Ali Nurdoğan

Gün henüz aydınlanmamıştı. Sabahın ilk, gecenin son saatleriydi ve ben her gün olduğu gibi işe gitmek için yine istasyona koşarak varıyordum. Etrafta kimsenin olmaması bana treni kaçırdığımı anlatıyor. Eskiden sigara içilen bu istasyonlarda, artık oyalanacak bir şey olmadığından, peronun ucuna kadar yürüyorum. Uyku mahmurluğundan kurtulamamış zihnimin içindeki rüyalarla karışık düşünceleri, peron boyunca gezdiriyorum. Geldiğim yere geri yürümek için arkamı döndüğümde yaklaşan treni görüyorum. Ek sefer konduğunu düşünerek seviniyorum. Bugün belki de şanslı günümdür.

Kapı tam önümde açılıyor. İçeri girdikten sonra kapanması epey sürüyor. Kapının yanında boş bulduğum bir yere otururken öndeki trenin ilerlemesini beklediğimizi düşünüyorum. Karşımda siyah kumaş pantolonlu, beyaz gömlekli, kısa kesilmiş saçları ve kemikli yüzüyle efendice görünüşlü bir adam var. Ben oturduktan sonra elindeki doksanlı yıllara ait kapaklı cep telefonunu kapatıp cebine koyuyor. Siyah, deri çantasından kaliteli olduğu uzaktan bile anlaşılan bir defter çıkarıyor. Deftere sağdan sola yazdığını fark ediyorum. Görmeye alışkın olduğum Arap turistlerden birine benzemiyor. Onları genellikle bu saatlerdeki trenlerde göremez zaten insan. Yazmaktan yorulduğunda defteri kucağına koyuyor. Şimdi defterde yazılanları görebiliyorum. Her iki sayfası da inci gibi bir yazıyla doldurulmuş. Yazıların kenarlarına küçük notlar alıyor. Arada bana baktığını hissetsem de asla göz göze gelmiyoruz. Yazdığı yazının İbranice de olabileceğini düşünüyorum. Sabahın bu saatinde harıl harıl defter dolduran bir adam, çok az yolcusuyla hareket eden bu tren vagonunda, benim dışımda kimsenin ilgisini çekmiyor.

Trenin durduğu istasyonların anonslarının yapılmadığını fark ediyorum. Hangi durakta olduğumuzu gösteren ışıklı gösterge de çalışmıyor. Gece ettiğimiz kavga nedeniyle salondaki kanepede yatan kız arkadaşım aklıma geliyor. Giderek daha sık kanepeyi tercih eder olmasındaki payımı sorguluyorum. Adamın da onun gibi günlük tutması olasılığını düşünüyorum fakat bu zayıf bir olasılık. İnsan, önceden yazdığı şeylerin yanına neden not alma ihtiyacı hissetsin. Belki de zayıflamış belleği yüzünden her şeyi tuttuğu notlardan hatırlayan bir hastadır diye düşünüyorum. Bu durumda sabahın altısındaki bu trende, bu şehirde ne işi olacağı sorusu aklıma geliyor. Bir türlü gerçek olma olasılığı bulunan bir tahminde bulunamadığım için canım sıkılıyor.

Sıklığı giderek artan şekilde ona bakıyorum. Elindeki defterin yarısından fazlasının dolu olduğunu anlıyorum. Sayfayı çevirirken o kadar hassas ki deftere oldukça önem verdiği anlaşılıyor. Söğütlüçeşme İstasyonu’na geliyoruz. Vagon beklediğim kadar kalabalıklaşmıyor. Genç bir kadın biniyor ve gelip yanıma oturuyor. Birçok boş yer olmasına rağmen yanıma oturması, kendimi gereksizce iyi hissettiriyor. Kadının üzerinde siyah, hoş bir etek ve desensiz beyaz bir gömlek var. Bu siyah beyaz, çokça takım elbiseli sabah treninde kendimi fazlaca renkli hissediyorum.

