Fatma Çalı’nın [1933-2006] anısına…

22.Ocak.2022

Cellatbaşı ayarlamıştı urganı, düğümü o atmıştı. Domuzuna uzun bırakmıştı ipin boyunu. Cellat sehpaya vurunca mahkumun sözleri yarım kaldı, ağzı yüzü kan içinde. Yere düştü. Cellatbaşı kimsenin fark etmeyeceği bir gülüşle başını eğip işaret edince cellat tuttu mahkumu kaldırdı, ağzını yüzünü temizledi. Sonra sehpayı koydu yerine, mahkumu tekrar çıkardılar. Sehpaya. Bir tekme daha.

Bunları sadece en yakında olanlar gördü. Uzaktan seçilmiyordu. Uzaktan bakınca cüceliği de fark edilmiyordu Cellatbaşı’nın. Karanlık gözleri de. Görevini yapıyordu sadece.

23.Ocak.2022

Sin Edebiyat ve Mavi Yeşil dergileriyle yeni tanışabildim. Bu elbette benim ayıbım.

25.Ocak.2022

Sin Edebiyat dergisinin Ocak-Şubat 2022 tarihli 31. sayısı, “öykü” dosya konusuyla çıkmış. Henüz tamamını ya da okumak istediklerimin hepsini okuyamadım ama doğrusu güzel, özenli bir sayı olmuş. Bir şey dikkatimi çekti: Bazı yazarlara başucu öykücüleri/en sevdikleri öykücüler ve en çok sevdikleri öyküler sorulmuş. Burada David Constantine’nin adı belirgin biçimde tekrarlanmış. Doğrusu hazretin Türkçede yayımlanmış iki kitabı var, bendeniz de birini okumuştum vaktiyle. Belki o henüz okumadığım ikinci kitabındadır kerameti, bilemiyorum.

Kimsenin “başucu” yazarına ya da öyküsüne karışmak haddim değil elbette. Sadece şaşırdım, gerçekten şaşırdım. David Constantine’nin Türk edebiyatının çağdaş öykücülerini bu kadar etkilediği aklıma gelmezdi. Ve merak ediyorum: David Constantine başka hangi dildeki yazarları bu denli etkiliyor acaba?

Hamiş: Öykü yazarlarından, onları “çok etkileyen bir öykü paragrafı” seçmeleri de istenmiş. Yazarlardan biri, kendi öyküsünden [kendi yazdığı bir öyküden!] bir paragraf seçmiş ama burada bir hata, karışıklık ya da yanlış anlama olduğu kesin. Aksini düşünmek oldukça üzücü olurdu.

26.Ocak.2022

Babaannemin evinde kalmak istemezdim küçükken. Tuvalet dışardaydı, gece uyanınca gitmeye korkardım. Babaannemin evinde telefon yoktu, televizyon da. O yüzden de kalmak istemezdim, sıkılırdım. Mutfak da avludaydı, mutfakta tel dolap vardı. Serin olurdu orası hep. Biraz da karanlık.

Babaannemin tevellüdü 1933’tü. Çocukluğu yokluk içinde geçtiğinden olsa gerek israfa çok kızardı ve sonraları yeterli parası pulu olduğunda da en çok korktuğu şey hâlâ yoksulluktu.

Dedem öldükten sonra 15 yıl yalnız yaşadı o evde. Dilsizdere Çıkmazı’nda, Dilsizdere’nin dibinde. O evden çıkıp bir apartman dairesine yerleşmeyi istemedi hiç. Kabul etmedi.

Mahallelinin ortak kullandığı fırın babaannemin evinin tam karşısındaydı. Babaannem çok güzel börek [biz böğrek deriz] yapardı. Babaannem çok güzel ev ekmeği de yapardı. Çarşı ekmeğini mecbur kalınca alırdı. Ama yemek yapmayı sevmezdi babaannem. Salçalı ekmek, elma ve leblebi yediğini bilirim bazı öğünlerde.

