İhsan Baran, “kendi çağının” şairi Levent Karataş ile son kitabı “Fantom Ağrı” hakkında söyleşti.

Levent Karataş

Seyhan Erözçelik bu kitabını okusaydı neler söylerdi?

Seyhan Erözçelik ile bunu bire bir konuştuğumuzu itiraf edebilirim. Seyhan ağabey demişti ki: “Güzel Cumartesi, hımm, kitabının adı çok güzel, beğendim ama ne?” Ben de yanıt olarak, Güzel Cumartesi’nin bir anlamda Şabat’a da gönderme olduğunu ve çiçek dürbünü ve salyangoz sattığım gençlik Cumartesi’lerimi de kutsadığımı söylemiştim bu başlıklandırmayla. Onun yanıtı çarpma etkisindeydi: “Sen artık Güzel Cumartesi yaşamıyorsun ki gerçekçi ol. Kitabının adını Topalın Şiirleri koy.” Rüzgâr bana doğru sert esmişti. Bunun imkânsız olduğunu anlattım, anlattım, anlattım… Şimdi, bugün imkânlı bulup kitabımın adını Fantom Ağrı koydum.

Bir söyleşide, “İlk kitabımdan sonra şiirimde bir kırılma oldu” diyorsun. Şiirde kırılma kendiliğinden mi olur yoksa bir “şey” mi etki eder? Bu kadar erken gelen bir kırılmanın altında neler saklı? Sözgelimi Reşit İmrahor desem…

Şiirimin kırılma yaşadığı doğru. Uzun süreler şiirden uzak kaldığım düşünülünse de ondan hiçbir zaman uzak kalamadım. Şiirde kırılma anları, kırılmalar ve kırılma zamanları yaşadım mı? Evet! Önce şiirden kırıldım, sonra şiiri kırmaya çalıştım. Hem de şiirimi genişletmeye…

Şiirde uzunca bir süre ara vermenin getirdiği bir yetkinlik kazanımı da denebilir bu nadasa.

Gerçekte söz konusu uzak kalış piyasaya ara vermek sayılır. Bizler eksiden Bab-ı Ali diyorduk. Şimdi şiir piyasası ya da şiir ortamı kullanılıyor. Ben de dayatılanı söyleyenlere dahil miyim? Dahilim. Başa dönersek bir kırılma zamanı yaşadığım doğrudur. Şiirden, müzikten resimden, fotoğraftan, sinemadan hastanelerde yattığım süreçlerde bile hiç kopmadım. Aralıksız olarak beslendim. Bir nöbet anı, yazmanın yalan olduğuna kanaat getirmiştim. Dolayısıyla yazmama kararındaydım. Gizli gizli çekmeceye yazıyordum da. Bunları kimseyle paylaşmadım. Paylaşacak mecra yoktu zaten. Editör ambargolarına uğramış bir şiirdi benimkisi.

Reşit İmrahor, “Hayaller kurmak iyidir / Hele bir de gerçekleşmesi imkânsız hayaller olunca / Gerçek birer hayal değeri kazanırlar” dizelerini çok severim. Ama ben Reşit İmrahor’un Ahmet Güntan olanını hissedebiliyorum. Evet, ben damat tarafıyım İhsan Baran. Mana tarafı da denebilir.

Ergülen seksenlerden, Topaloğlu doksanlardan diyor senin için. Seksenlerden olmadığın kesin. Doksanlar, evet. Ama doksanlardan da farklısın. Bir de Alkaya, Beatnik Kuşağı’nın temsilcisi ilan etmişti seni. Ona Yaşadığımı Söyle çıktığında Kadıköy’e inmiştik. Taksiciyle kurduğun iletişimi unutamıyorum. Şimdi düşününce, evet; geniş zaman hayaleti. Şöyle de diyebiliriz belki; Fernando Sirki’nde At Terbiye(ci)si. Bir şaire, kendini nerede görüyorsun, demek aslında çok saçma. Bu söylemi biraz değiştireyim; seni nerede bulabiliriz?