Tren, Ayrılık Çeşmesi istasyonuna varmadan önce iyice yavaşlıyor. Kız arkadaşıma benzeyen kadını, hayatına dair çıkarımlarda bulunmak için incelerken karşımdaki adamın daha hızlı yazmaya başladığını fark ediyorum. Kalem tutan eli düşünmeden, ezberindeki bir metni kâğıda geçirir gibi. Yazıların kenarına not almayı bırakmış, boş sayfaları hızlıca dolduruyor. Belki de Arapçadır diyorum kendi kendime. Üsküdar İstasyonu’na varmadan önce yazdığı karakterleri internette araştırmak istiyorum ancak tren, yerin daha doğrusu denizin altına gireceği için telefonumun internetinin çekmediğini fark ediyorum. Bir yandan da sabah sabah işime, kız arkadaşıma ve aileme ilişkin düşünmem gereken onlarca mesele olmasına rağmen neden bu defter işinin peşine düştüğüme şaşırıyorum. Öteden beri düşüncelerimin kontrolünün tamamen elimde olmadığına, ani bir esinle planladıklarımdan çok başka şeylerin peşinde dalıp gittiğime inanırım. Zaaflarımdan biri diye düşünüyorum. Oysa insan, bedenini nasıl kontrol altında tutabiliyorsa zihnini de tutabilmeli; tabii bir hastalığı olmadıkça.

Bu uğursuz düşünceleri kovmam, kadından gelen bir hareketle gerçekleşiyor. Çantasından tıpkı adamınkine benzer süslü bir defter bir de dolma kalem çıkarıyor. İnsanımız kitap okumuyor diyerek eleştiri yaparken metro ve trenleri örnek verenler, bu sabah trenindeki entelektüel manzarayı görse küçük dillerini yutarlar. Genç kadının hangi özelliğinin kız arkadaşıma benzediğini bir türlü çözemiyorum. Saç rengi, ten rengi, vücudunun biçimi, giyim tarzı tamamen farklı. Yalnızca gözlerinde beliren bir parıltının ürünü mü tüm benzerlik? Bilmiyorum. Yanımda oturduğundan, doğrudan gözlerine bakmaktan korkuyorum. İnsanların ne yaptığını çözeyim derken tacizci damgası yemek de var.

Her ikisi de ödevini derse yetiştirmeye çalışan hevesli çocuklar gibi hızla defterleri doldururken kafamı bir türlü kadından yana çevirmeye cesaret edemiyorum. Onun gözlerine bakamadığımdan, adamın gözlerine bakıyorum. Adam o an, defterden başını kaldırıp tedirgin edici bir şekilde bana gülümsüyor. Yeniden deftere eğilip yazmaya devam ediyor. Epey yol almamıza rağmen trenin neden kalabalıklaşmadığını merak ediyorum. Öndeki tren tüm yolcuları topluyor olmalı, aramızda çok kısa bir zaman farkı var demek. Kadın son cümlesini yazarken çaktırmamaya çalışarak onu izliyorum. O da sağdan sola yazıyor. Defterini kapatıp bana dönüyor, gülümsüyor ve benim aptal suratımdan ona cevaben bir gülümseme çıkmıyor. Şaşkınlık bir insan olsa şu an yüzümde somutlaşırdı, tam şu an ölecek olsam yüzyıllar sonra araştırmacılar fosilimi bulduğunda şaşkınlığa örnek gösterirlerdi. Fiyakalı da bir isim verirlerdi belki, kim bilir?

