Sonu okuyucuyu ters köşe eden “Akşamlar Rahatsız Edicidir” aldığı ödülü sonuna kadar hak ediyor. Bu genç yaşta bu kadar cesur bir roman yazması, Marieke Lucas Rijneveld’in de o buzlu ve kaygan zeminde yürüdüğünü ispatlıyor.

Marieke Lucas Rijneveld

Monokl Yayınlarından çıkan kitaplar arasına geçtiğimiz günlerde bir yenisi eklendi. Bu, dili su gibi akan fakat içindeki çocuk dünyasını okumakta bir hayli zorlanacağınız Akşamlar Rahatsız Edicidir. Peki, bir kitap ne kadar rahatsız edici olabilir? Buradaki rahatsızlık, huzursuz etme, konfor alanından çıkarma anlamında. Zaten kitabın İngilizce çevirisindeki adı da The Discomfort of Evening. Düz bir mantık yürütmeyle “Akşamların Rahatsızlığı/ Huzursuzluğu” olarak çevirebileceğimiz bu tamlama, bu haliyle biraz eksik kalıyor. Zira burada bir şeylere çomak sokma, sizin o kurmaca olduğunu bildiğiniz bir eseri okuyan hâlinizi dürtme durumu söz konusu. Marieke Lucas Rijneveld’in biz okurlara yaptığı tam olarak bu. Yazar bizi son derece etkileyici bu üslubuyla oldukça şaşırtıyor çünkü çok genç, 1991 doğumlu. Hollanda’nın Kuzey Brabant Bölgesinde Protestan Reform Kilisesi’ne mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve hayatına hâlâ Hollanda’nın Utrecht şehrinde devam ediyor. Adını ilk olarak, şiir kitabı Buzağı Postu ile 2015 yılında kazandığı C. Buddingh Şiir ödülü ile duyurmuş. Bu yazıda ise adından az önce söz ettiğim romanını ele alacağım. 2018 yılında çıkan bu ikinci kitabı ile yazar 2020 yılında Uluslararası Booker Ödülü’ne layık görülmüş ve eseri Türkçe dışında İngilizce, Almanca, İspanyolca, Fransızca ve Arapça gibi pek çok dile de çevrilmiş. Belma Sezgin Yüksel’in başarılı çevirisi sayesinde okuyabildiğimiz bu eser yazarın hayatıyla benzerlikler gösteriyor. İçine doğulan aile yapısı, kardeşlerle ilgili yaşanan olaylar gibi… Bu sebeple otobiyografik ögelerin yer aldığı bir roman olduğunu söyleyebiliriz Akşamlar Rahatsız Edicidir’in.

Protestan Reform Kilisesi mensubu çiftçi bir aile, Mulder ailesi, bu romanın ana kahramanı denebilir. Anne, baba ve dört çocuktan oluşan, aşırı geleneksel ve muhafazakâr bu aile, romanın daha başlarında çocuklarından birinin ölümüyle sarsılıyor. Bu bilgi spoiler niteliği taşımıyor çünkü yazar bu bilgiyi bir bilinmez olarak bırakmak yerine peşin peşin en başta veriyor bize. Roman tam olarak bu sarsıntı üzerine kurulu çünkü. En büyük çocukları Matthies’in ölümü bir doğal felaket etkisi yaratıyor ailede. Bu olayı ve devamındakileri biz geriye kalan ortanca çocuğun gözünden dinliyoruz. Jas, on yaşında ve ölen ağabeyi dışında bir ağabeyi daha -Obbe- ve bir de kız kardeşi -Hanna- var. Anne ve babalarının ya da diğer kardeşlerin Matthies’in ölümüne dair fikirlerini bilmiyoruz, pek de duymuyoruz çünkü anne ve baba o günden sonra evde o olayı konuşmamaya yemin etmiş gibidir. Dolayısıyla bu katı kurallı evde çocuklara da düşmüyor kardeşlerinin ölümünü alenen konuşmak. Fakat buna rağmen yemek masasında büyük çocuğun oturduğu sandalye ve evin girişindeki askıda duran ceketi hiç kaldırılmıyor. Evin takvimi Matthies’in o soğuk kış günü gölde patenle kaymaya gittiği günde takılıp kalıyor adeta. Durmuş bir saat gibi… Dediğim gibi buraya kadar bilmediğimiz bir şey yok. Oysa geride ailenin üç çocuğu daha olmasına rağmen anne ve baba kendilerini ibadete daha çok veriyor ve evde her şeyi sadece yapmaları gerektiği kadar, olması gerektiği için yapıyorlar. Sadece katlanıyorlar yani Matthies’siz hayata. Dünyadan ve diğer çocuklarından koptukları oranda da kiliseye olan bağları artıyor. Obbe’nın vurucu cümlesindeki gibi, “Uzun uzun dua edenin fazla günahı vardır.” Jas ve diğer iki kardeşi yaşlarının küçüklüğüne rağmen farkındalar ebeveynlerinin bu hallerinin. Bu sebepten “Karnımızın tok ve sırtımızın pek olması dışında ilgiye de ihtiyacımız var. Bunu sürekli unutuyor gibiler.” diyor Jas. (s. 56)