Çoğunlukla kendimi nerede bulduğumu açıkça söyleyeyim. Kendimi Orhan Alkaya’nın o kimi zaman Balkanlarda Absent içen bir aristokrat, kimi zaman da Yolda Kuşağı’nın son temsilcilerinden olarak görme ikileminin hissine kapılıyorum. Sadece bir his. Tespitin etkisi de diyebilirim buna. Kendimi doksanlarda görmüyorum. O dönem ya da akımdan sıçradım. Kendimi çağımda görüyorum. Vahşet çağının kurbanı olarak.

Senin şiirlerin, yaşadıklarının bir haritası; zorlu bir harita bu. Sırtımızı bir ağaca dayayıp dinlenmeye niyetlensek, bir kuş şarkı mı söyleyecek yoksa “kalkın zibidiler” mi diyecek, emin değilim. Belki de var mısınız benimle bir yarışa daha, diyecek. Hiçbirimiz Tevfik Fikret değiliz, bir taş atarız kuşa büyük ihtimal. Burada Melih Cevdet’i de anmak istiyorum. Çeşitli kullanımlarını bir yana bırakırsak, lirik şiir, şairin kendi ağzından konuştuğu şiir, daha da açarsak, kendini anlattığı şiiridir, diyor. Ne dersin?

Hiç lirik şiirin içinde yer almadığımı düşünüyorum. Hatta hiç lirik şiir yazmadığımı. Her lirik şiir yazma kalkışımım, öğle uykuları kalkışımları misali hüsranla sonuçlanıyor. Çok katmanlı soruların var.

“Birinci Perde” şiirini kaç defa okudum… Bu şiirde biraz duralım. Her yapıt yeni bir defter açtırır ya, bu şiirin hem senin hem de okurların için yeni bir defterin habercisi, diye düşünüyorum. Aşk ve çocuk ve devlet ve din ve bunların olduğu yerde elbette takdiriilahî ölüm! Bu şiiri okuyunca Ahtapotlar ve İnci Dalgıcı’nı anımsadım nedense. Bir ülke hep aynı mesellerden nasıl olur da sınıfta kalır? Bu işten zevk alıyor diyebilir miyiz?

Bir ülke düşünün halk dostlarını sevmiyor. Düşünün ki halk kahramanlarını tanımıyor. Halk dostlarıyla dost olmak istemiyor. Türkiye’de yazılabilecek en dürüst şiirin benim için bir örneğidir “Birinci Perde” şiiri. Birinci Perde, Meşrutiyete yazılmış şiirdir. Yerini yeni bir liberal faşizmin dolduracağı monarşilere. Şiirimin umutsuzlukla mutfağı anlattığını düşünüyorum. Şiiri okumalarını dilerim insanların.

Her ne kadar hatırlıyor ve hatırlatıyor olsan da, aslında Fantom Ağrı’da bir unutmak istemiyle karşılaştım. Şiiri (yazan için), bir unutma, mesafe koyma, uzaklaşma aracı olarak görmek yanlış mı olur? Hatırlamak ne kadar geniş (ve güzel ve işe yarar) olsa da insanı yorar, bıktırır bir yerde. Belki de unutmak için vardır sanat; başkalarına hatırlatarak. Olabilir mi? Hafızayı ve gerçekliği, yazıldıkça silinen’e benzeten Baudelaire’den de bir makas alalım burada.

Eski bir arkadaşımın annesi, tatile giderken arkadaşıma bir mektup yazmıştı. Arkadaşım mektubu açıp kahkahalarla bana okuyordu. Anne tekrar tekrar Tufan’a kıyafetlerinin, eşyaların, yiyeceklerin vesaire yerlerini yazmıştı. Meselâ, buzdolabında şunu bulabilirsin, ecza dolabında ilaçlarını, vitaminlerini almayı unutma, dişini fırçala, erken yat, erken kalk, vesaire komutların ardından mektubu büyük harflerle şöyle nihayetlendirmişti: YERE İN. O komut mektubundan sonra değiştim ben. Mekikten dünyaya…

