatır, yeniden bir çiçek gibi açardı. Burada durup kocasına işveyle gülümsedi. Artık sıfıra yakınsamış cinsel hayatlarının tekrar başlayacağına dair bir ima.

Belkıs Nur bir sabah rezidansın önünde, küçük bir kan gölünün içinde, dertop olmuş yatarken bulunduğunda hâlâ doğru havuzlu villayı bulmuş değildi. Kocası pijamalarıyla aşağı inip onu bu halde görünce gözyaşlarını tutamadı. Bir zamanlar zarafetiyle parmak ısırtan Belkıs Nur’un bedeni çarpılmış, boynu imkansız bir açıyla dönmüş, sırtına bakmaktaydı. Ayakkabılarından biri beş metre ötedeki şimşirlerin arasında bulundu. Prada yazısının üzeri kan olmuştu.

Acı bir telefonla olay yerine çağrılan anne kameraların önünde saçını başını yoldu, damadına saldırmaya çalıştı. Kızının intihar edecek birisi olmadığını, mutlaka kocası olacak caninin onu balkondan attığını söylemeye çalışırken diğer kızları tarafından ağzı kapatıldı, muhabirlerden uzağa sürüklendi. Aile bir avukat tutmak üzereyken büyükler oturdu, konuştu ve rezidansın yanında geçenlerde satın alınan Range Rover’ın da anneye bırakılması şartıyla davadan vazgeçildi. Polis kısa bir soruşturmadan sonra vakayı kayıtlara intihar olarak geçirmişti bile. Bu durum mor saçlı birkaç feminist tarafından Çağlayan adliyesi önünde protesto edildiyse de aksi gibi o hafta bir başka genç kadın, Sakarya’da feci şekilde, ve bu kez kesin deliller ve şahitlerle desteklenerek, katledildiği için kamuoyunun dikkati oraya çevrildi.

Üsküdar’daki komşu kadınların kızlarına bir başarı hikayesi olarak anlattığı Belkıs Nur’un yükselişi ne kadar yavaş ve zor olmuşsa, düşüşü de o kadar ani oldu. Herkes allak bullaktı. Koca elbette perişan durumdaydı ama oğlu için ayakta kalmak mecburiyetindeydi. Aile duruma el koydu, bir anda öksüz kalan Cahit Yasir’e Siirt’ten çok genç bir üvey anne getirildi. Basit bir imam nikahıyla evlilik gerçekleşti. Yeni aile bu korkunç olayın hatıralarıyla kirlenmiş rezidanstan derhal taşındı ve Fatih’e, aile apartmanına döndüler.

Cahit Yasir ileride Mahmutpaşa’daki işlerin başına geçecek bir veliaht olarak Fatih’te, bu aile apartmanında, aynı mahalledeki sayısız akrabasıyla oynayarak, nispeten mutlu bir çocuk olarak büyüdü. Yalnız zaman zaman annesinin eski fotoğraflarına baktığında, Belkıs Nur’un siyah Prada’lar içindeki güzelliği karşısında hüzünlenmekten kendini alamıyordu. Gözlerinde biriken yaşları kimseye göstermiyor, Belkıs Nur’un mezarına da (aslında daha sık gitmek gelse de içinden) bayramlar dışında uğramıyordu.

Selman Dinler