Çocukların devamlı odalarında kendi kendilerine oyalanmalarına şahit oluyoruz. Bu noktada devreye cinsellik giriyor. Onlu yaşlardaki üç kardeşin kadın ve erkek bedenini merak etmesi ve bunları çeşitli yollarla öğrenmelerini, deneyimlemelerini okuyoruz sık sık. Anne ve baba ise ortada yok genellikle. İnekleri besleyip doyurup hayatta kalacak kadar para kazanmaları dışında görünürlükleri yok romanda. Oğlunun ölümünden dolayı devamlı kendini suçlayan bir anne, her şeyden kaçan bir baba ile baş etmeye çalışan çocuklar mecburen odalarına çekiliyorlar yemek yeme saatleri dışında. Bu sebeple özellikle Jas annesini üzmemeye çalışıyor çünkü o zaten yeterince üzgün. Tüm bu açılardan bakıldığında en başta bahsettiğim gibi duygusal yönden fazlaca ağır bir roman ve bu da kitabın okunmasını yavaşlatıyor. Çocukların anne babalarının duygusal boşluğunda büyümeleri ve kendi hisleriyle bedenlerindeki değişimi tanımaları oldukça rahatsız ediyor okuyucuyu. Ailenin duygusal açıdan yokluğu Jas’in şu sözleri yoluyla daha da anlaşılıyor: “Birdenbire babamın belki de sadece tavandaki yapışkanlı yıldızları değil, gökyüzündeki bütün yıldızları söküp çıkarttığını ve bu yüzden her şeyin daha da karardığını, Obbe’nın da bu nedenle gitgide acımasızlaştığını düşünüyorum: Yolumuzu kaybettik ve sorabileceğimiz hiç kimse yok.” (s. 64)

Ailenin sevgisiz hâli ve bunu dinî bir muhazakârlık çerçevesinde gerçekleştirmeleri romanı okumayı zorlaştıran etmenlerden bir başkası. Evin içinde her şeyin katı bir düzeni var ve ev yasak dolu. Anne baş kural koyucu konumunda. Hiçbir şey israf edilmemek zorunda ve çocuklar evdeki tüm kurallara uymak mecburiyetindeler. Ev, kocaman bir disiplin yumağı. Ağabeylerinin ölümünün ardından evdeki disiplinin dozu daha da artıyor ve anne-babalarıyla iletişim iyice zor hâle geliyor. “Annemin karnına da bebeği yerine bir taş koymuş olmalılar diye düşünüyorum, yoksa neden bazen bu kadar sert ve soğuk olsun.” diyor Jas kendi kendine. (s. 53)

Anneye göre, ıstırap çeken kişinin, günahlarını sırt çantasındaki bir defter gibi devamlı sırtında taşıması gerekiyor. O yüzden bir gün bile acı çekmeyi bırakmadığı gibi bu acıyla diğer üç çocuğunu da gözden çıkarıyor. Bu suçluluk psikolojisi bulaşıcı. Jas bile kendini sebebini bilmediği şeylerden ötürü suçlu hissediyor. Anne ve babasının onun yanlış bir şey yapmadığını söylemesine ihtiyaç duyuyor roman boyunca.

Romanda zamanla çocuklarda gitme, kaçma, kendilerini ancak bu şekilde kurtarabilecekleri fikri oluşuyor. Bir yandan da yalnız kalma korkusu var elbette. Jas bu korkuyla baş edemediği için farklı yollara başvuruyor çocuk hâliyle. Kakasını tutuyor mesela, yapmazsa daha güvende olacağına inanıyor. Çünkü bir şeyi daha kaybetmeye tahammülü yok. O sebepten üzerinden hiç çıkarmadığı kir içindeki montunun cebinde günlük hayattan önemsiz, küçük şeyler biriktiriyor. Yer yer kendine zarar verme noktasına da varan bu psikolojik durumun farkında değil tabii ki anne ve baba. Bu ve bunun gibi birçok sebepten ötürü çocuklar için kaçmak elzem oluyor ve kaçmak demek gölün öbür kıyısına geçmek aslında. Yüzeyi donup buz hâline gelen gölü, aşılmaz olan aile ve çocukların gelecekleri gibi düşündüm ben hep kitabı okurken. Orayı geçen kendini kurtarır. Peki başarılı olacaklar mı çocuklar bu kaçış planlarında? Sonu okuyucuyu ters köşe eden bu roman aldığı ödülü sonuna kadar hak ediyor. Bu genç yaşta bu kadar cesur bir roman yazması, yazarın da o buzlu ve kaygan zeminde yürüdüğünü ispatlıyor.

Nagihan Kahraman