Babaannemin evi bir odaydı. Odanın tavanı kargıyla kaplıydı. Hasır yastıklara sırtımı dayadığımda hışırdardı. Başımı koyduğumda dalardı. Ama en güzel uykularımı o evde uyudum. Okulsuz gamsız ikindi uykuları.

Güzel gülerdi benim babaannem, yanakları hemen al al olurdu. Birine çok kızdı mı, “kenef!” derdi ondan bahsederken. Kızması da uzun sürmezdi, geçiverirdi.

Babaannem 16 yıl önce öldü, bir kış günü öğleden sonra sakladık. Onu en son bir hastane odasında gördüm, yüzü kaygıdan çökmüştü. Kendi evinde yıkarken kadınlar, son kez görmek istedim onu. Göstermediler.

Babaannemin ördüğü kırmızı yeleği giyiyorum hâlâ.

Onu çok özlüyorum.

28.Ocak.2022

Yalnız ya da birilerinin arasında olayım, fark etmiyor, sesli bir şekilde tekrarlayıp duruyorum bugünlerde: “Allah allah, niye böyle oldu ya!”

Niye böyle oldu hakkaten?

Her şey çok farklı olabilirdi oysa.

Bu soru bana sanatın itici motivasyonlarından biri gibi geliyor. Her şey çok farklı olabilirdi. Neden olmadı? Neden daha adil, daha barışçıl, eşit paylaşımın hakim olduğu bir dünyada yaşayamıyoruz? Neden daha mutlu, daha özgür değiliz?

Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” adlı öyküsü, bana kalırsa, yukarıdaki soruların yazarda yarattığı umutsuzluk, öfke ve isyan duygularının dışavurumudur.

Sait’in meşhur sözleri de, malumunuz, bu öyküde geçer: “Yazmasam deli olacaktım.”

Yazmanın varoluşsal bir ihtiyaç olmasının yanısıra yukarıda bahsettiğim haksızlığa karşı ses yükseltme motivasyonunun da altını çizer bu sözler. Çünkü, yukarıda bahsedilen sözleri eden öyküdeki anlatıcı, bir adaletsiz paylaşıma, haksızlığa şahit olmuştur.

Belki umutsuzluğa umutsuzluk katacak beyhude bir çaba olacaktır yazı yoluyla ses yükseltmek. Bir tesiri olmayacaktır. Bunu baştan biliriz, şairin bildiği gibi. Yine de gönlümüz razı gelmez susmaya.

Tesiri olup olmaması bir yana, zapt edemediğimiz şudur zaten: Ya ben öleyim mi söylemeyince?

29.Ocak.2022

Genç yönetmen Kantemir Balagov’un 2019 yapımı filmi Uzun Kız’ı [Beanpole] ancak izleyebildim. Filmle ilgili çok iyi yazılar var zaten. Ben, köpeklerden ve savaşlardan bahsedeceğim. Savaşlar ve köpeklerden.

Filmdeki bir sahneye bakalım: Savaştan yaralı kurtulmuş “kahraman” askerlerin kaldığı bir hastanedeyiz. Hemşire Iya [namı diğer Uzun Kız] yanında oğlu Paşka’yı da getirir bir gün. Askerlerden biri hayvan taklitleri yapar, eğlenirler. Çocuğun da bir hayvanı taklit etmesini ister askerler. Çocuk bilemez. Köpek ol, derler. Çocuk köpek taklidi yapamaz. Sonunda şu çıkar ortaya: Paşka savaştan öncesini yaşamamıştır, dolayısıyla hiç köpek görmemiştir kısacık ömründe.

Nedenini bir asker açıklar: “Köpekler yenildi.” Evet, kuşatma sırasında köpekler bile yenmiştir.

Geçen Dünlük’te de Ruanda Soykırımı’ndan ve köpeklerden bahsetmiştim.

Savaşlardan sanat ya da strateji diye bahsedenlere sakın kanmayın. Kahrolası, boktan bir şeydir savaş.

Ya insanlar köpekleri yer sonunda, ya köpekler insanları. Budur savaş, başka bir şey değil.