Kadın ayağa kalkıyor, tren yavaşlıyor ve sonunda duruyor. Acele etmiyor. Nasılsa inecek ve birbirimiz bir daha görmeyeceğiz diyerek kafamı kaldırıp bu kez doğrudan ona bakıyorum. Gözlerinin akı ışıklar saçıyor. Güneşe bakmak gibi diye düşünüyorum. Kafamda ona soracağım doğru soruyu bir türlü bulamamışken defteri bana uzatıyor. Elime aldığım anda hiçbir şey dememe fırsat vermeden trenden iniyor. Koşar adımlarla yürüyen merdivene biniyor. O yeryüzüne yükselirken tren kapılarını kapatıyor. Karşımdaki adam da defterini kapatıp gözlerini gözlerime dikiyor. Kadına o kadar odaklanmışım ki gözümün görebildiği tüm vagonlarda ikimiz dışında yolcu kalmadığını yeni anlıyorum.

Elimdeki defteri biraz ürkerek biraz saygıyla açıyorum. Ne İbranice ne de Arapça biliyorum ama yazılanları anlayabiliyorum. Sayfaları hızlı hızlı çevirerek okuyorum. Bunlar, yaşamımda yaptığım faydalı ve güzel denebilecek şeyleri anlatan sayfalar. Sayısı çok değil. Güzel olduğunu düşündüğüm bazı anılarıma ise hiç yer verilmemiş. Dizlerimin titremesine engel olmaya çalışıyorum. Karşımdaki adamın ne yazdığını anlamam zor olmuyor. Defteri vermek istediğinde almak istemiyorum, sonunda kucağıma bırakıyor. Cebimden yine telefonumu çıkarıyorum, çekmiyor. Adamın telefonunu istiyorum, duymazdan geliyor. İsimlerini hatırlamakta zorlanıyorum. Çocukluğumun din kültürü derslerinden aklıma tekerleme gibi bir isim geliyor. Kirâmen Kâtibîn… Başka dinlerde de olup olmadıklarından emin değilim. Yakıştırmalarım dahil, şimdi hiçbir şeyden emin değilim. Yer altında olmamıza rağmen trenin içi gözlerimin alışmakta zorlanacağı bir aydınlıkta. Işık, her şeyi ele geçiriyor.

Ne zaman öldüğümden de emin değilim. Belki uykumda, yalnız yattığım yatakta bir kalp krizi belki de sonuna yürüdüğüm peronda bir anlık dikkatsizlikle raylara düşmem bitirmiştir işimi. Olasılığı zayıf olmakla birlikte, gece kıskançlık krizine giren kız arkadaşımın da beni öldürmüş olması bir ihtimal. Evime giren acemi bir hırsız tarafından bıçaklanmış da olabilirim. Defterde bunlar yazmıyor ve işin kötüsü benim aklımda yalnızca uykuya daldıktan sonraki sabah perona gelişim var. Bilinmeze yolculuğumun tanıdık bir yerden başlamış olması güzel; fakat bu da trenin nereye gittiğini düşündürüyor. Belki de hiçbir yere gitmiyordur. Kadının indiği yer durak bile değildi. Adam hep benimle beraber bu vagonda mı kalacak? Kafamı dolduran soruların yakıcılığı, ağzımdan istemsiz kaçan ufak bir çığlıkla kendini dışa vuruyor. Adamın kemikli yüzü kasılıyor, susmaya devam ediyor. Belki dilsizlerdir.

Defterler artık tamamıyla bana aitmiş gibi davranıyor. Bir anlamda haklı, içindeki hayat benim olduğuna göre bana ait olmalı. O an, trenin yerin altından üstüne hiç çıkmayacağını, cennet ve cehennemin; yaptıklarımı ve unuttuklarımı hatırlamaktan, utanmaktan, gururlanmaktan, gülmek ve ağlamaktan ve tüm bunları tekrar düşünmekten, hiç durmadan tekrarlayan bir anımsamadan ibaret olabileceğini anlıyorum. Elbette yanılıyor da olabilirim çünkü bu yolculuğun henüz başındayım. İyilik defterim daha dolu olsaydı ne olacağını düşünmek artık faydasız, yine de uzun bir süre düşüneceğimi biliyorum. Sonsuza kadar…

Ali Nurdoğan