Fantom Ağrı’da kesintiye uğramadan akan, “dokunma” diyen bir şiir kurmuşsun. Bunun da müzikle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Aslında birçok ayrıntı var, birçok yerde durduruyorsun arabayı fakat hissetmiyoruz. Müziği bir oyun olarak düşünürsek, seslerle oynan; şiirin müzikle ilişki kurması, kelimeyi hem bambaşka bir bağlamda kullanmaya hem de o kelimenin biraz da silikleşmesine yardımcı olur. Yardımcı olur, diyorum çünkü kelimeler silikleşince geriye saf duygu kalır. Bu da (duygu) senin şiirinin olmazsa olmazıdır zaten. İhtimaller çoğaltılabilir; belki üstü açık bir araba olduğu için ve yaz sonu ve jantlar hâlâ parladığı içindir, bir zamanı değil de bir ânı işaret ettiğin içindir. Bunlardan da öte, yere indiğin için olabilir bu akış, deneyimlenen zaman. Ne dersin?

İki kırılma daha eklendi sicilime. Şöyle ki: NTV’de bir röportaja denk geldim. Oscar alan Umuda Yolculuk filminin yönetmeni Xavier Koller’le röportaj. Muhabir ona önceki filmleri hakkında ne düşündüğünü sordu. Basite alınmayacak, basit de sayılmayacak ortalama bir soru işte. Xavier Koller’in yanıtını bire bir hatırlamıyorum. Fakat öz olarak şöyle yanıtladı yönetmen, muhabirin sorusunu: Bir film yaptım ve filmi benim dışımda kimse anlamadı. Daha sonra filmi başkalarının da anlaması gerektiğine inanarak yeni bir film yaptım. O film başkaları tarafından anlaşıldı, doğru yolda olduğumu böylelikle anladım. Uçaktan kuleye…

Dünyayla mesafemi nasıl konumlandırmam gerektiği konusundaki son kırgın kıssa da şöyle: PEN’in web sayfasında yer alan bir şiir okudum. Zannediyorum Balkan ülkelerinden bir şairdi bu. Muhtemelen Macar bir şair. Sonra izini bulamadım nedense. Şiiri kabaca şöyleydi: “Ağabeyimle babamın bize her bayram ayakkabı aldığı mağazaların caddesinde şaşkınız.” Sonra şair, müthiş çocukluğundan bahsediyor. Altın zamanların hikâyelerinden. Anılardan. Babayla ilişkilerinden. Aklıma kendi dizem olan, ben babamın gülümsemesiyim, geliyor. Şiirinin sonunda anlıyoruz ki babasının cenaze töreni için ayakkabı almaya gidilmiş. İşte ben bu şiire mucize dedim, derim… Dünyadan hayata STOP.

Ece Ayhan şiiri tümüyle bir benlik savunusunun şiirdir. Düşman dışarıdadır ve aşikârdır, diye yazmıştı Hayriye Ünal. Ece Ayhan’ı seviyorsun, bunu bir kenara bırakalım. Şunun için aldım Ünal’ın söylemini; Ece Ayhan devletle devletçe konuşmayı bilen bir şairdir. Bu da bizi gerçekliğe götürür; şiirde gerçeklik. Polis Çevirmesi, Davul Tozu, Nilüfer gibi şiirlerini bu bağlama örnek verebiliriz. Ve hatta Piyano Fabrikaları’nın önsözüne de gidebiliriz. Senin şiirin için bir saptama yapmak zor geliyor bana. Belki “muamma” diyebilirim. Deneyimlenmiş Zaman’ın Şiiri daha uygun düşüyor senin şiirine fakat günlük edinimle şiir yazmanın tehlikesinin nasıl en aza indirgendiğini anlamak için muamma demek daha uygun geldi bana. Sen bu konular hakkında neler söylemek istersin bize.