31.Ocak.2022

Dergâh, Varlık, Notos… Başkaları da, başka dergiler de var ekonomik olarak zorlandıklarını ilan eden. Yardım, destek, bağış, dayanışma… adına ne derseniz deyin. İhtiyaçları var dergilerin ve yayınevlerinin. Yoksa bir bir kapanacaklar. Bugün yayın yaşamlarını sürdüren edebiyat, kültür-sanat dergilerinin ve yayınevlerinin kapanmaları bir ticari iflastan daha fazlası elbette. Halihazırdaki kültürel çoraklaşma artacak, iyice çöle dönecek kültür dünyamız. Bu, farkında olanlar için ağır bir yük.

Kamu kurumlarının, devletin, bakanlıkların doğru düzgün bir kültür politikası olmadığı ortada. Okurlar olarak hangi birine destek olabiliriz, elimizden ne gelir? Biz dergileri kurtaralım derken bizi kim kurtaracak? Bunlar da haklı sorular ama imkanlarımız ölçüsünde en azından bir dergiye abone olursak büyük bir iş yapmış sayılırız bugün.

Dergilerin dijital abonelik seçenekleri okurun da yararına. Sözcükler, Ecinniler, Varlık dergilerinin dijital abonelikleri olduğunu biliyorum. Dijital aboneliklerin artması hem okurlar için avantajlı hem dergileri çıkaranlar için kısa vadede bir can suyu olabilir. Yoksa elbette kapsamlı, uzun vadeli bir çözüm gerekiyor. Farkındayım elbette. Fakat bugün belki de elimizden geleni yapma günüdür. Asıl çözümlerin peşini bırakmadan, ama onların gerçekleşmesini beklerken de, artık elimizden ne geliyorsa…

Yayınevleri var sonra. Banka destekli olanlara bir şey olmaz elbette. Çok büyüklere de. Zorluk çekerler fakat atlatırlar. Nedir, orta ve küçük yayınevleri için işler daha zor. Belki “ilk etapta” kaydıyla yapılacak şey, kitap alırken doğrudan yayınevlerinin sitelerinden [ya da Shopier’den] almak olabilir.

Bu karanlığın geçeceği yok. Bir mum yakabilirsek ne âlâ. Öyle günlerdeyiz.

Sosyal medyada bazı insanların en sevdiği cümledir: Başlıyorum. Kitabın görselini bu sloganvari cümle eşliğinde paylaştıktan kısa bir süre sonra da bitirirler o kitabı. Doğrusu, ben o kadar hızlı okuyamıyorum. Kırk işle uğraşmasam ve dağılarak okumayı bu kadar sevmeseydim bile, evde öylece oturup tek işim kitap okumak olsaydı bile onlar kadar kısa sürede okuyamazdım kitapları. Yavaş-okurum ben.

Yüz Kitap’ın yeni güzelliği Hikâyemiz Burada Başlıyor, söz gelimi, on gündür elimde olmasına rağmen daha kitabı yarılayamadım bile. Fakat çok güzel öyküler okudum. Okuduğum öykülerin hemen hepsi kafamda dönüp durmaya devam ediyor. Dediğim gibi, henüz başında sayılırım ama bilhassa “Yalancı” öyküsü mıh gibi çakıldı zihnime.

Yüz Kitap, daha önce Türkçede okumadığımız yazarları çevirip yayımlıyor. Tobias Wolff da öyle. Kirli gerçekçilik denince akla gelen ilk isimlerden olmasına ve Türkiye’de hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine sahip Raymond Carver’la birlikte anılmasına rağmen yayıncıların ilgisini daha önce çekmemiş demek ki Wolff. Tuhaf doğrusu… Kirli gerçekçilik mi temiz mi bilemeyeceğim ama okuduğum öyküler çok başarılı. Diyalog kullanımı hele, şapka çıkartmalık. Öykü atölyesi arayanlar için iyi bir hoca olabilir Tobias Wolff’un bu kitabı.

Onur Çalı