Ece Ayhan ile ilk tanışmam Cumhuriyet Meyhanesinde bir karşılaşma idi. Ece Ayhan bir masada oturuyordu. Biz başka bir masada oturuyorduk. Sonra masalar birleşti. Masada Mustafa Irgat da vardı. Mustafa Irgat’ın yanında Ece Ayhan, Tezer Özlü ile ilgili cümleler kurunca ben sordum. Bunlar doğru mu diye. Başıyla evetledi. Masadaki elitlerden biri Ece’ye soru sormak istedi. Soru basitti, Burçlar hakkında ne düşünüyorsunuz, çok moda şimdilerde? Ece Ayhan, rahat, kendinden emin ve sonsuz özgüvenle yanıtladı elitin sualini: “İnsan on ikiye ayrılmaz şekerim.” O da burçların çok varyasyonları olduğunu anlatırken Ece elitin sözünü kesti ve “insan o varyasyonların matematiğinden çok huyludur” gibi bir cümle kurdu. Sonra nedense bana dönüp, “sen kimsin?” suali etti. Ben Türkiye’nin en büyük şairiyim, deme gafletinde bulundum. Bunu başkaları söylesin şekerim, dedi. İlk yenilgimi galiba o masada almıştım. Yirmili yaşlardaydım ve iyi mürekkepler beni öve öve bitiremiyordu. Sanıyorum beni bandolarına almamasının nedeni küstahlığımdı.

Devletle, devletin diliyle konuşma yeteneğine sahip olabilmek için biraz mutfağın dilinden geçmek gerekiyor. Kokoreççi ile sosyoloji yapmak meselâ. Ve mükemmel yeraltının, üretim alanının gerçek sanatçıya hiçbir yalanın yutturulamadığı sokaklar olduğunu bilmek… Devletin karşı dilinin sokaklar olduğuna zar atarım. Devlet sokakta öldürür, sokakta küfreder, sokakta tecavüz eder.

Fantom Ağrı’da “şiir’i kurmak”, “şiir’i çalışmak” ve “dil’e çalışmak (dille)” karşımıza çıkan başat unsurlar. Kitabın ilk şiirine baktığımda, Necatigil’in, çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları, dizesi dilimi ısırdı. Yaş ve çalışmak birbirini takip eden iki faktör şiir için. Her zaman iyiye gitmeyebilir elbette. Senin şiire çalışan biri olduğunu düşünüyorum. (Bu arada “bölgü” sözcüğüyle ilk kez senin şiirinde karşılaşıyorum.) Şiirini nasıl kuruyorsun? Nedir seni şiir çalıştıran acemilik?

Bölgü sözcüğü benim için buluntu bir sözcük. Bölgü, neden olmasın. Üretim ilişkileri için de kullanılabilir. Bölgü diye bir sözcüğe rastlamadım Türkçede. Ece Ayhan insancıl okullardan kovgun der. Kovgun diye bir sözcük de yoktur Türkçede. Ona bakmıştık. İyi bir kazanım. Türkçenin geleceğini düşünmek… Türkçenin yaratıcı bir dil olarak geleceğini düşünmek amacı bence hakiki şairin derin uğraşıdır. Tüm dillerin geleceğini düşünerek bir şiiri kurgulamak… Görev diye buna derim. İlahi bir görev.

Pantolonlu Bulut?

Pantolonlu Bulut ütopyası İkbaliye’de bir evde doğdu. Daha önce de anlatmıştım. Şiire dair çok şey öğrendiğim sevgili Deniz, biz toplantı halindeyken gazeteden evine yorgun argın gelmişti. İşinden evine ayağının tozuyla gelen dostumuz Deniz’e Turgut seslendi, çok kibarca ama kibarlık dışında bir davranış biçimi olarak değil ama biraz da zannediyorum hesaplayamadığı bir cüretkârlıkla: “Deniz, sen mutfakta her şeyin yerini biliyorsun bana bir bardak su verir misin?” Deniz salonun ortasına geldi. İşten çok yorgundu ve dedi ki “Bunun benim kutsal görevim olduğunu mu sanıyorsunuz?” Hepimiz başımızı önümüze eğdik. Turgut da çok üzülmüştü. Hepimiz çok üzülmüştük. Ersin Tezcan, Enver Topaloğlu, eşi, hepimiz çok üzülmüştük. Bu benim bir anlamda siyasi olarak da dünyada en çok acı çeken kitlelerin işçi sınıfı olmadığına dair inancımı değiştiren bir hikâye, bir öykü, ders alınması gereken bir masal oldu.